şükela:  tümü | bugün
186 entry daha
  • 1962 yılında erıch fromm'dan...

    insanların yapıp ettikleri şeyleri niçin öyle yaptıkları sorununa neden böylesine büyük bir ilgi duymuş oldu-ğumu anlamaya çalıştığımda belki de şöyle bir açıkla-ma yeterli olabilecektir: herhalde, sinirli ve huysuz bir baba ile bunalıma eğilimli bir annenin tek çocuğu ol-mam insansal tepkilerin garip ve gizemli nedenlerine il-gi duymamı sağlamıştı. on iki yaşlarımdayken düşünce-lerimi her zamankinden çok uyarmış ve bende ancak on yıl sonra açıklığa kavuşacak olan freud ilgisini ha-zırlayan bir olayı çok canlı bir şekilde anımsıyorum.
    olay şuydu: ailemizin dostu olan genç bir kadın tanımıştım. yirmi beş yaşlarında olmalıydı. çok güzel, çekici, buna ek olarak da ressamdı. hem de tanıdığım ilk ressam. daha önce nişanlanmış ama bir süre sonra nişanı bozmuş olduğunu işittiğimi de anımsıyorum. genç kadın, hemen hemen her zaman dul olan babasıy-la birlikte dolaşmaktaydı. babası ise, anımsadığım kadarıyla ihtiyar, sıkıcı, daha çok insanı iten bir görünü-şü olan biriydi. ya da ben (belki de kıskançlık yüzün-den böyle bir yargıya varmış olduğum için) öyle düşü-nüyordum. sonra bir gün beni allak bullak eden haberi duydum: genç kadının babası ölmüştü. o da babasının ölümünden hemen sonra ardında babasıyla birlikte gö-mülmek istediğini vurgulayan bir vasiyetname bıraka-rak kendisini öldürmüştü. daha önce ne oedipus kompleksini ne de baba ile kız arasında değişmez bir yakınlık olabileceğini duymuştum. ama, olaydan çok etkilenmiş- tim. genç kadım çok çekici buluyor, o can sıkıcı baba- dan ise nefret ediyordum. o zamana kadar da intihar eden hiç kimse tanımamıştım. «bu nasıl olabilir?» dü-şüncesi beni perişan etmişti. öyle genç ve güzel bir ka-dının yaşamaya, yaşamın ve resmin hazlarına karşın; babasını, onunla gömülmeyi isteyecek kadar çok sevme-si nasıl mümkün olabiliyordu?

    kuşkusuz bu soruya verebileceğim bir yanıt yoktu. ama, «bu nasıl olabilir?» sorusu kafama takılıp kalmış-tı. işte, freud’un kuramlarım öğrenmeye başladığımda bu kuramlar bana ergenlik dönemimde yaşadığım o şa-şırtıcı ve korkutucu deneyin yanıtı olarak göründüler.

    marks’ın düşüncelerine duyduğum ilginin ise çok de-ğişik bir art-alanı var. dindar bir yahudi ailesi içinde büyümüştüm. tevrat’taki yazılar beni çok etkilemiş, gör-düğüm her şeyden çok onlarla eğlenmiştim. bu yazıla- rın hepsini aynı ölçüde sevmiyordum. canaan’ın ibraniler tarafından fethinin tarihinden sıkılıyor hatta o ko-nuyu sevmiyordum. mordecai ve esther’in öykülerinin ne işe yaradığını bilmiyor; şarkıların şarkısı’ndan ise pek anlamıyordum. ama, adem ile havva’nın baş kaldırışlarının öyküsü, ibrahim peygamberin sodom ve gomorrah sakinlerinin kurtuluşu için tanrıya yakarışı, yunus peygamberin nineveh görevi ve incil’in daha pek çok bölümü beni derinden etkilemişti. ama, her şeyden çok ısaiah, amos, hosea’nın felaket bildiren uyanların- dan değil de peygamberce yazılarından, ‘günlerin sonu' vaadelerinden duygulanmıştım. ‘günlerin sonu’nda’ ulus-lar ‘kılıçlarını saban demirlerine, mızraklarım oraklara dönüştürecekler. hiçbir ulus başka bir ulusa kılıç çek- meyeceği gibi artık savaşı da öğrenmeyecekler’ ve o za-man ‘tüm uluslar dost olacaklar’ ve o zaman ‘yeryüzü suların denizleri kapladığı gibi tanrının bilgisiyle dolacak.’ tüm uluslar arasındaki bu evrensel barış ve uyum imgesi, beni daha on iki - on üç yaşlarımda iken derinden etkilemişti. bu barış ve uluslar arasıcılığı hemen özümse-memin nedeni büyük bir olasılıkla kendimi içinde bul-muş olduğum durumdu. hıristiyan bir çevrede büyü-mekte olan bir yahudi çocuğu idim. zaman zaman yahudiliğe karşı olaylara tanık oluyor daha da önemlisi her iki yanda da bir yabancılık ve bir klan gibi olma (yalnız kendi takımı ile ilgi kurma) duygusunu yaşıyor-dum. bir klan içinde yaşayan biri olmayı sevmiyordum. bunun nedeni, belki de her şeyden çok, yalnız, şımartıl-mış bir çocuğun duygusal soyutlanmışlığım aşmak için duyduğu o dayanılmaz istekti. benim için o peygamber-ce evrensel kardeşlik ve barış imgesinden daha heyecan verici ve daha güzel ne olabilirdi?

    eğer gelişmemi her şeyden çok belirleyen olay ol-masaydı belki de tüm bu kişisel yaşantılar beni böyle derinlemesine ve sürekli etkileyemeyeceklerdi. sözünü ettiğim olay, birinci dünya savaşıydı. 1914 yazında sa-vaş başladığında yaşamımda en önemli yeri, savaş he-yecanı, yengilerin kutlanması, tanıdığım bazı askerlerin ölümü gibi trajediler tutan on dört yaşında bir çocuk-tum. savaşın o anlamsız insanlık dışılığı beni etkileme-mişti. ama, kısa sürede bunların hepsi değişti. öğret-menlerimle geçirdiğim bazı deneylerin bana çok yardı-mı oldu. savaş öncesi iki yıl boyunca derslerinde en be-ğendiği kural olarak ‘si vis pacem para bellum' (eğer barış istiyorsan savaş için hazırlan) tümcesini ilan et-miş olan latince öğretmenim savaş çıkar çıkmaz ne ka-dar memnun olduğunu gösterdi. o zaman, onun daha önceki barış kaygısının doğru olamayacağım anladım. barışın korunması konusunda her zaman çok duyarlıy-mış gibi görünen birinin şimdi savaş konusunda böyle- sine coşkun bir sevinç duyması nasıl mümkün olabili- yordu? işte o günden beri latince öğretmenimden daha onurlu ve iyi istençli kimseler tarafından savunulduğu zaman bile, silahlanmanın barışı koruduğu ilkesine inan- makta güçlük çektim.
    o yıllarda, almanya’yı baştan aşağıya saran, ingilizlere karşı duyulan histerik nefret de beni aynı ölçüde etkilemişti. ingilizler ansızın, suçsuz ve hepsi de çok güvenilir olan alman kahramanlarımızı yoketmeye ça-lışan kötü ve vicdansız, adi ücretli askerler oluvermiş- lerdi. bu ulusal isterinin ortalarında usumda kalan be- lirli bir olay göze çarpıyor. ingilizce dersimizde bize ingiliz ulusal marşını ezberleme ödevi verilmişti. bu öde-vin verilişi yaz tatilinden önceye, barış zamanına rastlıyordu. okul yeniden açıldığında biz erkek çocuklar, kısmen, haylazlığımızdan kısmen de ‘ingiltere’den nef-ret et’ ruh hali bize aşılanmış olduğundan öğretmenimi- ze o anda baş düşmanımız olan ülkenin ulusal marşını öğrenmeyi istemediğimizi söyledik. öğretmenimizin sı-nıfın ortasında ayakta durup karşı çıkışlarımızı nasıl alaylı bir gülümseme ile yanıtladığını ve dinginlikle şun-ları söylediğini hâlâ anımsıyorum: «kendi kendinizi al-datmayın. ingiltere bugüne kadar hiçbir savaş yitirme-di.» o anda çılgın bir nefret ortamında aklı başında ve gerçekçi bir sesle konuşan, sayılan ve beğenilen bir öğ-retmendi. bu tek tümcenin dingin ve bügece söyleniş biçimi benim için bir ışık olmuştu. benim o çılgın nef-reti ve ulusal kendini beğenme ağım aşıp ‘bu nasıl müm-kün oluyor?’ diye merak etmemi ve düşünmemi sağ-lamıştı.

    yaşım büyüdükçe kuşkularım arttı. amcalarımdan ve kuzenlerimden ve benden daha yaşlı okul arkadaşla-rımdan bir kısmı savaşta ölmüşlerdi. generallerin za- fer vaadleri hep boşa çıkmıştı. ve ben kısa bir sürede «stratejik geri çekilme», «yengi dolu savunma» türün- den görünüşte ciddi, gerçekte saçma konuşmaları an- lamayı öğrendim. başka bir şey daha oldu. işin başın-dan beri alman basını, alman halkını savaş ilan etmeye başarılı rakiplerinden kurtulmak ve almanya'yı ezmek isteyen kıskanç komşularının zorladığını anlatıyor ve savaşı bir özgürlük mücadelesi olarak betimliyordu. al-manya köleliği ve baskıyı simgeleyen rus çarına karşı savaşmıyor muydu?
    tüm bunlar, özellikle de hiçbir karşı ses duyulma-dığından, bir süre için usa yatkın geldiği halde, benim bu söylenilenlere inancım kuşkularla sarsılmaya başla-dı. bu durumu artan sayıda toplumcu milletvekilinin reichstag’ta savaş bütçesine ilişkin eleştirel konuşmaların da etkiledi. özel olarak elden ele dolaştırılan ve ‘suç-luyorum’ (j'accuse) başlığını taşıyan bir broşür savaş suçu sorununu, anımsadığım kadarıyla batılı müttefik-lerin görüş açısından, temelli bir şekilde tartışmaktay-dı. bu broşür, imparatorluk hükümetinin hiç de bir saldırırının masum kurbanı olmadığını, tersine savaştan avusturya-macaristan hükümeti ile birlikte büyük öl-çüde sorumlu olduğunu göstermekteydi.

    savaş devam etti. siperler isviçre sınırından kuze-ye, denize doğru yayıldı. insan, askerlerle konuştuğun-da onların siperlerde ve hendeklerde düşman saldırısı anlamına gelen yoğun topçu ateşi altında kapalı kalıp sonra hiç başarıya ulaşamadan tekrar tekrar denedik-leri yarma girişimlerinden oluşan yaşamları üstüne epey-ce bilgi ediniyordu. yıllar birbirini izledi ve her ulusun çukurlarda hayvanlar gibi yaşayan sağlıklı erkekleri birbirlerini çiftelerle, el bombalarıyla, makineli tüfeklerle, süngülerle öldürdüler. çabuk kazanılacak bir yengi ko-nusundaki yalan vaadlere, karşıdakinin suçsuzluğuna ilişkin yanlış karşı çıkışlara, şeytanî düşmana karşı ya-pılan yanlış suçlamalara, sahte barış vaadlerine ve ba-rış koşulları için içtenliksiz haberlere eşlik eden soykı-rım sürüp gitti.
    bu işin uzadığı süre içinde ben de çocukluktan çıkıp genç bir erkek olmaya başlamıştım. ve «tüm bunlar nasıl olabiliyor?» sorusu benim için giderek daha bir önem kazanmıştı. milyonlarca insanın siperlerde kalmayı sürdürüp başka ulusların suçsuz insanlarını öldür-meleri ve öldürülmeleri böylece ana-babalara, eşlere ve yakınlara en büyük acıların çektirilmesi nasıl olabiliyordu? her iki tarafın da barış ve özgürlük için savaştıklarına inanmalan olası mıydı? herkes savaş istemediğini öne sürdüğü halde savaş nasıl çıkabilmişti? her iki taraf da toprak elde etmek istemediğini, yalnızca kendilerinin olan ulusal iyelikleriyle (mülkleriyle) bü-tünlüklerini korumaya çalıştığını dile getirdiği halde sa-vaş niye sürüp gidiyordu? eğer, daha sonraki olayların da göstermiş olduğu gibi, her iki taraf da siyasal ve as-keri liderlerine ün kazandıracak fetihler istiyor idiyse milyonlarca insanın belli toprak parçalarını ele geçirmek ya da bazı liderlerin gösterişi uğruna kendilerine özgü yasaları izleyen ve insan bu yasaların doğasını bildiğinde anlaşılabilen —hatta önceden kestirilebilen— belli toplumsal ve siyasal gelişmelerin mi bir sonucuydu?

    savaş 1918’de sona erdiğinde «savaş nasıl mümkün oluyor?» sorusunu kendisine saplantı yapmış; insanla- rın kitle halinde davranışlarının ne denli akıl dışı olduğu-nu anlamak isteyen, barış ve uluslararası anlayış için tutkulu bir istek duyan, derinden sarsılmış genç bir adamdım. dahası, tüm resmi ideolojiler ve bildiriler konusunda büyük bir kuşkuya düşmüş ve ‘insan, her şey- den kuşkularımalıdır’ inancıyla dolmuştum.

    freud ve marks’ın öğretilerine duyduğum tutkulu ilgiyi yaratmış olan koşullara ergenlik yıllarımdaki hangi deneylerimin neden olduğunu göstermeye çalıştım. bi-reysel ve toplumsal olaylara ilişkin sorular beni derin- den sarsmıştı ve tutkuyla bir yanıt bulmak istiyordum. ama, bu iki dizge arasındaki çelişkiler ve bu çelişkile-ri çözümleme isteği de beni daha bir uyardı. sonunda, yaşlandıkça ve daha çok incelendikçe, her iki dizge için- deki belli varsayımların doğruluğundan daha çok kuş- ku duydum. ama ilgim, çok açık bir şekilde ve ayrıntılı olarak ortaya çıkmıştı. birey olarak insanın yaşamım yöneten yasaları ve toplumun yasalarım —yani, toplum- sal varoluşları içinde insanları— anlamayı istiyordum. freud’un düşüncelerinde gözden geçirilmesi gereken varsayımlarına karşın, sürekli olan hakikati görmeye ça-lıştım. aynı şeyi marks’ın kuramı için de yapmayı dene-dim ve sonunda her iki düşünürü anlayıp eleştirmek- ten doğan bir birleşime varmaya çalıştım. bu çaba yal-nızca kuramsal spekülasyon aracılığıyla gerçekleşmedi. bu salt spekülasyonu küçümsediğimden değil, (her şey düşünülenleri kimin düşündüğüne bağlı) ama deneysel gözlemi spekülasyonla birleştirmenin üstün değerine inanmamdan. (modern toplumsal bilimin güçlüklerle kar-şılaşması çok kez deneysel gözlemleri spekülasyonsuz içermesinden doğmaktı). ben, düşüncelerime her za- man olguların gözleminin yol göstermesine çalıştım ve gözlem bu düşüncelere güvence sağladığı zaman kuram- larımı yeniden gözden geçirip düzeltmeye uğraştım.
    ruh bilimsel kuramlarım ele alınacak olursa bu ko-nuda yetkin bir gözlem olanağım oldu. otuz beş yılı aş-kın bir süredir uygulamacı ruh hekimi (psikanalist) ola-rak çalışmaktayım. kendilerine ruhsal çözümleme (psikanaliz) yaptığım kimselerin davranışlarım, özgür çağ-rışımlarını ve düşlerini ayrıntılı olarak inceledim. ister bu kitabımda isterse öteki yazılarımda olsun, insan ru- huna ilişkin bir tek kuramsal sonuç yoktur ki, bu ruh-sal çözümlemelerimin gidişi içinde ortaya çıkmış olan insansal davranışın eleştirel gözlemine dayanmasın. toplumsal davranışları incelemem söz konusu oldukta bu konuda, ruhsal çözümleme uygulamamda olduğundan daha az etkin katılmam olduğunu söylemem gerekir. si-yasete on bir - on iki yaşımdan (babanım işinde çalışan bir sosyalistle siyasete ilişkin konuştuğum günlerden) bugüne değin tutkulu bir ilgi duymuş olmama karşın, yaradılışım yüzünden siyasal etkililiğe uygun olmadığı, mı da hep kabul etmişimdir. bu nedenle, son zamanlar- da amerikan sosyalist partisi'ne katılıp barış akımında etkin olmamın dışında hiçbir siyasal çalışmam olmadı.
    amerikan sosyalist partisi’ne katılmam da yeteneklerim konusunda görüşümü değiştirmiş olduğumdan değil, ama kendi seçtiği bir felakete gider gibi görünen bir dünya-da edilgen kalmamanın ödevim olduğunu hissetmem yü-zündendi. burada, bu partiye katılmamda bir yükümlü-lük duygusundan daha fazla bir şeyler olduğunu da he- men eklemeliyim. dünyamız anlamsızlaşıp insancıllığını yitirdiği ölçüde insan, kendi insansal kaygılarım pay-laşan kimselerle birlikte olma ve birlikte çalışma gerek- sinmesini daha çok duyuyor. ben de kesinlikle bu gereksinmeyi duydum. birlikte çalışmak şansına sahip olduğum kimselerin uyarıcı ve yüreklendirici arkadaşlıkları için şükran borçluyum. ama, bu durumda bile siyasete etkin bir katılmam olmadığı gibi, toplumbilimsel düşün-celerim de tümüyle kitaplara dayanmamaktadır. ger-çekten de marks ve onun kadar etkili olmasalar da öte-ki öncüler olmasaydı düşüncem en önemli uyarıcısından yoksun kalırdı. ama, içinde yaşadığım tarihsel dö-nem benim için hiç yanılmayan toplumsal bir laboratuvar oldu. birinci dünya savaşı, alman ve rus devrimleri, italya’da faşizmin yengisi, almanya’da nazizmin yavaş yavaş yaklaşan yengisi, rus devrimi’nin yozlaşma-sı ve sapkınlığı, ispanyol iç savaşı, ikinci dünya sava-şı ve silahlanma ırkı— tüm bunlar varsayımlar öne sür- meme, bu varsayımları doğrulamama ya da yadsımama olanak sağlayan geniş bir deneysel gözlem alanı oldu-lar. her ne kadar bazı siyasal bilimciler tutkusuzluğun objektifliğin gereği olduğuna inanıyorlarsa da siyasal olayları anlamak için onlarla tutkulu bir biçimde ilgilenmem ve yaradılışım yüzünden bu olaylarda etkin ola-mayacağınım bilincine varmış olmam belli bir ölçüde objektifliğimi sağladı.

    buraya kadar, okuyucunun ilk kez yirmi yaşlarımdayken ilgilendiğim freud ve marks'ın düşüncelerini tutkuyla kabullenmeme neden olan bazı yaşantı ve dü-şünceleri benimle paylaşmasını sağlamaya çalıştım. bun-dan sonraki sayfalarda kendi kişisel gelişmeme başvur-mayı bir yana bırakıp freud ve marks’ın düşünceleri, kuramsal kavramları, aralarındaki çelişkiler ve bu çelişkileri anlayıp çözümleme girişiminden doğan kendi-me özgü bir birleşimden söz edeceğim.

    ama, marks ve freud’un dizgelerini tartışmaya baş-lamadan önce bir noktaya daha işaret etmem gerekiyor. marks ve freud, einstein'la birlikte modern çağın mi-marlarıydılar. her üçü de doğanın temelde düzenli ol-duğu kanısıyla dolu idiler. bu, insanın da bir parçası ol-duğu doğanın tüm işlerinde yalnızca bulunması gereken gizler değil, aynı zamanda bulgulanması gereken örnek ve taslaklar gören bir temel tavırdır. bu nedenle, bu üç düşünürün yapıtları kendilerine özgü bir biçimde bilim-sel oldukları kadar, inşam anlama tutkusu ve bilme gereksinmesini en iyi dile getiren sanatsal yapıtlar olarak da yorumlanabilirler. ancak ben, bu kitapta yalnızca marks ve freud'la ilgileniyorum. ikisinin adım yan yana anmam kolaylıkla ikisini eşit düzeyde ve eşit tarihsel önemde saydığım izlenimini verebilir. bunun böyle ol-madığını daha baştan vurgulamak istiyorum. marks’ın dünya çapında tarihsel önemi olduğu ve freud’un bu ko-nuda onunla karşılaştırılamayacağını söylemeye bile gerek yok. hatta insan, benim gibi, dünyanın hemen he-men üçte birinde yozlaşmış ve bozulmuş bir marksizmin öğütlenmesi gerçeğini esefle karşılasa bile, bu gerçek, tarihsel önem bakımından marks’ın değerini azaltmaz. ama, bu tarihsel gerçek bir yana, ben marks’ı derinliği ve çalışma alanı freud’tan çok daha zengin bir düşünür olarak kabul ediyorum. marks, aydınlanma çağı hümanizminin ve alman ülkücülüğünün tinsel kalıtını ekono-mik ve toplumsal olgular gerçekliği ile birleştirebilmiş ve böylece hem deneysel olan hem de batı insancı (hü-manist) geleneğinin ruhu ile dolu yeni bir insan ve top- lum biliminin temellerini atmıştı. bu insancılık (hüma-nizm) ruhu marks adına konuştuklarını öne süren diz-gelerin çoğu tarafından yadsınmış ve çarpıtılmış olma-sına karşın, ben bu kitapta da göstermeye çalışacağım gibi, bir batı insancılığının yeniden doğuşunun (hüma-nizm rönesansının) marks'a düşünce tarihi içindeki görkemli yerini yeniden kazandıracağına inanıyorum. ama, tüm bunlar söylendiğinde bile marks’ın düzeyine erişmemiş olduğu için freud’un önemini bilmezlikten gelmek safdillik olur. gerçek bilimsel ruh bilimin kuru- cusu odur. bilinçdışı süreçler ve kişilik özelliklerinin dinamik doğasına ilişkin buluşu insan bilimi için eşsiz bir katkı olmuş ve insana ilişkin düşünceleri gelecek tüm zamanlar için değiştirmiştir.
97 entry daha