şükela:  tümü | bugün
20 entry daha
  • rock aleminin en ayrıksı karakterlerinden biri elbette ritchie blackmore. adam muhteşem gitarist. kimse bir şey diyemez. ama herkes de bilir ki geçinmesi çok zor bir eleman. öte yandan ronnie james dio, sadece rock müziğin değil, tüm müzik tarihinin en güçlü seslerinden biri. ve de insanüstü yeteneğine rağmen beraber çalıştığı herkesin tarafından mütevazi ve kibar olarak tanınır. bu iki yetenekli ama çok farklı karakterlerin çarpışmasından meydana gelen rainbow ise müzik tarihinin belki de en underrated gruplarından biri. hatta deep purple'dan bile iyi desem büyük ihtimalle linç yerim. ama rainbow'dan farklı bir zevk alıyorum. dio sonrası dönemdeki eserleri bile bana çok zevkli geliyor. özgür bir blackmore'un parmaklarından çıkan gitar melodilerinin tadı bir ayrı. bu melodilerin dio ile birleştiği albümler ise bir farklı.

    deep purple ile stormbringer'ı çıkardıktan sonra grubun artık funky blues bir müzik yaptığını ve kendi müzikal isteklerini yansıtmadığını düşünen blackmore gruptan ayrıldı. grubun o donemki vokalisti david coverdale'in daha sonra whitesnake ile yaptıklarını düşününce, blackmore'un bu müzikal değişim korkusunu anlamak ve hak vermek mümkün. ama stormbringer o kadar da funk ya da blues değildi aslında. belli ki blackmore, artık bir grubun parçası olmak istemiyordu. elindeki şarkıları kaydedecek bir grup bulması kolay oldu. elf, deep purple ile bağları kuvvetli bir rock grubuydu. gitaristleri dışında bütün grup elemanlarını toplayan blackmore, grubun adını "ritchie blackmore's rainbow" koymuştu. blackmore'un besteleri, elf vokalistini dio'nun yazdığı sözlerle şahlanmış, ilk albüm de beğeni kazanmıştı. o anda blackmore ve dio, rainbow işini ciddiye aldılar. grubun adı rainbow olarak kısaltıldı. davula jeff beck'in grubundan cozy powell, bas gitara o dönem pek tanınmayan jimmy bain, klavyeye ise yine bir amatör müzisyen olan tony carey geldi. rainbow, gerçek anlamda kalkışa artık hazırdı. grup ile özdeşleşen bir logo yaratıldı. ken kenny imzalı güçlü bir kapak çizildi. grubun içinde bulunduğu duruma uygun da bir isim verildi: rising.

    albüm çok iyi bir hard rock/heavy metal şöleni. ilk albüme göre çok ama çok oturaklı bir albüm. yaklaşık 35 dakika süren bu albüm kısa gibi gözüküyor olsa da dolu dolu bir çalışma. ilk albümdeki gibi coverlar ya da bir müzikal arayış yok. geleneksel rock ile klasik müzigi bir araya getirip muazzam şarkılar besteleyen blackmore'un müziği dio'nun epik sözleri ile birleşip albümü üst seviye bir yere koyuyor. peki sadece bu mu? cozy powell'ın davul performansı çok enerjik. kendini göstermek için çırpınmadan düz çalınması gereken yerleri en iyi şekilde çalıp, aralara harikulade davul atakları ekleyen biri powell. albümün epikliğine en büyük katkılardan biri ise tony carey. bu da çok şaşırtıcı çünkü bu albümü tamamen dinleyene kadar hiç haberim yoktu kendisinden. halbuki performansı şapka çıkartılacak kadar iyi. soloları zaten muazzam. bastığı akorlar ile de şarkıların havasını güzelleştiriyor. carey'nin metal dünyasının ikonik klavyecilerinden biri olmaması üzücü ama bunda carey'nin bu albüm sonrası direksiyonu daha pop bir yöne kırmasının payı büyük. ama bu dalda da kendi kitlesini yaratmış gibi gözüküyor. en büyük hiti olan ve planet p adı altında çıkardığı why me? şarkısını dinledim, çok hoşuma gitti. bu komple müzisyeni keşke rainbow'da biraz daha dinleyebilseydik. albümün en büyük fiyaskosu ise bas gitarın hiç duyulmaması. ilk önce spotify'taki müzik kalitesini suçlamıştım ama blackmore'un bu albüm ile verdiği bir röportajda şarkıların daha radio-friendly olması için tizi açıp bası kıstıklarını ve bundan da hiç hoşnut olmadığını söylediğini izleyince lafımı geri aldım. elbette bain iyi bir gitarist ki dio yıllarca onunla çalıştı ama bu albümde çok ama çok derinden duyuluyor. blackmore, bu bas gitar olayı nedeniyle albümü yeniden kaydetmek istediğini o röportajda söylese de bunu gerçekleştirmedi. halbuki albümün prodüktörü ve mixer'ı iron maiden'a yaptığı işlerle takdir ettiğimiz martin birch. yeteneğine ve tecrübesi laf edemeyeceğimiz birch'in bu yanlış tercihini albümün başka bir ülkede (almanya, münih) üç hafta gibi kısa bir zamanda şipşak kaydedilmesine bağlayabiliriz. buna rağmen, genel olarak baktığımızda taş gibi bir albüm var karşımızda.

    albümü açan tarot woman, carey'nin 1 dakika 15 saniye süren muazzam bir keyboard solosu ile açılıyor. bir miktar eko verimiş keyboard'un tonu çok ama çok güzel. albümün nasıl canavar bir albüm olduğunu daha en baştan dinleyiciye yansıtıyor. önce ritchie blackmore, sonra bütün grup şarkıya dahil olsa da keyboard çok güzel numaralar yapmaya devam etmekte. ana tema olarak oldukça basit ama tam bir hard rock gitar rifi kullanmışlar. ronnie james dio'nun sesi elbette her zamanki gibi çok güçlü. konu da tarot ve kader gibi hafiften mistik bir konu olunca dio'nun ilahi sesi kulağa bir başka geliyor. özellikle nakaratını çok seviyorum. hele hele "i'll never return, how do you know?"da tize çıkarken içim gıdıklanıyor gibi hissediyorum. çok etkileyici.

    run with the wolf, heavy metal'dan ise daha klasik bir rock şarkısı tadında. albümde benim için nispeten iki zayıf şarkıdan birisi bu. öte yandan bu albümün en zayıf şarkısı bile herhangi bir yerde çalsa "vay babalar ne çalmış" dedirtecek bir şarkı, orası ayrı. özellikle introdaki ve kıtalardaki gitar numaraları çok iyi. powell'ın şarkıyı zenginleştirmek için yaptığı bateri ataklarına da dikkat çekmek lazım. nakaratı da oldukça iyi. "what's to come - when the siren calls you go" kısmını ayrıca çok seviyorum. en ortalama şarkıda bile dio'nun bu kadar parlayabilmesi gerçekten çok büyük iş.

    starstruck muhteşem bir şarkı. heavy metal dünyasının en iyi gitar introlarından birine sahip olduğunu düşünüyorum. blackmore'un notalar ile arasının ne kadar iyi olduğunu gösteren bir şarkı bu. powell'ın davulu ile blackmore'un gitarı arasındaki uyum bir önceki şarkıda olduğu gibi yine çok iyi. genel olarak deep purple eserlerini bir miktar andırdığını da söyleyebiliriz. akılda kalıcı bir nakaratı var. söylemesi çok zevkli. "tarot woman"da ve daha sonra dio'nun don't talk to strangers'ında da olduğu gibi bir "kötü kadın" teması şarkıda bulunmakta. ancak bu sefer, dio'nun kendisinin kadınlarla yaşadığı bir olay yerine blackmore'u takip eden saplantılı bir kadın hayran hakkında yazdığı bir şarkı bu. blackmore için talihsiz bu olay, rock müzik tarihi için iyi bir sonuç çıkarmış. şöyle oldukça kaliteli eski kafa bir rock şarkısı dinlemek isteyen herkes için oldukça eğlenceli ve müzikal olarak doyurucu bir şarkı bu.

    albümün diğer bir "eh işte" şarkısı do you close your eyes. "run with the wolf" için dediklerimi tekrar etmek lazım. klasik bir hard rock şarkısı gibi bir şarkı. hatta introsu hafifthen the kinks'ten you really got me'yi anımsatıyor. ama şarkı, bu albüm için biraz fazla düz geliyor bana. hele arka plana koydukları el çırpma efektleri oldukça ucuz kaçıyor. "do you close your eyes when you're making love?" nakaratı da çok iyi değil. ama nakarattan hemen önceki "i see a glow around you" diye başlayan köprü kısmını dinlemesi zevkli. tüm bu düzlüğüne rağmen şarkının tarihin ilk rainbow konserini açan şarkı olduğunu ve bu albümün turnesinde her zaman çalındığını da belli etmek lazım. grup, şarkının üzerine titremiş ve bunu ticari bir tercih olarak görmek lazım. albümün en kısa şarkısı olan bu şarkı 3 dakika bile değil. ama yine"run with the wolf"ta da dediğim gibi her şeye rağmen dinlemesi zevkli. ama diğer şarkıları o kadar iyi olunca, kalitede ufak bir oynama bile dikkat çekiyor.

    albümün ikinci yüzü epik stargazer ile açılıyor. powell'ın muhteşem davul introsundan en son notaya kadar 8,5 dakikalık bir heavy metal gezintisi bu. benim için rainbow'u anlatan en iyi şarkı budur. dio'nun bizi bu dünyadan öteye götüren sözleri, şarkının mistik atmosferi, blackmore'un oldukça sert gitarı ve solosu (ki blackmore kariyerinin en iyi solosu olabilir), klavyenin numaraları derken baştan sona bir şaheser bu. belki de bu şarkıyı bu kadar sevmemiz içerdiği ortadoğu melodileri nedenindendir. mesela dio, "where is your star?" derken sesindeki vibratoların, blackmore'un gitarı ile birlikte oldukça oryantal olduğunu söylemek lazım. ilk şarkıdan beri ortada çok görünmeyen carey'nin klavyesinden çıkan notalar da bizi çölün birinde bir yolculuğa çıkarıyor sanki. tabii müziğin böyle olmasının nedeni şarkının hikayesi. bir büyücünün isteği üzerine dokuz yıldır çölde çok ağır şartlarda çalışan bir kölenin ağzından bir hikaye dinliyoruz. büyücü, olabilecek en görkemli kuleyi yaptırıp oradan yıldızlara uçacağına hem kendisini hem de köleleri inandırmış. kaç tane köle bu büyücünün kişisel hırsları için ölmüş ama hala köleler neden bu kadar emek vermek zorunda olduklarını bilmeseler dahi sorgulamadan büyücüyü takip etmişler. en sonunda ise büyücü uçmayı denerken ölüyor ve köleler bir hiç uğruna yıllarını feda ettiklerini anlıyor. fantastik bir hikaye gibi gözükse de aslında günümüz siyasetinin bir metaforu olduğunu söyleyebiliriz. manipülasyon, sadakat, emek gibi konuları işliyor. şarkının sonuna ayrıca değinmek lazım. köle "bak şu etime ve kemiğime, bak, bak, şimdi de kuleye bak" diyerek isyan bayrağını çektikten sonra gökte bir gökkuşağının yükseldiğini görüyor (rainbow - rising adı da buradan geliyor tabii). yani zincirlerinden kurtulan köle umudu görüyor ve "eve geliyorum" diye bağırıyor. o sırada müzikal olarak da münih filarmoni orkestrası'nın yaylıları zaten çok epik şarkıyı artık daha da coşturuyor. inanılmaz bir şarkı gerçekten. hatta progresif metal ve power metal'in belki de ilk örneği denebilir. tesadüf değildir ki dream theater yıllar sonra bu şarkıyı coverlamayı tercih edecekti.

    ama hikaye burada bitmiyor ve a light in the black ile bu öyküye devam ediyoruz. bu şarkı da stargazer gibi bir davul atağı ile başlıyor ve sekiz dakika sürüyor. oldukça enerjik bir gitar rifinin üstüne kurulu bu şarkının enerjisi sekiz dakika boyunca hiç durmadan devam ediyor. gitar ve klavyenin birbirleriyle paslaşarak attıkları sololar çok eğlenceli. bir önceki şarkı için dediğim "progresif metal'in ilk örneklerinden" yorumu bu şarkı için de geçerli. carey gerçekten muhteşem bir adam. şarkıda az da olsa bas gitarı duyabilmemiz çok hoş çünkü bain'in performansının aslında ne kadar iyi olduğunun sinyallerini veren bu durum, albümün diğer şarkılarında da neler kaçırdığımızın bir göstergesi. gerçi albümün yeniden basımında orijinal miksin yanında iki tane daha alternatif miks yer almakta. belki onlarda bu problem düzeltilmiştir. ama şarkının gizli kahramanı cozy powell olsa gerek çünkü o davulu bütün şarkı boyunca bu kadar heyecan dolu çalmak kolay iş değil. dio'nun "i'm coming home"ları insanın içine dokunuyor. söz olarak da özgürleşen kölelerin yaşadıkları yüzleşmeyi detaylandırılmış. "bütün hayatım yalnızca başka birinin yıldızına ulaşmak üstüne kurulu delice bir rüyaymış" gibi çok hoş bir cümle barındırmakta. güzel albümü kapayan güzel bir şarkı.

    albüm bence heavy metal dünyasında nispeten hak ettiği değeri görmemiş durumda. metal müzik denince akla ilk gelen albümlerden biri olduğunu sanmıyorum. evet, rolling stone, 2017'de albümü metal tarihinin en iyi 48. albümü olarak seçmiş ama sanki daha yukarıları hak eden bir albüm bu. belki de rainbow'un her albüm grup elemanı değiştirip, belli bir ritm tutturamaması ve daha sonraki albümlerinde daha ticari işlere yönelmesi, grubun bu canavar albümünün arada kaynamasına neden oldu, bilinmez. albüm için yapılan en güzel atıflardan biri herhalde metallica'nın kaydettiği ronnie rising medley'i olmuştur. dio için yapılan tribute albüm this is your life'ta metallica; a light in the black'in introsu ile başladığı bu potporide tarot woman ve stargazer'ı kısa kısa yorumlamış. sonra da aslında ilk kez rising turnesinde çalınan ama bir sonraki albümde yayınlanan kill the king'i uzun uzun çalıp, tekrardan a light in the black ile şarkıyı kapatmış.

    albüme underrated dedik ama işin ilginci ronnie james dio'nun bu albümü "eh" bulması. dio, tam olarak "bence albümün ilk yarısı çok iyi, çok iyi şarkılar. ikinci yarısı ise 'hey, hadi 18 dakika boyunca davul solosu çalalım. hey, ritchie sen de gitar çal'. ne güzel" demekte. bu da bana çok saçma gelmekte çünkü stargazer'ın introsu dışında bir davul solosu yok. albümün ikinci yarısındaki iki şarkı da ilk yarıdaki "run with the wolf" ve "do you close your eyes"'ın fersah fersah ilerisinde. hatta dio, grubun ilk albümünü gerçek rainbow albümü olarak da adlandırıp, rising'in üstünde görmekte. ama zevkler ve renkler meselesi diyelim. dio baba her ne kadar çok sevmese de bence çok kaliteli bir albüm bu. kendini rock müzik sever olarak adlandıran herkesin bu albümü baştan sona bir kez dinlemesi gerek.

    4,5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: stargazer, run with the wolf, starstruck
1 entry daha