şükela:  tümü | bugün
4 entry daha
  • beach house'u beach house yapan, ilk iki albümleri beach house ve devotion'a oranla daha kapsamlı sesler içermesine karşın daha temiz, saf, kendi içinde asla tekrara düşmeyen, baltimore'lu rüya ikilinin üçüncü albümüdür.

    adından başlamak gerekirse; teen dream gerçekten de bu albümün hissettirdiklerini özetleyebilecek tek isim. albümdeki hemen hemen bütün şarkılarda tanıdık bir nostalji hissi; geleceğe dair heyecan ile karışık, birçok şeyi arkada bırakmanın, çok çabuk büyümenin kalp kırıklığı var. bu his öyle özel ki, aslında, beach house'un da bazı şeyleri, kendilerinden ve müziklerinden, artık geride bıraktığını ve yeni bir geleceğe adım attıklarını simgeliyor. ilk iki albümü dinledikten hemen sonra bu albümü dinlerseniz kısa zaman içinde ne kadar olgunlaştıklarını, değiştiklerini; ama asla onları özel kılan tınıyı kaybetmediklerini görebilirsiniz. beach house'un bir daha teen dream gibi bir albüm yapabileceğini düşünmüyorum; zaten bunu asla isteyeceklerini de.

    zebra: basit bir gitarla başlayan, ardından baterinin katılması ve victoria legrand'ın iniltileriyle gittikçe büyüyen ve etrafımızdaki boşluğun her bir zerresini dolduran müthiş bir açılış parçası. hemen hemen diğer tüm beach house şarkılarındaki gibi sözlerin ne anlattığı apaçık ortada değil; ne hissetmemiz gerektiğini, ne anlatmak istediklerini bize bırakıyorlar. bu şarkının anlamı benim için her ay, hatta her dinlediğimde değişiyor. sanıyorum ilk dinlediğimde kendinizi tanıdığınızdan bile daha çok tanıdığınız insanın başka biri olarak davrandığına şahit olunan andaki hisleri betimliyor gibi gelmişti; zebra’nın siyah beyaz renklerini ikiyüzlülüğün sembolü olarak yorumlamıştım. şimdi düşündüklerim, hissettiklerim ise bambaşka. artık bana iki kolundan sallayıp sen özelsin diye bağırmak isteyip uzaktan izlemek zorunda kalmayı; zebra olduğunu sizden başka kimsenin, belki de kendisinin bile farkında olmayışını; atların arasına karışmak isterken yavaş yavaş siyah beyaz desenlerini kaybedişini ve bunu durduramamayı; bunu izlerken günden güne daha da sıradanlaşmayı anımsatıyor.

    silver soul: meydana gelen şey ne bilmiyorum ancak victoria’nın “it’s happening again” inleyişlerinden meydana gelmesini hiç istemediğini hissediyorum. bu şarkı benim için albümdeki en özel şarkı -iki güne fikrimi değiştiricem elbette de neyse- çünkü hayatınızdaki bazı şeylerin kontrolünün asla sizde olmamasını, çoğu zaman sizden habersiz meydana gelmesini ve bu konu hakkındaki çaresizlik hissini derinden hissediyorum; ve silver soul da o hisse tercüman olan, onu tekrar tekrar yaşatan tek şarkı.

    norway: öncelikle, silver soul'dan norway'e geçiş gerçekten muazzam. bu şarkıyı sevmiyorum asla diyemem ancak ben bu şarkıyı anlamıyorum. anlamıyorumdan ziyade ben bu şarkıya pek bir anlam yükleyemiyorum; bu nedenle her dinlediğimde müthiş zevk alsam da bende hiçbir his oluşturmuyor. hemen hemen tüm beach house şarkısı daha önce hissettiğim bir hisse tercüman olduğundan bunu dinlerken bir garip, hissiz hissediyorum. itunes versiyonuna şans vereyim dedim ancak beach house’u hayatımdaki çoğu insandan daha çok sevmeme rağmen şarkının sonunu asla getiremedim. geçiş parçası muamelesi yapıyorum biraz.

    walk in the park: bu şarkının apaçık bir şekilde kendi kendine ve bize yalan söylemesi inanılmaz hoşuma gidiyor. şarkı artık orada olmayan birine, artık yüzünü göremediğiniz, adını söyleyemediğiniz kişiye. ancak biliyorsunuz ki asla aklınızdan silinmeyecek, gitmeyecek. şarkı müthiş bir istekle artık bunu aşmayı istiyor, azıcık zaman geçecek ve artık izi silinecek. teen dream’in ruhuna en çok yakıştırdığım şarkılardan biri; bana asla sevgimin bitmediği nefret ettiğim insanı çağrıştırıyor. keşke hiç olmasaydı ancak iyi ki de olmuş.

    used to be: öncelikle 2008 single versiyonunun sözlerini hiç değiştirmeden ancak müziğini albüm versiyonuna benzeştirerek albüme koymalarını tercih ederdim çünkü bana göre bu şarkının en can alıcı kısmı 2008 versiyonun 2:25ten sona kadar olan kısmı ve ne yazık ki albüm versiyonuna o sözleri koymayı tercih etmemişler. saygı duyuyorum elbette ancak internette şurada burada neden bunu yaptıklarına dair bir açıklama bulabilsem çok sevinirdim. çünkü ben adı used to be olan bir şarkıda “it's always good to see you again / even if it's coming to an end” gibi bir söz yazsaydım hiçbir güç bana bu kısımları sildiremezdi diye düşünüyorum. neyse hiç değilse yeni versiyonun tınısı, piyanonun akorunun bozukluğu, yani sözleri dışındaki her bir şeyi 2008 versiyonuna tekme atıyor. yine de ikisinden de daha iyisi varsa o da budur.

    lover of mine: bu şarkıyı ilk dinlediğimde bir ilişkiye katılmak zorunda kalan üçüncü kişiler hakkında olduğunu düşünmüştüm ancak zamanla aslında ilişkideki iki insana ait olduğunu anladım. hatta aşksız, neden devam ettiği bile belli olmayan bir ilişkiye; yalnız olmaktan korkanlar; yakın ama aslında oldukça uzak olanlar; "better off without it" olduklarını bile bile "the only thing they've got"ları bırakamayanlara ait. halbuki sen karar vereceksin en nihayetinde, ne doğru ne yanlış; senden başkası değil. elbette ritim ve müzik, albüm genelinde olduğu gibi, şarkının ana ruhunu hissetmemizi oldukça zorlaştırıyor.

    better times: "i want you" diyip insanın içini iki saniyeliğine huzurla doldurup ardından "to know the truth" ile hazırlıksız yakalayan ve bütün şarkı karşısındakine kin kusan bir parça. beni fazlasıyla üzüyor. güzel parça oysaki.

    10 mile stereo: canlı dinleyene kadar pek de şans vermediğim, büyük anlamlar yüklemediğim bir parça olsa da canlı performansının harikalığı sonrası teen dream'de en sevdiğim olarak yerini aldı. sözlerinden müziğine şarkının üstündeki emeği her dinlediğimde her zerremde hissediyorum, ve nedense, hiçbir dayanağım olmamasına rağmen beach house bu albümden bir parça seçse bunun 10 mile stereo olacağını hissediyorum. albümdeki diğer tüm parçalar ancak birleşerek o en başta anlattığım tanıdık nostalji hissini yaratıyor, ancak 10 mile stereo başlı başına zaten teen dream'in ta kendisi.

    real love: victoria'nın sesinin bu denli güçlü ve bu denli kalbi kırık duyulduğu -bana göre- beach house diskografisindeki tek parça. "real love, it finds you somewhere with your back to it" gibi basit bir cümle bile victoria'nın sesi ile her seferinde benzersiz bir şekilde etkiliyor beni. dilerdim ki "there's something wrong with our hearts / when they beat pure they stand apart" bu denli doğru olmasa, her şey olabildiğince saf kalabilse ve masumiyetini yitirmese.

    take care: beach house'a bu denli takıntımı başlatan olmasa da, beach house'a ait dinlediğim ilk parça. ne kadar öyle dursa da, bu bir aşk parçası değil. çünkü "i'd take care of you / if you'd ask me to" aşka ait değil. ne yazık ki "i'll take care of you"ya gelmeden çok önce bu ilişki bitiyor, yılanlara denk geliniyor, ve geride dürüst davranmamanın, olabildiğince doğallık ile kendin gibi olamamanın pişmanlığı kalıyor.

    üzülerek bitireceğim ki bu pek de düzgün bir albüm yorumlamasına benzemedi. başta kendi hislerimi katmadan götürmeye çalışsam da konu beach house veya onların yaratımları olduğu sürece bende çağrıştırdıklarını katmadan söyleceklerimin sonlandığını hissetmiyorum. ancak zaten biliyorum ki beach house da bunu istiyor. hepimizdeki bir hisse, bir anıya tercüman olmayı; nelere olduklarını dahi bilmeyerek.

    edit: imla