şükela:  tümü | bugün
186 entry daha
  • (bjblazkowicz'e sevgilerimle)

    türkiye'de metal denince akla ilk gelen grup elbette pentagram. 1990'da çıkardıkları ilk albümleri sonrası istikrarlı bir şekilde kendilerini geliştirmişlerdi. bu sayede 21. yüzyıla girerken ülkemizin dünya standartlarında bir metal grubu olmuştu. ancak grup buradan nereye ilerleyecekti?

    öncelikle grup, müzikal olarak bir evrim geçirmişti. bu evrimde sıkça değiştirdikleri vokallerin farklı ses renklerinde olmasının etkisi vardı elbet. ilk albümleri slayer etkili, kaydı pek profesyonel durmayan bir speed metal albümüydü. "türkiye'den böyle gruplar da çıkabiliyormuş" dedirtiyordu dedirtmesine de grubun henüz müzikal olarak kendine ait bir kimliği yoktu. live at the trail'deki punk coverları grubun farklı bir yöne gittiğini düşündürürken kısa süre sonra çıkan trail blazer ise grubun müzikal olarak çeşitliliğini arttırdığı ve daha komplike ve etkileyici şarkılar yazabildiğini gösterdiği bir thrash metal albümü oldu. ancak nispeten no one wins the fight dışında grubun doğduğu topraklardan müzikal olarak etkilenmediği ortadaydı. anatolia ise murat ilkan ile artık tamamen güçlü bir clean vokale döndükleri, müzikal olarak da türk müziği ile heavy metal ve power metal'i başarı ile harmanladıkları bir tarzdaydı. peki buradan nereye gitmeliydi? grup, yeni albümlerine hazırlanırken ilk kez aynı vokalisti korumuştu. ancak bu sefer de gitaristleri demir demirkan, popçular dışarı adlı konser albümü sonrası daha pop rock bir tarzda müzik yapmak istediği için gruptan ayrılmıştı. grubun müzikal olarak yumuşamayacağı belliydi. zaten anatolia'nın türk müziği etkili metal tarzı, gruba büyük başarı kazandırmıştı. türk dinleyicisi grubun yeni sound'una zaten vurulmuştu. ana akım medya da pentagram'a kayıtsız kalmamış, grubun kliplerini gösterirken, bu dönem pentagram'ın bill clinton'a gündüz gece çalması gibi fantastik bir olay da yaşanmıştı. pentagram da konser albümü, boxsetler, büyük konser prodüksiyonları gibi yurtdışında artık kanıksanmış şeyleri memlekete getirerek kendilerine duyulan ilgiyi arttırmıştı. ama pentagram, her albümde farklı bir şey sunan gruptu. kendilerini tekrar mi etmeliydiler? yoksa tamamen yeni bir şey mi yapmaliydilar?

    grubun tek sıkıntısı bu değildi. "ingilizce mi türkçe mi?" sorusunun cevabı grup için eskisi kadar kolay değildi. pentagram'ın ilk dönemlerine yetişmiş abilerimizin de anlattığı üzere bulutsuzluk özlemi gibi gruplar ısrarla "türkçe rock olur" derken başta pentagram olmak üzere bircok grup türkçe'nin rock ve metale gitmediğini savunuyordu. bu konu daha önce grup içinde de bir tartışma yaratmıştı. ogün sanlısoy, grubun türkçeye yönelmesini isterken grup bunu reddetmiş ve vokalistleri ile yollarını ayırmıştı. buna rağmen bir sonraki albümlerinde grup ilk kez türkçe sarkilara yer vermişti. anatolia'nin türkçe versiyonu grubun televizyona çıkmasına vesile olmuş, gündüz gece büyük ilgi toplamış, sonsuz da hayranlar arasında favori bir şarkı haline gelmişti. yani yerelde türkçe söylemenin gruba getirisi fazlaydı. öte yandan anatolia, yurtdışında da bir miktar ilgili görünce grup gözünü yurtdışına dikmişti ve ingilizceden vazgeçmek de çok istemiyordu. peki, ingilizce mi türkçe mi soylemelilerdi?

    (burada ufak bir parantez açıp, vitamin ile pentagram'ın kaydettiği endişe-i muhabbet adlı şaheseri de anmak lazım. sözlerini rahmetli gökhan semiz'in yazdığı bu şarkı aslında pentagram'ın müziğinin üstüne duyduğumuz ilk türkçe sözleri içeriyordu. bunun yanında ogün sanlısoy'un hayal ettiği türkçe söyleyen sanlısoy vokalli pentagram'ın nasıl duyulabileceği hakkında da fikir vermekte. şarkının tek güzelliği bu değil. belki de ülkenin ilk rap metal denemesi olmasının yanında özellikle gençlerin seslerini yükselterek başarı ile gündemde tutmaya çalıştıkları iklim değişiklikleri ve çevre duyarlılığı hakkında memlekette yazılmış nadir şarkılardan biriydi. eminim ki gökhan semiz yaşasaydı, yolları bir şekilde pentagram ile yine kesişecekti).

    grubun (ve de genel olarak türkiye'deki metal camiasının) ülkedeki bazı tatsız gelişmelerden dolayı başka bir derdi daha vardı. eylül 1999'da türkiye kamuoyu satanizm kavramı ile tanıştı. ortaköy'deki meşhur cinayetin "bir satanist ayini" olduğu cinayet zanlıları tarafından iddia edilmişti. bu olaydan sonra memlekette ipler koptu. "satanizm böyle bir şey değil" diyenler de vardı elbette ama türkiye, toplum normları ile bağını koparan herkese satanist damgası yapıştırmaya hazırdı. 2000'li yılların başında da medyada yer bulmaya başlayan genç intiharları da satanizm ile ilişkilendirildi. her siyah giyen metal müzik severin polisler tarafından toplandığı bir dönemde, isminin de etkisiyle pentagram "satanist müziği" yapmakla suçlandı. acaba pentagram için açılan kapılar tekrardan mı kapanacaktı?

    bu sorulara çözüm olarak bir yurtdışı piyasasına biri yerli piyasaya yönelik iki albüm kaydetme kararı aldılar. unspoken, 2001 yılında mezarkabul adı altında (bildiğiniz üzere telif hakları meselesinden dolayı) yurtdışı piyasasında yayınlandı. anatolia'nın izinden giden albüm, gruba geri dönen metin türkcan'ın da etkisiyle daha metal bir havadaydı ve aynı anda daha fazla yerli motifler içeren bir çalışmaydı. grup, 2002'de wacken open air'de, erken saatte alternatif sahnede de olsa, sahne alma başarısını gösterdi. grup, knight errant'ın ardından wacken'da sahne alan ikinci ve bildiğim kadarıyla da son türk metal grubu oldu. ancak bu albüm ile yurtdışında beklenen ivme yakalanamadı. grup, türkiye'de ikamet ederek yurtdışında ünlü olmanın imkansızlığından yakındı. bir yandan da öz eleştiri yapıp biraz da tembel davrandıklarını kabul etti.

    unspoken'ın bir sene sonrasında ise türk piyasası için bir albümü yayınlandı. yukarıda bahsettiğim üç konuya dönelim. birincisi, grup türkiye'de çıkardıkları albüm için ekstradan bir piyasa kaygısı gütmedi. müzikal tarz olarak unspoken'da yaptıklarını devam ettirdi. bu bakımdan büyük bir risk aldıklarını söylemek gerekir. ikincisi, söz olarak tamamen türkçe tercih edilmişti. ancak grubun çok fazla türkçe söz yazma deneyimi yoktu. bu nedenle albümde dört adet enstrümantal, iki adet de halk ozanından şiirler vardı. yani aslında grup sadece üç şarkı için türkçe söz yazmıştı. üçüncüsü, ülkedeki satanizm tartışmaları grubun yazdığı sözler ve seçtiği şiirlerde kendini gösteriyordu. grubun sözleri inanç ve ölümü irdeliyordu. oldukça güçlü sosyal mesajlar da şarkılar vasıtasıyla topluma sunuluyordu.

    benim bu albüm ile ilgili hissiyatlarım aslında biraz karışık. yukarıda bahsettiğim şeylerden dolayı albümü tam anlamıyla bir stüdyo albümü gibi göremiyorum. zaten dört sözsüz şarkının ikisi unspoken'da yer almıştı. unspoken'ın pentagram logosu ile türkiye'de yayınladığını düşününce grubun hayranları zaten bu şarkılara aşinaydı. bir enstrümantal şarkı zaten albümün introsu. şarkıların biri cover, diğeri de varolan bir şiire yapılan beste derken, geriye çok fazla şey kalmıyor. zaman zaman grup kendini tekrarlıyor gibi hissetsem de genel olarak besteler çok iyi. unspoken'da da olduğu gibi türk motifleri şarkıları çok iyi yedirilmiş. türkcan'ın soloları demirkan'dan farklı ama özellikle wah pedalı kullanımı ile kendine has bir havası var. hakan utangaç, ülkenin en önemli ritm gitaristi olduğunu yine göstermiş. iki gitarın da tonu çok iyi. cenk ünnü'nün performansını da genel olarak iyi buluyorum. fazla maceraperestlik yapmamış, yaptığı yerlerde de başarılı. tarkan gözübüyük'ün bas performansı çok dikkatimi çekmedi. murat ilkan'ın vokalini maalesef bu albümde çok sık duymuyoruz ama özellikle albümün ilk iki şarkısında ilkan, elinden gelini layıkı ile yapmış. albümde klavyenin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. bu da bu albümü diğerlerinden ayrı kılan özelliklerden biri. klavye kadar olmasa da ney ve son şarkıdaki zurna da türk motiflerini albüme eklemek için ustalıkla kullanılan enstrümanlardan diğerleri.

    albüm, bir pentagram klasiği olarak kısa bir intro ile açılıyor. dicle nehri'nin diğer adı tigris adını taşıyan bu şarkı hem ismiyle hem müziğiyle grubun bizi bir kez daha anadolu'ya götüreceğinin bir göstergesi. oldukça yırtıcı bir eser. gitarlar cayır cayır. ama işin ilginci şarkının asıl alıp götüren ana rifinin hiçbir pentagram üyesi tarafından çalışmıyor olması. grubun altıncı elemanı diyebileceğimiz ilhan barutçu yine neyi ile pentagram'a ayrı bir hava üflerken, klavyede erdem tarabus aynı melodiyi destekliyor. sonunda herkesin yavaşlayıp sahneyi neye bırakmaları bir sonraki şarkının zımba gibi girişine de büyük etkide bulunmuş. albümün ana hissiyatını vermek ve konserlerde seyirciyi gaza getirmek için çok iyi bir tercih.

    albüme adını veren bir, kanımca türkçe metal müziğin tartışmasız en iyi şarkısı. hatta belki de türkçe rock'ın en iyi on şarkısından biri. gerçi iyiliği tanımlamak zor ama şarkıyı türk rock müziğinin en anlamlı ve en değerli eserlerinden biri olarak adlandırmak çok kolay. müzikal olarak da söz olarak da muazzam. müzikal olarak baktığımızda introda duyduğumuz iki rif de birbirinden şahane. beste olarak güzelliği bir kenara, gitar kaydı o kadar leziz ki anlatamam. bir türk şarkısında duyduğum belki de en iyi distortion kaydı bu eserde. gitarda metin türkcan, kullandığı wah pedalı ve pinch harmonics ile imzasını bu şarkıya çakmış. önemli şeyler söyleyen vokal, geri vokaller ile desteklenerek daha görkemli bir hale gelmiş. murat ilkan, "bir ömürlük maceranda" derken tizleişirken de "hepsi haktan" derken pesleşirlerken de çok usta. soz olarak baktığımızda şarkının bir deist marşı olduğunu görüyoruz. oldukça didaktik bir yönü var. "şöyle olmuş, böyle olmuş" diye çok kesin, kendinden emin sözleri var. bazı mısraları hala radikalliğini koruyor. "ataların kitap yazmış, din adamları sana yanlış aktarmış" diyecek kadar cesur bir şarkı. hatta daha bile radikali hz. muhammed'i diğer peygamberler ve hatta buda ile aynı teraziye koymaları. çünkü şarkının vermek istediği mesaj herkesin bir olduğu. bu da takdir edilecek bir şey. "cehennemden de şeytandan da korkma" diyerek ülkedeki şeytan avcılığına da bir gönderme var elbette. korkmaya gerek yok çünkü onlar da hakk'ın ürünü diyor. öyküsüyle şarkısıyla bu şarkı apayrı bir macera. dönem ruhunu, grubun filozofisini, müzikal anlayışını, hepsini bir araya getiren bir şaheser.

    zamanında meb'in bastığı müzik dersi kitaplarında blok flüt ile çalmalık bin yıllık türkçe popüler şarkılar ve bazı türkülerin notaları vardı. bunlardan biri o zaman bana sözleri çok ilginç gelen ama pek bir şey anlamadığım şeytan bunun neresinde türküsüydü. alırdım kitabı, açardım şarkıyı, blok flütle calardim. bu şarkı hafızamın derinliklerine hapsolduktan yıllar sonra bu albüm onu oradan çıkarttı. elbette bu şarkı, bu albüme çok iyi gidecekti. şarkı bir nevi gündüz gece v2. metal müziğine çok iyi adapte olmuş bir halk deyişi dinliyoruz. sanki kıtadaki sözlerin arasındaki notalar bağlama için değil de elektro gitar için yazılmış, o kadar güzel uymuş. bestesindeki anadolu ruhu bu versiyonda kaybolmamış. cenk ünnü sololarda davulu coşturuyor ve pentagram'ın ilk yıllarından bir esinti getiriyor. şarkı her ne kadar eğlenceli olsa da asıl numarası elbetteki konusu. şeytan, her zaman bir günah keçisi olmuştu bu toplumda. bu albüm çıkarken şeytan inancının internet ile her eve girdiği tartışılıyordu. bundan önce gerici kafalar televizyona, radyoya şeytan icadı diyordu. aşık dertlinin yaşadığı 1700'lu yılların sonunda da bağlamayı şeytan icadı gören yobazlar vardı. her yeniliğe, özellikle insanı özgürleştirebiliyorsa karşı çıkan, kendini suçlayacak kadar kendisiyle yüzleşmeye cesareti olmayıp her şeyi bir şeytana atfeden kitle bu müzik aletine de karşıydı. 300 yıl sonra da gitar çalana aynı şey denecekti. ama "be allah'ın sersem kulu, şeytan bunun neresinde?". küçük bir not; şiirin orijinalinde "venedik'ten gelir teli" dese de pentagram şarkının şemsi yadsıman yorumuna sadık kalıp, "istanbul"u kullanmış.

    aşık dertli'den sonra aşık veysel'e geçiyoruz. veysel, ülkedeki her kesimin saygı duyduğu ender değerlerden biri. tabii özellikle muhafazakar alemden kaç kişi aşığın bu alemi gören sensin gibi bir şiiri olduğunu biliyor, bilinmez. bilseler, veysel için ne derlerdi, o da bilinmez. ama şu gerçek, bu şiir türk halk edebiyatının en cesur şiirlerinden biri. genç yaşta kör olan veysel, bu durumu kabullenmemiş, sorgulamış ve şöyle demiş "eller tutmaz, gözler görmez, bu acayip sır da senin". ama sadece niye bu durumda olduğunu mu sormuş? hayır, tanrı kavramını, yaradılışı, peygamberleri sogulamış, yıkılmadık tabu bırakmamış. pentagram da bu şiirin bazı kıtalarını alıp, bestelemiş. bu şarkıda yer alması için seçilen kıtalardan birinin "şeytanı niçin yakmadın" olmasının tesadüf olmadığını da belirtmek lazım. arka arkaya gelen üç şarkıda da şeytan kavramı üzerinden inanç konusu irdeleniyor. şarkının espirisi elbette vokali hakan utangaç'ın yapması. utangaç, oldukça derin ve kirli bir vokalle bu şarkıyı okumuş. ilkan'ın yanında elbette esamesi okunmayan bir vokali var utangaç'ın ancak böyle vurucu sözlere de böyle karanlık bir vokal kötü de gitmemiş. ama hep aklımın bir ucunda "acaba murat ilkan bunu nasıl okurdu?" sorusu kalıyor. gerçi nakaratta ve şarkının sonunda murat ilkan ve diğer geri vokaller şarkıya dahil oluyor ama yorumlamak için yeterli değil. yine de daha iyi olabilirmiş gibi geliyor. şarkının gitar rifleri de vokali gibi oldukça karanlık ve kirli denebilir. türkcan'ın solosu albümün en iyilerinden.

    mezarkabul ile devam edelim. aslında unspoken albümü için kaydedilmiş bir enstrümantal eser bu. her pentagram enstrümantali gibi bu da çok iyi bir eser. özellikle şarkının ilk kısmı tam bir film müziği gibi. aslında grubun şöyle güzel, tarih konulu bir türk filminin müziğini yaptığını düşünüyorum da... ne de güzel olurmuş. tigris gibi bu şarkıda da yoğun bir ney ve klavye katkısı var. şarkının ağır ilerleyen ikinci kısmını özellikle klavye sırtlıyor. ama herhalde en sevdiğim kısmı pentagram'ın hızını arttırıp türkcan'ın melodik bir solo patlattığı üçüncü bölüm. sonuna dogru hız kazanan metal ile içli içli çalan neyin düeti güzel olmuş. sondaki yavaş bölümü biraz uzun tutmuş olsalar da en baştaki güzel rif ile bitiriyorlar şarkıyı.

    sır, oldukça ağır bir pentagram şarkısı. bu şarkıda da ana rifi klavye çalıyor ve gitar şarkıyı biraz daha güzelleştirmek için kullanılmış gibi. maalesef bu çok sevebildiğim bir şarkı olmadı hiçbir zaman. sanırım bunun nedeni şarkının murat ilkan'ın sesi için çok pes kalması. bu alemi gören sensin'de dinlediğimiz hakan utangaç performansı sonrası bu şarkının aslında nasıl utangaç'ın sesine uygun bir şekilde yazıldığını anlıyoruz. bir de ritmi bu kadar yavaş olunca beni belli bir yerden sonra beni afakanlar basıyor. şarkı boyunca zaman zaman gelen bir "whooossshh" efekti de geriyor beni. ilginç bir anektod da şarkının 3:34'ünde sol kulaklıktan gelen telefon zili gibi duyulan bir ses. küçük bir hata mıdır, bilinçli bir tercih midir yoksa beynimin bana bir oyunu mu bilmiyorum. öte yandan "ömür biter yol kalır" ve "akıl biter sır kalır" sözlerini çok değerli buluyorum. ayrıca şarkıyı hem vokal hem de "sır" muhabbeti nedeniyle bu alemi gören sensin ile kardeş şarkı ilan ediyorum.

    albümün bir başka enstrümantal şarkısı kam. bu şarkının bence en güzel özelliği albümün bu noktasına kadar pek fazla öne çıkmayan bas gitara güzel bir rol verilmesi. keza tarkan gözübüyük 'ün bas gitarı 90'lardaki pentagram albümlerinin her zaman en güzel kısımlarından olmuştur. onun dışında yine klavyenin şarkının ana rifini sırtladığını görüyoruz. müzikal olarak da yine anadolu motiflerinden örnekler var ve bu motifler yine elektro gitarla çok iyi gidiyor. gel gelelim albümün bu noktasında hangi enstrümantal kısmın hangi şarkıdan olduğu artık birbirine karışıyor çünkü benzerlikler fazla. ayrıca maalesef yukarıda bahsettiğim o "whooossshh" efektini (ya da çok benzerini) bu şarkıda da kullanmayı tercih etmişler. ama yine de sır şarkısının boğucu atmosferinden sonra hızlanmak iyi geliyor.

    albümün iyi şarkılarından biri ölümlü. bu şarkıyı dinlerken belki "bir" kadar etkilenmiyorum ama şarkıda bir olmuşluk hissi var. melodik rifi yerli yerinde. nakarat, basit, akılda kalıcı, eşlik etmesi kolay ve zevkli. ayrıca nakaratta ilkan'ın tizleri çok iyi duyuluyor. cenk ünnü'nün davulu şarkı boyunca çok iyi bir ritmde ilerlerken, şarkı biteyazarken davulun yaptığı atak oldukça leziz. kıtalarda sözler müziğe cuk diye oturmuş. sözler yine didaktik ama bir yandan da "sır" ve "bir"de de olduğu gibi beraberlik hissiyatı ve "yalnız değilsin" mesajı öne çıkıyor. "türkçe metal olur mu?" sorusunu eğer olumlu yanıtlayabiliyorsak bu şarkıyı da referans gösterebiliriz.

    albümü f.t.w.d.a ile kapıyoruz. nedir f.t.w.d.a? for those who died alone . unspoken'ı kapayan şarkı bu albümü de kapamakta. herhalde bu albüm "türkçe albüm" konseptinde olduğu için şarkının ingilizce adını kullanmak istememişler, kısaltmayı tercih etmişler. her şeyden önce şunu diyeyim. yine çok sinir bozucu bulduğum "whooossshh" efektini, hem de gereğinden çok fazla bir şekilde, bu şarkıda da kullanmışlar. bunu görmezden gelebilirsem, pentagram'ın elinden çıkan en güzel melodilerden biri bu şarkının rifi. o kadar güzel bir rif ki bunu farklı versiyonlarla bize sunuyorlar. hepsi de birbirinden güzel. hiç sıkmıyor. o da yetmiyormuş gibi şarkının ikinci yarısında şarkı hızlanırken muazzam bir gitar rifi daha eklemişler şarkıya. "mezarkabul" şarkısında da olduğu gibi bu şarkıda da ney, gitar ile çok iyi gidiyor. bir de bu şarkıda mustafa sorgun'un üflediği bir zurna partisyonu var ki şarkıya çok yakışmış. grup da bu güzelliğin farkında ki şarkı biterken gitarlar kısılıyor ama zurnanın ses düzeyi hep aynı kalıyor. böylece albümü bu güzelim zurna sesleriyle kapıyoruz. anadolu kokan bu albümü sona erdirmek için çok iyi bir tercih.

    genel olarak iyi bir albüm. gönül isterdi ki o dönemki "yeni türkçe albüm" etiketini hakkıyla taşıyıp, birbirinden güzel türkçe şarkılarla dolu, "sonsuz" gibi ufak sürprizleri de olan bir albüm olsaydı. ama yıllarca ingilizce müzik yapmış ve bunu savunmuş bir grubun böyle bir projeye girişmesi bile belli başına alkışı hak ediyor. hele hele "bir" gibi bir şarkıyı yazabilmek çok büyük yetenek istiyor. albümü çıktıktan hemen sonra bir kasetçiden alıp, heyecanla dinlediğim günleri hatırlıyorum. o dönem anatolia, raks müziğin kapanması ile piyasalarda bulunamıyordu. grubun diğer albümleri de müzik marketlerde yoktu. ancak ikinci el dükkanlarında şanslıysan karşına çıkabilirdi herhalde. bu nedenle bir pentagram albümünü elimde tutabilmenin kendisi başlı başına heyecan vericiydi. böyle bir müziği türkçe dinlemek de ayrıca güzeldi. o dönem pentagram'ın yıllar boyu bir sessizliğe bürüneceğini bilseydim daha bile sık döndürürdüm kasedi. ama bu albüm murat ilkan'ı (akustik albümünü saymazsak) pentagram'da son kez dinlediğimiz albümdü. gökalp ergen'li pentagram'dan yeni şeyler duymak için 10 yıl beklememiz gerekti. mmxii albümünde de türkçe şarkılar vardı ama grup tekrardan daha iyi becerdiği ingilizce şarkılara geri dönmüştü. hayranların bir kısmı eminim ki hala gruptan türkçe şarkılar bekliyor. grubun mmxii albümünün ilk klibini ve akustik albümünden çıkan ilk iki klibi de türkçe şarkılara çekmesi grubun da bu isteğe kayıtsız kalmadığını gösteriyor. kim bilir belki "bir"i bir gün "iki" takip eder?

    3/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: bir, sır, kam
3 entry daha