şükela:  tümü | bugün
2441 entry daha
  • cep telefonlarının daha askerin elinde görülmediği yıllarda j karakolunda gece vakti askerin kazayla kendini ölümcül yaralaması.

    karakol tunceli'nin en sarp yerlerinden birine konmuş. aylardan şubat. hava gece -13 derece. karla birlikte fırtınadan da hallice bir rüzgar var. karakolda tek bir nordmende televizyon bulunuyor ve bütün erler de ona bakıyorlar. birdan rüzgar çatıdaki anteni ya düşürüyor ya da kırıyor. erler karıncalı televizyona bakıp küfrediyorlar.

    bu olaydan 10 dakika sonra karakol komutanı istirahate gitmek üzereyken dışarıda bir bağırtılar vs geldiğini duyarak kulak kabartıyor. noluyor demeye kalmadan kapı tıklatılmadan çat diye açılıyor ve karşısında telaş içinde bir onbaşı görüyor. koridorda da ciyak ciyak bağıran bir başka asker var. ayağa kalkarken o bağıran askeri içeri bir getiriyorlar ki aman allah. sağ kol dirsek ve bilek arasında et namına bir şey kalmamış. çok kötü yaralanmış. yere de kolundaki damarlardan 25 kuruş büyüklüğünde şapır şapır kan damlaları düşüyor. er şoka girmek üzere ve karakolda tıbbi ekipman olsa da bu ölçüde bir yarayı halledebilecek doktor vs yok.

    eri baygınlık halinde iki kişi kaldırıp komutanın yer göstermesiyle büyük masanın üstüne yatırıyorlar. üsteğmen kola hemen pazu altından turnike bağlıyor ve turnikeyi omuza bir ufak çıtayla ilmik yapıp sabitliyor. kanı tam olarak durdurmasa da kan kaybını çok azaltıyor. jandarma olmanın da verdiği yarı merak yarı delil arama hissiyle yaraya bir göz atıyor ki böyle dev bir bıçak gibi bir şey çocuğun kolunu dirsek eklemin altından yakalamış bileğe kadar keserek açmış. içi dışına çıkmış resmen. arkasını dönüp diyor ki jipi hazırlatın askeri hastaneye ben bunu tunceliye götüreceğim. sonradan bir başkasına soruyor :

    -ne oldu?
    -komutanım ahmet çatıya anteni düzeltmeye çıkmıştı. düştü.
    -bu nasıl düşmek oğlum?

    çatı dediğim de saç levhaların perçinlenmesiyle yapılan prefabrike çatı. keskin uçları üstüste koyup perçinliyorsunuz. er ahmet de çatıda dengesini kaybedince bir yeri yakalayayım düşmeyeyim diye refleksle elini atıyor. o buz gibi keskin saç levha da üniforma falan dinlemeden kolundan bir giriyor bileğine kadar açıyor.

    üsteğmen jip mip intikal demiş ama kendi de biliyor ki açık yarayı öyle turnikeyle 2.5 - 3 saatlik yola götüremez. hava zaten kar fırtınası halinde. yolda ne olacağı da belli değil. o yüzden intikale çıkmadan asgari medikal müdaheleyi de yapmaya karar veriyor. çekmecedeki raftan yeşil renkli çantayı çıkartıyor ve u biçimli sütür çengeli, sütür ipi ve pensle daha önce hiç yapmadığı bir medikal müdaheleyi gerçek stres ortamında yapmaya başlıyor. google yok ki okusun, youtube yok ki tutorial baksın, cep telefonu yok ki doktor arkadaşını arasın. herşey santralle 3 aktarma. sen doktora bağlanana kadar millet can verir.

    diğer taraftan üsteğmeni böyle medikal dublörlüğe iten şey de aslında değişik bir şeydir. bu gibi durumlarda kan görüp bayılacak adamlar kanın içinde gerekirse yüzer. mermiden korkan adamlar mermi yağmuru altında ayakta da durur. kolu bacağı olmayan adamlar koşar adım gidebilir. bu her insanın içinde olan ve siz keşfedene kadar öyle bekleyen gizli güce sorumluluk diyoruz. er erbaş korku içinde size bakarken siz korku ve belirsizlik emareleri gösteremezsiniz. sizin kendinizden emin olmadığınızı anladıkları anda liderlik vasfınız anında yokolur. liderlik de subayın varoluş amacıdır. sorumluluk öyle garip bir şeydir ki insanı aslında sevmediği hatta korktuğu şeyleri iplemiyormuş gibi gösterme yarışına sokar. zira komutan bilir ki insan sürüsü gütmek zordur. kaos ve belirsizlik altında 10 kat daha zordur. korku bir bulaşmaya yayılmaya başladı mı da neredeyse imkansızdır. komutan bu vukua gelmeden en az kayıpla kurtarabileceğinin azamisini kurtarmak ister. ay nası yapsak ki bilemedim dedin mi bitti.

    üsteğmen derin bir nefes alıp ellerini etanolle yıkadıktan sonra kolun üzerine eğilip çok derin kesikleri bir araya getirip dokunun orjinal şeklini bulmaya çalışıyor. yapabildiği kadarıyla fay hatlarını kapatarak başlıyor yarayı dikmeye. ama kanı tam anlamıyla durduramıyor. yarayı biraz açınca açık olan arterin başını farkedip oraya mandal gibi bir şey takıyor (adını bilemiyorum bu aparat her neyse) sonra dikiş faslına başlıyor ama bu sütür dikiş yapmanın bir usulü raconu varmış ki tabii kendisi bilmiyor. yaraya nevresim söküğü diker gibi çapraz dikişler atıyor. 40 dikiş falan atıldıktan sonra ere bir de tetanoz aşısı vuruyor. sonra ahmeti jipe koyup yanına da bir astsubay verip karda kışta kıyamette tunceli asker hastanesine gönderiyor.

    hastanede varınca da kendinden geçmiş olan askeri sedyeyle acile getirdiklerinde tabip cerrah yüzbaşı sedye başında astsubaydan ne olduğuyla alakalı malumat alıyor. sargılar içindeki kolu açınca ilkyardımın yapılmış olduğunu farkediyor ama dikişlere bir daha bakınca bir süre kalakalıyor. sonra astsubaya dönmeden yaraya bakar halde konuşuyor

    -lan bunu diken doktor hiç mi tıp okumamış? bu nasıl sütür?
    - yok komtanım onu bizim üsteğmen kendi dikti turnike açılır ne olur ne olmaz diye.
    - haa o zaman güzel dikmiş bak!

    aylar sonra üsteğmen hastaneye kendisi gitmek zorunda kaldığında tabip yüzbaşıyla da tanışır konuşurlar. nezle için vermidon alacakken bırakmazlar, kolundan tutup operasyon odasında yarım saat dikiş nasıl dikilir bir de ayaküstü onun dersi verilir. sonra görevi süresince neyse ki kimsede dikişlik bir durum çıkmaz.

    ahmet de 90 gün hava değişimine gidip geldikten sonra kolundaki his kaybından vs çürüğe ayrılır ve görevine daha geri dönemez.
573 entry daha