şükela:  tümü | bugün
  • sadece sizin kaldığınız, insanlığın son temsilcisi olduğunuz dünya.
    evet, garibiz be usta'nın ütopik dünyasına hoşgeldiniz. öyle bir dünya ki insan hakları ,devlet,millet, sosyal medya, sosyalizm, liberalizm , taşımacılık , lojistik,uygarlık, kartezyen çarpım, tıp, bürokrasi,avrupa birliği, internet .. kısacası insan adına olan her şeyin bir anda silindiği geriye sadece sizin kaldığınız bir dünya .

    saat 14 suları soğuk bir ocak günü .

    ilkokuldan 4 arkadaşımla birlikte sinemadan çıktık ankara'da eskişehir yolunda arabada hareket halinde seyir ediyoruz. arkadaşımızın dağ evine gidip ufak bir doğa yürüyüşü yapıp ardından rakı içeceğiz. her zamanki muhabbetler. ilkokuldaki anılarımız hakkında geyik yapıyoruz. telefonuma baktım. saat 14:38. bir anda arabada benim dışında kimse kalmadı. arka koltuktayım. acaba bu bir rüya mı diye düşündüm. hayır gerçekti. paniğe kapıldım. arabada şoför yok ve seyir halinde. ayrıca trafikte bir kaos var zira tüm arabalar birbirine çarpıyor. cenin pozisyonuna geçip arabanın bir yere çarparak durmasını bekledim. arabanın hızı yavaşladı ve bariyere çarparak durabildi. arabadan çıktım. her yerde mutlak bir sessizlik vardı. sanki bir anlığına anlam,mantık tüm iktidarını yitirmiş ve yerini kaosa devretmişti. kaosun yarattığı sarhoşluk beni uyuşturdu.

    arabadan çıktım yürümeye başladım. kimse yok mu diye yeri göğü inletmeme karşın en ufak bir hayat belirtisi yoktu. galiba benim bilincimi kopyalayıp bana sanal bir dünya yarattılar ! başka bir açıklaması olamaz.

    her neyse bir araba buldum. halen çalışıyordu . daha önce hiç araba sürmememe karşın etrafta kimse yoktu ki ! istediğim gibi sürebilirdim. çarpa çarpa ,bata çıka arabayı kızılay taraflarına getirebilirim. halen durumun yarattığı şok sürüyor. o kadar insan nereye gitmiş olabilir ? çok acıktım. en yakın donerciye gittim. dönerin bir tarafı 14:38den berridir yanmakta olduğu için kömüre dönmüş. diğer tarafını çevirdim. dönerci edasında kese kese yedim. tanrı aşkına ! koskoca dükkan ve istediğim her şey benim. bunun verdiği rahatlıkla bayağı yedim . dükkandan çıktığımda sadece sokak köpeklerinin sesi geliyordu.

    tvlere baktığımda ekranlarda hiçbir insan yok, cnn'de sadece stüdyo görünüyor fakat insan yok, bazı kanallar hiç yok, canlı maç yayını var fakat sadece yemyeşil çim ekranda. artık üzerimde nasıl bir deney yapılıyorsa ..

    amaçsızca sakarya caddesi civarında bir süre dolaştıktan telefonu alıp birilerini aramak geldi aklıma. kimi ararsam arayım çalıyor lakin açılmıyor . rehberimdeki 267 kişinin hepsini aradım, yok. sigara bırakma hattını aradım yok . en son bari ambulansı arayım dedim yine yok. kimse yok.

    kafayı yemem an meselesi. birkaç gün psikolojik açıdan kafayı yiyerek geçirdim. en lüks otellerde tek başıma kaldım. bazı odalarda masaların üzerinde viski şişesi , sigaralar icilmemiş kul tablalarında dibine kadar yanmış ardından sönmüş, bazı çeşmelerde sular açık. bazı evleri su basmış. trafolar çoğu yerde arızalı. elektrik yok. hala altyapısı bir nebze olsun çalışan evlerde ve otellerde kaldım. 14:38den önce 1 gece kalmak için 3 ay çalışmak zorunda olduğum otellerde dilediğimce kaldım, kalmak zorundaydım. evime gittim orada da kimse yok. her yere araba ile gidiyordum, bu konuda alternatif bol. çoğu bindiğim arabayı pert edip diğerine geçiyorum. ulaşımı bu şekilde sağlıyorum .

    yaklaşık 3 ay bu şekilde 14:38den sonra kapısı bacası açık kalmış ev, pansiyon ve otellerde kalarak, süpermarketlerden bozulmamış yiyeceklerle beslenerek bir parazit gibi geçirdim. gündüzler aydınlık ancak geceler kapkaranlık çünkü 14:38den birkaç gün sonra tüm elektrik sistemleri bakımsızlıktan ötürü devre dışı kaldı. eğer ki dünyada başka birileri de varsa haberleşmem de imkansız , birine ulaşabilecek ne bir aracım var ne de bir internet var.

    yalnızlık çok zor sözlük. hani derler ya kendi kendine yetebilen bir insan ancak o zaman mutluluğu yakalar diye . bende öyle olmadı.mutlak bir yokluk söz konusu.

    14:38'den birkaç ay sonra bir evde karşıladım yeni günü. halen ankara'dayım. ankara dışına hiç çıkamadım o ana kadar. artık başka yerlere gitmeyi ve başkalarına ulaşmayı ümit ediyordum. artık dışa açılma vakti geldi. hiç hasar görmemiş bir araba buldum. bir av bayisine gidip kendimi savunmak için birkaç av tüfeği ve alabildiğine mermi aldım. tam av bayinin önünde daha önce hiç silah kullanmadığım aklıma geldi ve duraksadım. deneyerek öğrenmem lazımdı. tüfeği kurcaladım tetiğe bastım ancak bir şey yok, emniyet kilidi gibi bir şey var onu aktif hale getirdim ve tetiğe bastım. ama o da ne ! silah öyle bir geri tepti ki omzum çıktı gibi hissettim. yolculuk için hiç de iyi bir haber değildi bu. dayanılmaz bir acı var. yolculuk ağrımın bitmesine kadar ertelendi kısacası.

    ağrılarım azalınca alabildiğine ilaç, (ağrı kesici, ateş düşürücü , yara bandı vb) yemek (her çeşit konserve) , 10 bidon benzin, biraz da içki alarak ticari bir araç ile yolculuğa çıktım. yolda beni ne bekliyor bilmiyorum sonuç olarak. tüm önlemleri almak istedim. bu 4 aylık süre zarfında araba kullanmayı iyiden iyiye öğrenmiştim.

    yola çıkış (hedef dünyada birilerine ulaşmak. rota: istanbul, ardından da avrupa kıtası)

    zaman diye bir kavram olmadığı için ve ben de artık gün saymayı bıraktığım için hangi aydayiz bilmiyorum ama bana aşağı yukarı 4-5 ay gibi geliyor herşeyin kaybolmasıyla bu ana kadar olan süreç. yola çıktım . tabelaların çoğu hasarlı fakat hasar görmemişlerin yardımıyla kendimi eskişehire kadar getirdim. eskişehirde de kimse yoktu. bilecik-sakarya-duzce -kocaeli istikametinden türlü badireler atlatarak istanbul'a ulaştım.

    istanbul .. koskoca şehir. şehirlerin sultanı. bomboş. alabildiğine sessiz. pendikten bağırsam beykoz'dan sesim işitilir. boğaz köprüsünü sarmaşıklar ele geçirmiş. yolların üzerlerini bitkiler sarmış. doğa her geçen gün büyük yokoluştan sonra etkisini arttırarak medeniyet izlerini adım adım yutuyor. kendimi hayli savunmasız hissediyorum. sadece kuş ve köpek sesleri var. bu benim umudumu çok kırdı. istanbul'da bile kimse yoksa dünyada hala kalmış mıdır birileri ?

    istanbul'da 1 ayımı birilerini bulmaya çabalayarak geçirdim. bu süre zarfında konserve yiyerek, ağaçlardan meyve tüketerek süpermarketlerde hala bozulmadan kalan tahin helvası, tonbalık, ve uzun ömürlü süt tarzı ürünler tüketerek hayatta kalabildim. hayatta kalma içgüdüsü hala kuvvetliydi. su sıkıntım yoktu zira her yer su , ısınma sıkıntım da yoktu elime geçen ahşap tarzı her şeyi yakarak ısınabiliyordum.

    ömrümü sadece tüketerek geçirebilir miydim ? bir şeyler üretmek şart değil miydi ? ama neyi nasıl üretebilirdim ? yiyecekler elbet bozulacak. yiyecek mi üretmeli yoksa başka insanlara -eğer varsa- ulaşmak için çaba mı göstermeli ?
    araç-alet açısından 7 milyar insanın ürettiği ihtiyacım olan her şey vardı. benzin istasyonları hala çalışıyordu. ulaşım açısından sıkıntım yoktu. kısacası hayati fonksiyonlarimi idame ettirebilmek için gerekli olan her şey vardı ve ömrümün sonuna dek(yiyecek dışında) var olmaya devam edecekti.

    14:38- büyük yokoluştan itibaren 4-5 ay geçti. istanbul'dayım. yollar hep araba ile dolu. ankara'yı özlemedim desem yalan olur. bu nasıl bir şehir ? her yerini dolaşmaya kalksam zaten ömür biter .

    istanbul'dan da ümidi kestim. yollar hala araba ile dolu olduğundan çoğu zaman ulaşmak istediğim yere gitmek için jeep tarzı arabalara tüm malzememi yükleyip topraklardan otobana çıkıp öyle yol alıyorum.otobana sürüp türkiye sınırlarından dışarı çıkıp varsa hayatta olan insanlara ulaşmaya çabalayacağım.

    bir yandan da insanları özlüyorum. ailem ,arkadaşlarım bunca insan . hepsini o kadar çok özlüyorum ki. epey bir zaman geçmesine rağmen her gece ağladım . asla içinde bulunduğum durumu kabullenemedim. ne oldu da böyle oldu ? neden? ben seçilmiş bir kişi miydim ? bir insan yüzü görmeyeli 6 ay olmuştur herhalde. ruhum yorgun düşmüştü artık. gördüğüm ilk insana sarılacaktım ve omzunda saatlerce ağlayacaktım.

    genişçe bir yoldan edirneye gittim. 3-4 saat araba sürüyor, yarım saatlik mola veriyordum. iki mola ardından gördüğüm ilk eve eğer kapısı kitli ise camı kırıp girip güzelce bir uyku çekiyordum ve ardından yine yollar .girdiğim evlerde çoğu zaman sofralar kurulu idi. ama yemekler öyle bir bozulmuştu ki her evden dayanilmaz bir koku geliyordu. benim yerimde olsanız buzdolabını açmaya bile cesaret edemezsiniz. bu duruma da bir süre sonra alışıyor insan.

    sürekli yolda olmak .. hayatım bir yol filmine dönmüştü adeta . aylardan temmuz ya da ağustos olmalı zira ziyadesiyle sıcak. sadece ben. sınırlar yok. istediğin yere git. göçmen kuşlar gibiydim. tabi olduğum bir yasa bile yok.
    paranın sadece bir yakacak malzemesi olduğu bir dünya.

    türkiye'den çıkış

    insan bulma edasıyla yurttan ayrılmak zorundaydım. yunanistan sınırından geçiş yaptım. artık yunan topraklarındayım. e buralar da bomboş. içimde korku da var. birileri çıkıp sinir ihlali yaptığım için beni tutuklar diye. fakat bir yanım da keşke çıksalar diyor. en azından derdimi anlayabileceğim birileri olur. kısa bir zaman sonra araba ile bir kasabaya geldim. tipik bir balkan kasabası. şirin etrafı dağlar ile çevrili aynı bizim yaz dizilerinin çekildiği köyler gibi. saat de tam öğle vakti olmalı. güneş tam tepede. birileri vardır diye her yere sesimi olanca gücümle ulaştırmaya çalışıyorum. kuş cıvıltıları ruhumu okşuyor. aracımı kasabanın meydan olarak tabir edebileceğimiz yerine çektim sırtımda tüfeğim kasabanın kıraathanesine girdim. her yer toz içinde. o kadar toz ki masaya şöyle bir yumruk atınca oyun kartları ,tavla, çay kaşığı gibi nesneler anca görünür hale geldi. o kadar toz. şunu anladım ki 14:38den sonra buralara da kimseler uğramamış. geldiğim ,gördüğüm, gezdiğim her yer gibi bu kasaba da -tahminen bulgar sınırına yakın ,kuzey yunanistan- aynı kaderi paylaşmış. kenarda telsiz gibi bir şey gördüm. açtım sadece cızırtı geliyor. başka hiçbir sinyal vb bir belirti yok . tekrar yola koyuldum.

    14:38'den aşağı yukarı 6-8 ay aralığında bir zaman geçmiş olmalı . ben balkanlarda bir yerdeyim. hala bir insan göremedim. aracım, tüfeğim , konservelerim ve benzin bidonlarımla hala seyehat halindeyim. balkan topraklarında onlarca şehir ,köy ,kasaba gezdim yine kimseye ulaşamadım . içimdeki bu derdi dindirmek için çoğu gece içiyordum ,derdimi ancak bu şekilde sadece birkaç saat için dindirebiliyordum. gördüğüm yüzler sadece fotoğraflarda var. konakladığım her evde başka bir insan yüzü. tanımadığım onlarca yüz. gittiğim her yerde senaryo aynı. yollar araba ile dolu, evler bozulmuş yemeklerle dolu, her yüzey toz ile dolu.

    o kadar çok zaman geçti ki artık ben bu işten bir yandan da keyif almaya başladım. bu dünya kanuniye bile kalmayan bir dünyaydı sonuçta. ama artık bana kalmıştı. her şey benim idi. madden tabi. tek kaygım hasta olmamaktı. ne bir tıbbi bilgim vardı ne de ilaçtan anlardım. ağır hasta olursam yapacak pek fazla bir şeyim olmazdı. bunun için gittiğim avmlerde en kaliteli montlardan alıyordum (hani kaz tüyü dediğimiz) , beslenmeme katiyen dikkat ediyor ve bedenimin güçsüz kalmamasına özen gösteriyordum. yalnızlığa alışsam bile avm tarzı yerlere gelince illa ki insanlar aklıma geliyor ve beni yine ağlama alıyordu.

    14:38den 1 yıl sonra.

    artık hayatım rutine bağladı. yaşam malzemelerim, aracım .yollar bizim. balkanlarda herhangi bir hayat belirtisi bulamadım. en iyi arkadaşlarım kediler,köpekler ve kuşlar oldu. elimden geldiğince onları da besliyordum. hırvatistan taraflarında bir yerdeyim. çünkü bir önceki gece zagreb'e 30 km kaldığını gösteren bir tabela gördüm. zagreb'e girdim. yine aynı tablo. ama artık pek umrumda değil. sanki böyle daha iyi gibi geliyordu artık. en başta ben sıkılmıyordum. her gün farklı bir yer görmek benim ruhumu besleyebiliyordu. bu yeni yaşam bana keyif vermeye başladı. gelecek kaygısı bir anda kayboldu. artık benim gelecek kaygım en fazla "yarın nereye gitmeliyim" olabilirdi
    hayvanlar da insanları ikame edebilirdi. belgrad yakınlardaki bir yerde hayatta kalmayı başarabilen evcil,kangala benzeyen, kahverengi tüylü, açlıktan bitap düşmüş bir köpek şehirden tam ayrılmak üzere iken peşine bir anda takılmıştı. karnını bir güzel doyurdum ve artık o benim yol arkadaşım olmuştu. ona asil adını vermiştim. ama itiraf etmeliyim ki bir dostumla oturup konuşmayı, iki bira içmeyi veya dertleşmeyi o kadar çok özlemiştim ki. bu içimde hep bir ukte olarak kalacaktı ölene kadar.

    zagreb şehri de diğerleri gibi bakımsızlıktan dökülse dahi beni sokaklarıyla, düzeni ile çok etkilemişti. en başta diğer şehirler gibi burda fare istilasına rastlamadım.- şu ana kadar en az 200 şehir gezdim yüzde 80inde inanılmaz bir fare istilası vardı.-

    zagreb'te asil ile beraber tren garının
    (yahut metro onu bilmiyorum) hemen bitişiğindeki bir markette yiyecek topluyorduk. asıl'in koku alma güdüsü harikaydı. bozulmamış bir yiyecek kokusu aldığı zaman hemen onun yanına gidip beni çağırıyordu. sanki beni bu hale düşünenler bana acımış ve bana arkadaş olarak bu köpeği lütuf etmişlerdi. yine bir çuval dolusu konserve yüklenip ayağımda çizmeler ile marketten çıktım. şehrin caddeleri diğerleri gibi araba ile dolu. o yüzden artık önlemimi alıp aracımı bu araba doluluğunun sona erdiği yere çektim ki araç değiştirmeye gerek kalmasın. zira ilaç,yiyecek,tüfek ,mermi ne varsa her şey o araçta idi.

    bu arada aylardan kış. şehir çok soğuk. pet shoptan aldığım yün kazağı asile giydirdim. hayvan üşümesin. benim de montum eskimisti. zagrebin ünlü giyim mağazalarının yer aldığı caddeden en kaliteli kaz tüyü montunu aldım.

    soğuk kanımıza işliyordu. galiba zagrebin merkezindeyiz. istiklal caddesinin 1 yıldır terk edilmiş halini aklınıza getirin. yerler ot dolu. camlar tozdan gözükmüyor. mağazaların tabelaları bile zar zor seçiliyor. yoğun bir kar yağışı var . tipi de kara eşlik ediyor. asil ve ben bu caddenin tam ortasında yürüyoruz koşullar bizi zorluyor. bir yere sığınmak lazım. kış bizi çok iyi sınıyor. her yerimi kapattım sadece burnum ve gözlerim dışarda. önümüzü bile zor görüyoruz. dışardan bir otel olduğu her halinden belli olan bir binaya
    buz tutan camı, tüfeğin dipciği yardımıyla kırarak girdim. üzerimdeki montlar soğuktan tir tir titrememi engelleyemiyordu. hemen aracıma ulaşmam gerekti. benzin, balta, çakmak,çakmak gazı vesayre tüm her şey o araçtaydı. ve aracımızdan hatırı sayılır bir mesafe uzaklaşmıştık. bu havada gidemezdim. 14:38den berridir ilk defa bu denli soğuk gördüm desem yeridir. acilen bir şeyler yakmalı . ama ne ? soğuktan asil bile üşümeye başladı. hemen restorana indim. tahta olan ne varsa topladım. masa sandalye ve buna benzer her şeyi parçalayabildigim kadar parçaladım bayağı yorulmuştum. mutfaktan aldığım büyükçe bir yemek kazanına hepsini doldurdum. buraya kadar her şey çok güzeldi. ama ben bunu nasıl yakacaktım. o ana dek bunu düşünmemiştim. aniden yok olan 7 milyar insan beni bir dev ekrandan izliyorsa hepsinin "aha ne yapacak şimdi bu mal " dediklerine eminim. kapısı açık olan tüm odalara baktım. her yer kir,pas,toz içindeydi. odalardan birinden bir çakmak bulabildim. bir de benzin ya da tiner tarzından yanıcı bir madde bulabilsem dünyanın en mutlu insanı ben olacaktım. her geçen dakika aleyhime işliyordu. soğuğun etkisiyle kafayı yedirtecek bir baş ağrısı etkisini göstermişti bende. araçlardan mazot tedarik edebilmem imkansız , öyle bir teknik bilmiyorum. çare yok. aracıma gidip bir benzin bidonu almalı , tekrar otele gelmeli ve o ateşi yakmalı . fakat araç ile otel arası nereden baksan 2-3 km . bu yolculuğu göze almalıyım. yoksa öleceğim. yola koyuldum, asille beraber hızlı adımlarla ilerliyoruz. çevrede bir araba tamircisi tarzı bir dükkan gördüm. aracıma gitmeme gerek kalmamıştı. aradığım şeyin membaasına gelmiştim. hemen bir litre benzin alıp otele geri döndüm. topladığım odunların üzerine benzini döktüm ve sonunda asille beraber aradığımız ısı kaynağına ulaştık.

    o gece galiba 14:38den berridir ilk defa bu denli rahat uyudum. o kadar çok yorulmuş ve üşümüştüm ki kazanın yanında 10-11 saat tahminen uyumuşum. asil de benle beraber uyumuş.

    bu kışı da kazasız belasız zagreb'te bu otelde kalarak atlatmıştım. şans bu ya, avrupa'nın en dondururucu soğuğu da bana denk gelmişti muhtemelen.

    büyük yokoluştan-14:38- 3 yıl sonra

    evet, tam iki yıl geçti . artık tam anlamıyla bir hayatta kalma ustası olmuştum. aylarca zaman geçmesine rağmen tek bir insan izine dahi rastlayamadım. gittiğim her yeni yer 3 yıldır el değmemiş gibiydi. ne bir tekerlek izi, ne ayakkabı izi, ne aydinlatma fişeği ne de bir ses. hiçbir belirti olmamaya devam ediyordu. artık dünyada sadece benim kaldığıma iyiden iyiye inanmaya başlamış ve bu hayatı iyiden iyiye sevmeye başlamıştım. mutlak yalnızlık beni mutlak mutluluğa mı ulaştıracaktı bilinmez fakat an itibariyle ziyadesiyle mutluydum. hayalim kıtalar arası yolculuk yapmaktı. fakat bu hep hayal olarak kalacaktı çünkü bunu yapmaya hiçbir zaman cesaret edemeyecektim. hayatım avrupa ile asya kitalarindan ibaret olacaktı. amerikaya belki rusya üzerinden gidebilirdim. ancak bunun için binlerce km yol gidip üstüne bir de dondurucu soğuklara katlanmam gerekti.

    yaklaşık iki yıldır avrupa kıtasında dolaşmaya devam ettim. batıda iberyaya gittim. kimseye rastlayamadım. yaz aylarında kuzeye gittim. yine kimse yok. bu arada artık doğa iyiden iyiye şehirleri yok ediyordu. benzin istasyonları da bundan nasibini almaya başlamıştı. benim en büyük korkum benzin istasyonlarının zarar görmesiydi. çoğu benzin istasyonu alev almaya başlamıştı . bu olay artık benim yürüyerek yol almama sebep olacaktı. seyehat halinde olduğum son araba da arızalanınca ve son benzin istasyonu da yok olunca tabanvayın ne kadar zor olduğunu ancak o zaman anlayacaktım.

    korku içindeydim. aylardan galiba ekim. hava soğumaya başladı. asille geniş bir düzlükte bratislava yakınlarında yürüyorduk. arabanın devri geçtiğinden kendime viyanada büyükçe sağlam bir el arabası almıştım. her şeyi de ona koydum. bratislava henüz hiç uğramadığım bir şehirdi. bu hayatı sevmeme karşın içimdeki insan arama merakı asla ve asla bitmiyordu. belki burda da benle aynı kaderi paylaşan biri vardı . neden olmasın ? içimde bir yandan da korku var. başka biri eğer varsa bu dunyanın sahibi artık sadece ben olmayacağım. tanrım, bu olaylar beni fazlasıyla egoist yaptı.

    yağmur şiddetini arttırarak devam ediyor . hava aşırı kapalı. araç yolunda ilerliyoruz. gök haykırıyor. sanki tüm öfkesini bize kusuyor . insan boyuna kadar uzamış çimenler bizi seyrediyor. bratislavaya varmak üzereyiz. tabelayı gördüm. ayağımda çizme , kabanım üzerimde , el arabası ile birlikte ,asil de yanımda yola devam ediyoruz. artan rüzgar bize doğru esiyor. üzerimize hücum eden yağmur damlaları sanki birer kurşun . zor yol alıyoruz. şehre 1 km kaldı kalmadı. kendimizi bir atsak, olay tamam. fakat o bir km'yi gidebilmek sorun. bunlar yetmiyormuş gibi aniden yaklaşık 100-150 metre öteden vahşi hayvan sesi duyduk. tahminen kurt sürüsü. daha önce defalarca kurtlarla karşılaştım ama o zamanlar arabam vardı . şu an yayayım. kendimi savunacak silahlarım var. bu bana güven veriyor ama bir yandan da yaya olduğum için tedirginim. hemen silahıma davranıp onları korkutmak için bir-iki el ateş ettim. asil de aralıksız havlamaya başladı. tahminen çok acıkmış olmalılar ki sesleri kesilmek yerine daha da yakından geliyordu. istediğin kadar topa tüfeğe sahip ol. eğer atış gücü tek bir kişiye ait ise 10-15 kişilik kurt sürüsü karşısında sadece bir zavallısındır. ben iyiden iyiye tedirgin olmuştum. sesleri geçtikçe daha yakından geliyordu. ard arda ateş ettim. çare yok. galiba gafil avlanmıştım . otlardan bir anda çıktılar karşımıza. sayıları 15i geçkindi. o ana dek ölümle bu kadar yüz yüze geldiğimi hatırlamıyorum. hava koşulları da hayli kötü. ateş edip birkaçını yaraladım. ama üzerimize hızla gelmeye başlamalarına engel değildi bu. birisi ayağımdan yakaladı. iki tanesi de bir anda asile hücum etmişlerdi. bu arada bir kurt dişi de boynumda hissettim acı ile. her yanım kan.

    o anda bir aydınlık belirdi. öyle bir aydınlık ki gözümü açamıyorum. açsam sanki kör edecek bir aydınlık. bu yüzden hayli kısık bir şekilde aydınlığa müsade edebiliyorum. boynumu az biraz oynayabiliyorum. biraz da ses geliyor. ama bu ses oldukça farklı. 3 yıldır duymadığım bir ses. insan sesi. insan sesi duymuş olmanın verdiği heyecan ile gözlerimi daha da açmaya cesaret edebiliyorum. karşımda heyecandan çılgına dönmüş bir kalabalık var o belli seslerden. bu esnada biri de benim göz kapaklarımla oynuyor sanki. anlam veremediğim bir süreç içerisindeyim. artık gözümü tam olarak açıp bununla yüzleşme vakti geldiğini düşünüyor ve açıyorum. karşımda bir doktor beni duyabiliyor musun diye kulağımı işaret ederek aynı zamanda sesli olarak soruyor. işaret hareketlerimle evet diyorum. endişe etmemem gerektiğini ve 3 yıl önce ankara'da bir araba kazasında komaya girdiğimi , an itibariyle komadan çıktığımı söylüyor. karşımda ise ailem, komadan çıktığım haberini alan arkadaşlarım sevinç çığlıkları atıyor. benle birlikte aynı arabada olan 3 arkadaşım da karşımda o.ben komada isem bunca şeyi nasıl yaşadım ? her ayrıntısına kadar nasıl yaşadım ? bunlar ayrı merak konusu.

    keşke onların sevinç çığlıklarına ben de eşlik edebilseydim. fakat ben içinde bulunduğum ütopik dünyamı o kadar çok içselleştirmişim ki. tek başıma olmayı o kadar çok kabullenmişim ki. buruk bir sevinç ile onlara eşlik ediyorum. bu kadar insan ile aynı dünyada yaşamak uzun bir süre kabullenemeyeceğim bir durum oluyor. 3 yıllığına dünyayı opsiyonsuz bir şekilde kiralamıştım. ve komadan uyanmamla kontrat sona ermişti.

    uzun bir süre topluma uyum sağlamakta zorluk çektim. zorluktan öte toplumla uyumlu bir şekilde yaşamak fikri beni çıldırtmaya yetecek cinstendi. ömrümün kalan kısmı sibiryada tek başıma yaşama arzusuyla geçecek gibi gözüküyor.

    teşekkürler.
1 entry daha