şükela:  tümü | bugün
16 entry daha
  • cok tehlikeli sularda yüzüyorum bu sefer. ters leblebi ile ettiğimiz ufak muhabbette led zeppelin'i çok iyi bilmediğimi, daha doğrusu ilk albümü dışında hiçbir albümünü tamamen dinlemedigimi söylediğimde şaşırmıştı. haklı da. çünkü led zeppelin, müzik tarihine adını altın harflerle yazdırmış bir grup. bunun farkında olmakla beraber beni hiçbir zaman tam olarak sarıp sarmalayamadı zeppelin. hep varlardı, kötü değillerdi, ama bir uyuşmazlık vardı sanki. bu entry'yi yazana kadar da bunun nedeni bulmak için hiç çaba göstermemiştim.

    halbuki 60'ların sonu, 70'lerin başı çok sevdiğim bir dönem. canavar gibi müzisyenlerin canavar gibi performanslar gösterdiği bir zaman. led zeppelin'e bakalım. robert plant'in vokali, kötü mü? asla, rock tarihinin en iyi vokalistlerinden. jimmy pagein gitarı kötü mü? tövbe, haşa. john paul jones'ın multi enstrümantalistliğine laf edilir mi? elbette hayır. peki ya john bonham'ın davulu? o enerji kimsede yok. sonra şu kanıya vardım: led zeppelin'in en iyi başardığı şey bu dörtlünün bir araya gelmesi ile kendine has bir tını yakalamış olması. hatta bir adım daha gidiyorum ve diyorum ki bu tını ve de imaj, (en azından ilk dönemde) şarkıların bile önünde. dinlediğim şarkının ramble on, whole lotta love, heartbreaker olup olmaması ya da albümün ne anlattığı ikinci plana düşüyor. şöyle enerjiğinden bir hard rock/blues rock dinliyorum, bu da yeterli oluyor. ortada bir mesaj vermek, bir konsept yaratmak yerine, "vurdum gitarın teline" diyerekten tam gaz hard rock diyen bir grup varmış gibi geliyor. bu hissiyat greta van fleet'in başarısını da açıklıyor bence. bu genç arkadaşların şarkılarının ne anlattığının dinleyicileri için önemi yok. led zeppelin çok iyi verdiği o özel hissiyatı verebilmek bile tek başına grubun popülerliğine yetiyor.

    ama şunu tekrardan söylemezsem zeppelin'e haksızlık ederim: bu dediklerim hep zeppelin'in ilk meşhur olduğu dönem için geçerli. sezarin hakki sezara, kariyerleri ilerledikçe daha fazla risk alıyorlar. reggae kokulu d'yer m'kerdan, funk kokuluthe ocean'a, klasik müzik yedirilmiş bir pop şarkısı olan all my love'dan, hem etnik hem sert kashmir'e, çok farklı eserler veriyorlar. kırılma noktaları da bence led zeppelin iv. bir yandan hala blues ve rock and roll grupta etkisini gösteriyor. ama grup bu ilhamları müziğine daha iyi yediriyor. hem de geleneksel ingiliz müziği ve folk müziğini etkileyici sözlerle kullanıyor. hem de kayıtlar muazzam.

    belki de benim gibi zirtapozların haklı ya da haksız eleştirilerinden biktiklari için albüm kapağına ne isim yazıyorlar, ne albüm adı. kapakta da grup elemanlarının adı geçmiyor. bir yerde "produced by jimmy page" dese de kim bilir, belki page'ın kol kanat gerdigi x bir gruptan bahsediyoruz? işi sadece burada bıraksalar da efsane bir hareket olurdu ama yetmiyor. dört müzisyen de kendileri için bir sembol seçiyor (yani bu fikrin asıl sahibi prince değil, zeppelin'dir). albüm kapağı içinde de fantastik bir dünyayı anlatan bir çizim olunca albümü sarıp sarmalayan gizem daha da artıyor. bu nedenledir ki yok "zeppelin, satanistmis" yok "stairway to heaven'ı tersten çalınca gizli mesaj varmış" diye dedikodunun biri bin para oluyor.

    albümün kendisi de pazarlamasındaki heyecanı karşılayacak bir albüm. dönemin hislerini, sıkıntılarını ararsan var. rutin hayattan uzaklaşıp var olmayan diyarlara uçup gitmek var. hard rock var. rock n roll var. aşk ve arzu var. aksak ritmler var. muhteşem bir davul performansı var. yırtıcı vokaller var. gitar ve bas gitarın uyumu var. çiçek çocuklar var. klavye, flüt, mandolin var. var oğlu var. albümün neden bu kadar tuttuğunu anlamak zor değil

    albümü grubun en sıkı şarkılarından biri olan black dog ile açıyoruz. başındaki bir kaç saniyelik efektleri saymazsak robert plant'in etkileyici sesi ile şarkının başlamasının getirdiği iki özellik var. birincisi vokalistlerine ve sözlerine ne kadar güvendiklerini yüzümüze vuruyorlar. ikincisi tokat gibi bir başlangıç ile dinleyiciyi bir anda sarsıyorlar. şarkıdaki vokal ve enstrüman atışması alâmet-i farikası elbette ve bu bence şarkıyı çok eğlenceli halde tutuyor. page ve jones'un aynı rifi çalması ve bonham'ın da bu ikiliye yaptığı servis, grubun de müzikal anlamda ne kadar uyumlu olduğunun bir göstergesi. şarkının en iyi yaptığı sey içindeki belirsizlik. plant'tan sonra müziğin ne zaman gireceği, bir riften diğerine ne zaman gececegi, ne zaman yavaslayacaklari gibi soruların belli cevapları yok. yani şarkı bir makina gibi tek düze ilerlemiyor. hafiften bir doğaçlama havası var. "hey baby, oh baby" diye giden kısım mesela bir kez çalınıyor, sonra bir daha ziyaret edilmiyor - ki benim şarkıda en sevdiğim kısım orası. bu sayede şarkı her dinlediginde hala şaşırtıcı ve taze geliyor. en az etkileyici bulduğum kısım sözleri ve öyküsü. müzikal olarak klasik rock müzikten ilham alsa da onu bambaşka bir yere götüren bu şarkının sözlerini basit ve klişe bulsam da sözlerdeki arzu ile şarkının enerjisinin uyumlu olduğunu da söylemek lazım. daha geçtiğimiz günlerdemiley cyrus tarafından da coverlanan şarkı, haklı olarak led zeppelin ya da 70ler rock müziği dediğimizde akla gelen ve rağbet gören bir eser. yine de benim aklımda detone abinin led zeppelin yorumu reklamı ile bambaşka bir yerde olacak.

    black dog icin klasik rock müzikten ilham almış dedim ama bu durum rock and roll ile zirve yapıyor. rock and roll, adı üzerinde, grubun ilham aldığı müziği alıp, "bunu daha ne kadar sert, ne kadar enerjik yapabiliriz?" diyerek hazırladığı bir şarkı. sözlerinde de (mesela "let me get it back, baby, where i come from") bu köklere dönüş mevzusu işleniyor. 1950'ler rock and roll'unun küçük ama en sevdiğim detaylarından biri olan tek notalık piyano performansı da üçüncü kıtadan itibaren şarkıya dahil oluyor. bu bölümü de enerjik rock'n'roll'un önemli isimlerinden the rolling stonesun gayriresmi klavyecisi ian stewart'a caldirmislar. bu da sembolik, hoş bir dokunuş. eğlenceli bir 3,5 dakika geçirmek için ideal. şarkı çok mu derin? değil. ama saf rock and roll'u dinlemek isteyip, hard rock'tan da vazgeçemeyen insanlar için yazılan bir şarkı bu.

    black dog da rock and roll da iyi şarkılar ama benim için albüm gerçek anlamı ile the battle of evermore ile başlıyor diyebiliriz çünkü ilk iki şarkı elbette güzel ama led zeppelin adına çok yeni bir şey söylemiyorlar. the battle of evermore ise hem müzik hem söz olarak diğerlerinden çok daha farklı. şarkı mandolin ile açılarak, ingiliz grubun kelt kökenlerine bir ziyaret yapıyor. "bu mandolini jones çalmıştır" diye düşünürken öğrendim ki performans page'e ait ve de işin ilginci daha önce hiç mandolin çalmayan page, içgüdülerine dayanarak bu enstrümanı kullanmış. sadece mandolinden değil, sözlerinden dolayı da masalsı bir şarkı bu. sözlerin grubun çok sevdiği yüzüklerin efendisi'nden geldiği söylense de bazı kaynaklara göre şarkı iskoç efsanelerine atıfta bulunuyor. her halükarda uzak diyarlarda yaşanan bir savaşın içine düşüyoruz. şarkının en önemli özelliği plant'ın folk müzisyeni sandy denny ile düet yapıyor olması. ismine rağmen bu entry'yi yazana kadar kendisinin tiz sesli bir erkek olduğunu düşünürken, kadın olduğunu öğrendim. bence kendisinin kendine has, güzel bir ses rengi olduğu gibi, kendisi şarkıya da farklı bir hava getirmiş. outro kısmını biraz uzun tutmuşlar. sanki mandoline biraz fazla doyuyoruz ama bir sonraki şarkının bizi götüreceği gezintiye çok güzel bir hazırlık bu şarkı.

    rock müzik tarihinin belki de en iyi şarkısı olan stairway to heaven için "şarkı şöyledir, böyledir" demenin bir manası yok. müzik dinlemeyi azıcık bile seven herkes bu şarkıyı birden fazla kez dinlemiştir. ben de lise yıllarımın başında böyle bir şarkının varlığı ile tanışmıştım. gece arkadaşlarla oturup ya da yalnız başınayken kim bilir kaç kez bu şarkıyı dinledim. belki de yatakhanede, dört duvar arasında, şehirden uzak olduğum için bu şarkıyı dinleyerek yemyeşil otlaklarda dolaşıp, hiçbir şey vermeden her şeyi almaya çalışan bir kadının hikayesi ile her şeyden kaçıp, bambaşka bir dünyaya gidiyordum. yakın zamanda spirit grubunun taurus şarkısına benzerliği yüzünden davalık olsa da aslında kökeni klasik müziğe dayanan o gitar rifi ile jones'un çaldığı flüt, sözlere bile gerek kalmadan bir yolculuğa çıkarıyor dinleyeni. sakin başlayan ama adım adım tempo kazanan bir film gibi ilerliyor ve müzik tarihinin en güzel iki gitar solosu ile zirve yapıyor. müzik tarihinde daha sonra bohemian rhapsody gibi paranoid android gibi farklı müzikal pasajlar, tempolar barındıran şarkılar oldu elbette ama bu kadar melodik, farklılıklarına rağmen uyumlu, sözleri ile alıp götüren başka bir eser gelmedi. bu şarkı da değeri biraz geç bilinenlerden aslında. çok kişi tarafından "sıkıcı", "uzun", "gereksiz" bulunmuş. single olarak yayınlanmamış. hatta robert plant bile belli bir noktadan sonra şarkıyı söylemekten zevk almadığını açık açık söylemiş. buna rağmen plakta sadece stairway to heaven'ın sözlerinin basılması da grubun şarkıya ve sözlerine ne kadar güvendiğinin de bir göstergesi. keşke albümün kapanışını bu şarkı yapsalarmış çünkü bu şarkının üstüne çıkmak öyle pek de kolay değil.

    misty mountain hop ismiyle iki şarkıdır giden fantastik dünyada devam edeceğimizi düşündürse de the hobbit kitabındaki bir yerden aldığı adı dışında j.r.r. tolkien ile pek bir alakası yok. aslında ingiltere'deki hippie gençliğin yaşadığı sıkıntılara değinen bu şarkının sonunda "şimdi ne yapacağıma kadar verdim. şimdi ruhların gittiği misty mountains için bavullarımı hazırlıyorum" diyerek, bu fantastik evrenleri bir kaçış olarak gösterdiğini bize anlatıyor. sözlerinin toplumsal bir içerik taşıması ve dönemin ruhunu anlatması dışında sevdiğim bir diğer özelliği john paul jones'un elektrikli piyanosunun şarkıya kattığı farklı hava. john bonham'ın davulları da şarkıyı en başından sonuna kadar oldukça sıkı tutuyor.

    albümün en ilginç şarkılarından biri four sticks. adından da anlayacağımız üzerine şarkıda john bonham'ın davulunun ön planda olduğunu görüyoruz. gerçekten de şarkıyı taşıyan davul performansını bonham, dört tane baget ile çalmış. bu da davula çok farklı bir hava katmış. şarkının alışılmışın dışındaki ritmi de şarkıyı ilginç kılıyor. bu bakımdan black dog ile bir benzerlik taşıdığını söylemek lazım. bu şarkıda da ne zaman hangi rifin gireceğini, neler olacağını bilmek zor. yine black dog'da olduğu gibi gitar ve bas gitarın da aynı rif üzerinden düetini dinlerken, sonlara doğru jones'dan gelen vcs 3 performansı bir anda "n'oluyoruz?" dedirtiyor. şarkının bu alışılmadık ritmi, gruba hindistan müziğini hatırlatmış ki grup hindistan'a gittiğinde tablalar ile çalınan bir four hands versiyonu kaydettirmiş. hiç de garip durmamış. şarkının sözleri de var elbette ama ben ne zaman bu şarkıyı dinlesem ritmine odaklanmaktan sözlerine pek fazla önem veremiyorum.

    albümün çok sevdiğim şarkılarından biri going to california. bu şarkıyı da the battle of evermore'un ikizi ya da kardeşi gibi düşünebiliriz. bu şarkıda da akustik gitar ve bu sefer jones tarafından çalınan mandolin ile bir folk havası var. ama sözlerinde hayali bir evren yerine, hippie kültürünün merkezi kaliforniya yollarına düşen robert plant'ın hikayesini dinliyoruz. scott mckinzie'nin zamanında dediği gibi "eğer kaliforniya'ya gidiyorsan saçına çiçekler taktığına emin ol" sözlerine nazire yaparcasına (ki zeppelin bazı konserlerinde bu şarkıya atıfta da bulunur) plant, "birisi bana dedi ki orada bir kız var, gözlerinde aşk ve saçlarında çiçek" diyerek içinde bulunduğu boğucu ilişkiye sünger çekebileceği bir hippie arayışında olduğunu söylüyor. bu çiçek çocuk temasına uygun olarak da yumuşak bir ton tercih etmişler. ta ki plant, kaliforniya'ya geldiği gibi bir deprem yaşayana dek. geçen günlerde de olan meşhur kaliforniya depremlerinden birine değindikten sonra şarkının tonu bir süreliğine karanlık hale gelip, plant'in sesi daha derinden, ekolu, hafiften de bozuk bir şekilde geliyor. bu da plant'in "batıyor olabileceğimi düşünüyorum" sözü ile çok uyumlu. bu pasajda bulunan plant'in bir nefeste takır takır söylediği bölüm bence albümün en etkileyici ve güzel vokal performansı olabilir. bu bölümden sonra naif havaya geri dönüyoruz. plant, son bölümde gitar çalıp, şarkı söyleyebilen bir hanımefendi aradığını belirtiyor ama bunu bulamayacağının da farkında. bu nedenle şarkı söz anlamında buruk bitse de havasıyla, öyküsüyle, melodileriyle bence çok hoş bir eser.

    albümün tek cover(imsi) şarkısı when the levee breaks ile albüm kapanıyor. cover meselesi tabii ki led zeppelin için yeni bir şey değil. hatta grup, cover yaptiklari şarkıları kendilerine uydurmaları ile tanınıyor. bu cover da öyle. yeni kıtalar, yeni müzikal pasajlar ile şarkı bir led zeppelin şarkısına dönmüş. ama beni şaşırtan şey prodüksiyon ve kaydı. hani bu sene kaydedilmiş deseler, inanırım. davul performansı güzel ama asıl olay davulun kaydında. özel bir set up ile kaydedilip ses efektlerinden geçirilen davul kaydı yıllara dayanan bir kaliteye sahip. bu yüzden halen birçok hiphop sample'ında kullanılıyor olması bir tesadüf değil. gitar ve plant'in çaldığı harmonika kaydı da aynı güncelliği koruyor bence. özellikle harmonika şarkıya çok yırtıcı bir hava katıyor. plant, sadece harmonikada değil vokalde de dokturuyor. hem orijinalindeki blues havasını, hem kendi ekledikleri bölümlerde hard rock havasını en üst seviyede veriyor. bu şarkı da bir türlü bitmeyenler familyasından olsa da konusu ve bestesi 1920lerden, yorumu 1970lerden, kaydı ise zamansız oldukça sağlam bir deneyim.

    zeppelin iv ile bir dönem kapanıyor belki de. ya da ben öyle hissediyorum. zeppelin sanki dört senelik bir üniversiteyi güzel bir lisans tezi ile tamamlıyor. ha bu üniversitesinin ilk yıllarında bazı dersleri kopya çekerek mi geçiyor? evet öyle. bazen yazılı notları düşük olsa da çok iyi sunumlarla kanaat notu mu alıyorlar? evet öyle. ama en sonunda kütüphaneye kapanıyorlar, çok çalışıyorlar, son sene de diplomayı kapıyorlar. hem de onur listesinde. bundan sonrası artık özgürlüğüne kavuşan, herkesin yeteneğine saygı duyduğu, olgun bir kariyer.

    4/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: black dog, stairway to heaven, misty mountain hop
2 entry daha