şükela:  tümü | bugün
361 entry daha
  • 1945 senesinde ripley, ingiltere’de doğan bu büyük blues üstadının hayatı pek parlak başlamıyor. babası 24 yaşında kanadalı bir asker, annesi ise daha 16 yaşında gencecik bir kız. eric clapton’ın gerçek babası, eric doğarken orada bulunamıyor. bazı yerlerde kanada’ya gerçek karısının yanına gittiği, bazı yerlerde ise başka bir kadınla evlenip kanada’ya gittiği yazıyor. eric clapton da doğduktan sonra büyükanne ve büyükbabasını kendi anne ve babası olarak, öz annesini ise ablası olarak biliyor. tabii daha 16 yaşında bir anneye sahip olmak, bu kadar genç bir kızın üstüne böyle bir sorumluluğu yüklemek de herkes için zor. eric clapton belirli bir yaşa kadar bu karmaşanın içinde büyüyor. soyadı farklılıklarından dolayı bir şeylerden şüphelenmeye başlamasının üstünden çok geçmeden, 9 yaş civarındayken de gerçeği öğreniyor. bu tabii ki 9 yaşında bir çocuğu bunalıma sokuyor, içine kapalı ve melankolik, sessiz sakin bir hale büründürüyor eric’i.

    müzikal hayatının başlangıcına gelecek olursak, eric clapton bir kere müziğin olduğu bir evde büyüyor. büyükannesi bir piyanist, ailesindeki çoğu kişi müzikle belirli seviyelerde ilgileniyor. yani kendisi de müziğe bir yerden aşina olarak büyüyor. 13’ncü doğum gününde eric clapton, hediye olarak alman yapımı bir akustik hoyer alıyor; lâkin çalması çok zor olan bu gitar o’nun hevesini kırıyor ve gitarı bırakıp 2 sene boyunca hiç çalmıyor. daha sonra gitarını tekrardan çıkartıp pratik yapmaya başlayan eric clapton, zengin blues parçalarından ve daha yeni yeni patlamaya başlamış olan rock n roll’dan faydalanıyor ve gece gündüz bu parçalara plaklardan veya radyodan eşlik ederek hepsini çalmaya çalışıyor. 1961 yılında, fırsat bulduğu her an gitar çalan eric clapton, haliyle iyice boşaldığı okuldan postalanıyor. belirli bir süre geçince, gitarda ve müzikte kendisini iyice geliştiren, sürekli araştırmalar yapan ve kısaca müzikle yatıp müzikle kalkan eric clapton, 1962 senesinde o dönemin parasıyla 100 pounda bir gitar aldırıyor büyükbabasına. 1963 senesinde, 17 yaşındaki eric clapton, r&b tarzda müzik yapan, diğer bir gitaristi de tom mcguinness olan ve kendisinin de ilk grubu olan the roosters’a katılıyor. ocak ayında başlayıp ağustos ayında dağılan bu grupta kısa bir macera yaşamış oluyor. bu arada, müzikte basamak basamak gelişme kaydeden eric, müziği tam zamanlı bir iş olarak yapmıyorken, dedesine inşaat işlerinde yardım ediyor.

    1963 senesinde, eric clapton artık profesyonel müzik grubuna the yardbirds ile başlıyor. eric clapton, jimmy page ve jeff beck gibi efsanevi gitaristleri içinde barındıran bu grup 1963 senesinde kuruluyor ve eric clapton ilk profesyonel adımlarını burada atmaya başlıyor. “slowhand” lakabını burada alan eric clapton’ın hikayesi de epey ilginç; eric clapton, kopan gitarının tellerini sahnede değiştiriyor ve tabii ki bu sıradaki bekleme seyircinin pek hoşuna gitmiyor. onlar da biraz kinayeli ve eğlenceli bir protestoyla yavaşça el çırparak alkışlıyor. daha sonra eric clapton’un hızlı gitar çalışı bu ironik hareketle birleşince “slowhand” lakabı ortaya çıkıyor. tabii bu lakabın ortaya çıkmasında giorgio gomelsky’ın payı büyük. eric clapton, bu grubun, kendi müzik tarzından ve vizyonundan kaymaya başladığını düşündüğünde şarkılarının çıktığı gün gruptan ayrılıyor. bu dönemden sonra eric’in kariyerinde powerhouse, cream, john mayall & the bluesbreakers, blind faith, john lennon, delaney & bonnie & friends ve derek and the dominos gibi muhtelif sanatçı ve gruplarla yaptığı çalışmalar bulunuyor.

    1966 yılında, grubun davulcusu ginger baker’ın daveti üzerine gruba giren eric clapton ile birlikte cream grubu toplam 4 tane live, 2 tane stüdyo/live ve 2 tane de stüdyo albümü çıkartıyor. albümler ingiltere, avustralya’da ve amerika’nın billboard 200’larında zirveyi zorluyor ve hatta 1’nci sıraya kadar çıkıyor. 1965 senesi civarlarında hayranları tarafından o gencecik yaşında olmasına karşın “god” lakabı alan, duvarlara “clapton is god” yazılan birisi için harika başarılar geliyor. bu kadar kısa sürede bu kadar başarılı olan grup maalesef 2’nci senesini bitiremeden dağılıyor. madde kullanımı ve ego savaşları arasında kalan grup üyeleri, en sonunda daha iyi üretim yapabilmek için çareyi grubu dağıtmakta buluyor.

    bu süreçlerden sonra artık şarkı üretimi yanında besteciliğini de konuşturmaya başlıyor eric clapton. o meşhur layla’nın hikayesine geliyoruz yavaş yavaş. layla ile birlikte bir de zamanı gelince tears ın heaven’ı anlatmak istiyorum. öncelikle pattie boyd’tan bahsedelim. a hard day’s night’ın çekimlerinde george harrison ile tanışan ve o dönem nişanlı olmasına rağmen harrison ile ilişki yaşayan boyd, 2 sene sonra george harrison ile evleniyor. bu düğünde the beatles grubundan sadece paul mccartney bulunuyor. george harrison’ın çok yakın arkadaşı olan, hatta george harrison’ın yazdığı ve o’nun da yapımında eşlik ettiği while my guitar gently weeps şarkısını birlikte yazdığı eric clapton, bir gece aşkını daha fazla saklayamıyor ve george harrison’ın önünde pattie boyd’a ilan-ı aşk ediyor. george harrison orada “me or him” diyerek resti çekiyor. kocasının ilgisizliğinden şikayetçi olan pattie boyd da, uğruna yazılan layla şarkısının da etkisiyle, eric clapton’ı seçiyor.

    pattie boyd, george harrison ile olan evliliğini bitirmesinin sebebi olarak kendisinin sadakatsizliğini öne sürüyor. hatta bu evlilik sırasında ronnie wood ve mick jagger ile ilişki yaşıyor. george harrison ile 1974 senesinde boşanan pattie, 1979’da eric clapton ile evleniyor; lâkin işler istenildiği gibi gitmiyor. alkol ve uyuşturucu problemi artan eric clapton, pattie’ye şiddet uyguluyor. evliliği tamamen bitiren ise, eric clapton’ın pattie boyd ile evliyken başka bir kadından yaptığı çocuk oluyor. george harrison’ın something, eric clapton’ın ise wonderful tonight, old love ve layla şarkılarına ilham olan kadının hikayesi de bu şekilde oluyor. tabii layla’nın isimsel hikayesi de hepimizin aşina olduğu leyla ile mecnun hikayesi. eric clapton’ın aşkına karşılık bulamadığı ve aşkını içine attığı dönemlerde yaptığı bu şarkının hikayesi tabii ki de birbirine uzun süreler kavuşamayan leyla ile mecnun’un hikayesinden geliyor.

    solo kariyerine başladığında üretimi asla durdurmayan, özellikle 70’li yılları çok aktif geçiren ve bu dönemlerde yaptığı albümlerle çeşitli ülke listelerinden ve piyasalarından altın ve gümüş plakları toplayan eric clapton; bir ara 2-3 yıl kadarlık süreç içerisinde müziği bırakmak zorunda kalıyor. madde bağımlılığı ile alakalı tedavi ve rehabilite süreci geçiriyor. öncelikle gayrimeşru bir ilişkiden olan bir çocuk olarak başlayan ve 9 yaşına kadar büyükanne ve büyükbabasını kendi anne ve babası, öz annesini ise ablası bilerek devam eden acılı ve hüzünlü hayatı; 1970’li yıllarda karşılıksız aşk, başarısız bir evlilik ve madde bağımlılığı problemiyle devam ediyor. ve bu acılar burada bitiyor sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 20 mart 1991 senesinde eric clapton çok çok daha büyük bir acı yaşıyor. evladını kaybetmenin acısını tadıyor. o gün eve gelen hizmetçileri, conor clapton odada yokken evin camlarını açıyor ve daha sonra kapatmadan gidiyor. 4 yaşındaki conor da pencereye uzanıyor ve 53’ncü kattan aşağıya düşüp trajik bir şekilde hayatını kaybediyor. bu olaydan sonra eric clapton, will jennings ile birlikte “tears ın heaven” parçasını yazıyor. 1991 yılında yazılan ve kaydedilen bu parça, 8 ocak 1992 tarihinde yayımlanıyor. bu şarkı tabii ki eric clapton’ın kariyerine farklı bir başarı getiriyor. 1991 yapımı rush filminin müziği olarak kullanılıyor. rolling stone dergisinin “tüm zamanların en iyi 500 şarkısı” listesinde 362’nci sıraya yerleşiyor. amerika birleşik devletleri’nde en fazla satan single oluyor ve “billboard hot 100” listesinde 2’nci sıraya oturuyor. 9 grammy’e aday 6 tanesini kazanıyor. bu şarkı daha birçok ödül kazanıyor ve birçok listede dereceye giriyor.

    eric clapton, kariyerine yeni albümler, yeni şarkılar ve yeni ödüller kata kata devam ederken 2005 senesinde eski grubu cream ile özel bir konserler silsilesi veriyor. londra’da, royal albert hall’da 2, 3, 5 ve 6 mayıs tarihlerinde çalan grup, bunları kaydederek 4 ekim 2005 tarihinde “royal albert hall london may 2-3-5-6, 2005” adıyla live albüm olarak piyasaya sürüyor.

    eric clapton’ın biyografisinin ekserisinde hep kötü ve olumsuz şeylerden bahsettik ama tabii ki her insanın hayatında olduğu gibi kötü şeyler kadar iyi şeyler de mevcut. eric clapton yaşantısının büyük bir bölümünde alkol ve madde bağımlılığı sorunu çektiği için, kendisi gibi bu sorunun pençesinde olan ama bu problemle savaşacak kadar parası olmayanlara yardımcı olmak amacıyla crossroads isimli bir tedavi ve rehabilite merkezi kuruyor. bu merkez için sayısız konserler veriyor ve konserin gelirlerini bu kuruma bağışlıyor. ayrıca kendi özel eşyalarını ve gitarlarını da açık arttırma ile satarak bu merkeze yardımda bulunuyor.

    günümüze kadar üretmeyi ve konserler vermeyi sürdüren eric clapton’ın acılı hayatı hâlâ aynı problemlerle devam ediyor. son birkaç senesini de hastalıklarla uğraşarak geçiren eric clapton, 2016 yılında sinir sisteminde kalıcı hasar bırakarak ilerleyen periferik nöropati hastalığı sebebiyle gitar çalmakta her geçen gün daha da zorlandığını söylemişti. kendisi, hastalığını ve hissettiklerini, ““bir yıldır yaşadığım acılı ve ağrılı bir dönem var. her geçen gün belirtiler daha da artıyor ve en son periferik nöropati olarak tanımlanan hastalık nedeniyle bacaklarıma sürekli elektrik şoku veriliyormuş gibi hissediyorum.” diyerek tanımlamıştı. geçen yıl verdiği röportajda da işitme sorunu çektiğini söylemişti. gürültüye bağlı olarak yaşadığı kulak çınlamasıyla uğraştığını belirtmişti kendisi. bir müzisyen için olabilecek en kötü şeyleri arka arkaya yaşadı resmen; enstrümanını çalamamak ve işitme güçlüğü çekmek.

    eric clapton’ın müzikal başarısı gerçekten muazzam. yani tek başına yaptığı bu kariyer, blues temelli oluşturduğu ve has üslup, birbirinden güzel hislerle bezeyerek yazdığı müzik tarihinin temel parçaları hepsi münferit olarak saygı gösterilmeyi hak ettirecek başarılar. eric clapton, tüm parçalarına gerçekten güzel bir his katmayı becerebilen bir insan. bunun sebeplerinden birisi tabii ki müzikal yeteneği ve ilgisi; ama bir diğeriyse yaşadığı bu hayat. adamın hayatı baştan sona acı ve keder dolu resmen. daha doğduğu ailede bile yıllarca annesi ve babası olmayan kişilere anne ve baba diyor, öz annesini ablası olarak biliyor. daha sonrasında yaşadığı uyuşturucu bağımlılığı, çok yakın bir arkadaşının eşine aşık olup daha sonra evlenmesi ve bu evliliğin başarısız bir evlilik olması, madde ve alkol bağımlılığı ve tabii ki en önemlisi de çocuğunun vefat etmesi. bu kadar olay, eric clapton’ın zaten karakter olarak içine kapanık, melankolik ve araştırmayı seven bir insan olması, o’nun kariyerini çok fazla etkiliyor. acılardan ve kötü olaylardan bir başarı çıkartmayı bilen, girdiği depresyonları bir kenara atan ve dönem dönem hayat olarak dibe vursa bile silkinip toparlayabilen bir adam.

    gitar hakimiyeti de bana göre müthiştir. tarihin en iyi gitaristleri arasında olduğu zaten genç yaşlarından beri biyografilerine baktığınızda hep yazılmıştır. tabii tarihin en iyileri arasına koymak farklı bir kavram. ben daha çok değerlendirme yaparken klasman klasman yapmayı seviyorum sıralama yapmak yerine. çünkü metal müzik bile kendi içinde bu kadar komplikeleşmişken bir blues gitaristini, bir caz gitaristini, bir metal gitaristini alıp aynı listede "tarihin en iyileri" diye bir, iki, üç gibi sıralara koymak çok yanlış olur. bunun birinci nedeni her gitaristin alanlarının farklı olması. atıyorum steve vai ile randy rhoads'ı aynı kefeye koyamayız; ya da b.b. king ile yngwie malmsteen'i aynı kefede değerlendiremeyiz. ne yapalım şimdi? bu adamlardan birisi diğerinden daha iyi mi diyelim? alanlarına ayırmadan karşılaştırma yapmak bana göre bize vakit kaybettirir. yani lionel messi ile lebron james'i karşılaştırmak gibi bir şey olur. ha bu adamları karşılaştırırsın ama eline somut bir veri geçmez. en fazla nasıl karşılaştırırsın? saha içindeki karakteri, takıma yaptığı katkı, kazanan adam olma özelliği gibi şeyler üzerinden karşılaştırırsın; lâkin kalkıp da maçta aldıkları süre, attıkları sayı ya da aldıkları faul üzerinden karşılaştıramazsın abes olur. ikinci olarak, bu adamların hepsi kendilerini eğitirken öncelik olarak yapacakları müziğin tarzına göre gelişmeye özen gösterirler. gitar dersi videolarını izleyen ya da profesyonel müzisyenlerin konuşmalarını dinleyenler iyi bilir, her zaman ilk verdikleri öğüt, kendi çalmak istediğiniz, hoşunuza giden tarzı belirleyin öğüdüdür. kimse işte gidip önce şu gamı öğrenin, şu teknikte gelişin, şu grubun şarkılarını çalın demez. çünkü müzik gerçekten bir keyif işi. eric clapton atıyorum rap müzik yapıyorsa olsa ve rap müzikten nefret ediyor olsa bu kadar güzel şarkıları katiyen yazamazdı. o yüzden bir blues gitaristi önce pentatonik blues gamlarına alaka gösterir ya da bir metal müzik gitaristi daha ziyade power chords öğrenerek işe başlar. tabii bu demek değil blues gitaristi power chord bilemez; metal müzik gitaristi de blues gamlarını öğrenemez. özellikle bu kadar spesifikleşmiş müzik alanında ve 2019'un müzik endüstrisinde artık her müzik her şeyin içinde kullanılabiliyor az veya çok.

    velhasıl, eğer kısmet olursa bir sonraki entryde de biraz daha eric clapton'ın müzikleri ve albümleri hakkında daha müzikal bir entry yazmaya çalışacağım. bu entryi daha fazla uzamaması için burada kesmek mecburiyeti hissediyorum.
51 entry daha