şükela:  tümü | bugün
128 entry daha
  • bu adamın her şeyden önce bir duruşu ve kendine ait doğruları var. yavşaklık yok, yılışıklık yok, kendini büyük görme ve kendini pazarlama kaygısı yok.

    şu an şili'deyim ve bu adama kıyasla beyzade gibi geziyorum. ama bu yolculuktan esas zevk alan da bu yolculuğun çilesini en çok çeken de yine o. güney amerika'nın bizzat tarafımdan keşfedilmesi isteği çocukluğumdan beri hep içimdeydi. burada devlete benzeyen iki ülke var. arjantin ve brezilya. diğerleri sanki farklı bir yapılandırmayı andırıyor. adı devlet ama devlet de değil. bu ülkeleri benim gözümde cazip kılan da bu.

    dünyada elbette daha farklı ve ilginç yerler de var. ne bileyim, antigua'dan basıp honduras'a gideyim, oradan nz'ye geçip fiji'ye atlayayım ama öyle bir ihtimal yok işte. güney amerika bu ilginç yapılanmanın tek kıtada vücut bulmuş hali. şili'den sıkıldın mı, geç bolivya'ya, ordan birkaç saat otobüs yolculuğu ile peru'ya, bas ertesi gün ekvador'a vs.

    şimdi tekrardan yiğit'e gelelim. interrail türkiye başlığında efsane olmuş bir entry vardı. onu buraya bırakacaktım ama şu an o entry nedense yok. bu tipini siktiğim interrailcilerinin genel profilini anlatan bir entrydi. "moruk dün gece atina'da bi içmişim, karılar kızlar"cı orospu çocukları var ya. bildiniz o tipi. bu şerefsizler yüzünden türk halkı dünyayı, avrupa'yı gezmek isteyenlere düşman oldu. yiğit'in yolculuğunu ilk günden son güne kadar takip ettim. bir iki olay dışında yüzlerce saatlik videolarında çok ilginç, ekstrem bir olay yaşamasa da izlettirdi kendini. onun farkı kendi dünya görüşüyle, duruşuyla ben buradayım demesiydi.

    bu adam her şeyden önce bir survivor. survivor demek illa ki çöllerde böcek yemek değildir. adam çadırda yatıp kalkıyor ve en boktan hostelde kalabildiğinde bunu büyük bir ödül gibi görüyor. kaldı ki burada yaşayabilmek için yarı zamanlı işler yapıyor. peru'da bir öğünü bisküvi ile geçireceğini düşünürken 3 sol'lük bir sulu yemek bulduğunda ayıla bayıla yiyor. bu yukarıda "geziyoruz agaaa"cı tipler şu yemekleri yeseydi bir hafta kendilerine gelemezdi eminim.

    otostop çekiyor, diyor ki "sizden önce başkası burdaysa onun arkasından otostopa geçin. kimsenin hakkını yemeyin." bekliyor, bekliyor kimse gelmiyor. sikerler şuraya çadır atıyorum diyor yatıp uyuyor. şansa birini bulursa alan adamın karakterine göre onun gönlünü hoş tutmaya çalışıyor. "ne var lan aldın işte arabana, sür orospu evladı" demiyor. bu onun için büyük bir ödül, o kadar bekliyor ki o adamı o olmazsa ya hiçbir yere gidemeyecek, ya saatlerce yürüyecek ya da onlarca-yüzlerce doları gidecek. adamın ilgilerini soruyor, futboldan gram anlamıyor ama bu güney amerikalılar futbol manyağı olduğu için elinden geldiğince konuşuyor. sohbetiyle tatmin etmeye çalışıyor. çünkü ona iyilik eden adamın bunu hakettiğini düşünüyor ahlaki yapısı gereği.

    paraguay'dayken otostop çekiyor. onu gören otoban esnaflarından biri içinden diyor ki bu adamın yardıma ihtiyacı var. adam esnaf, onu istediği yere götüremeyecek elbette ama yiğit'e bisküvi gibi bir şey veriyor. çünkü bu paraguaylı abimiz iyi bir insan. ahlaki inançları nedeniyle bunu yapıyor.

    koyunun otlamayacağı yerlere çadır atıyor, gidiyor birilerine danışıyor buraya çadır kurabilir miyim diye. bazıları ibnelik yapıyor, iki kelime söyleniyor sonra da hayatına devam ediyor. bu adamın yolculuğunda mükemmel insanlara da denk geliyorsunuz, yavşak orospu çocuklarına da. hayat hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar için yüzlerce saatlik simülasyon gibi bir şey bu.

    pazara gittiğinde kız "şu pantolon güzelmiş bunu alabilirsin" diyor. "yok abi hava sıcak ben şort alacağım" diyor. on saniye sonra kalın bir kazak görüp "ne güzelmiş ya bu, bunu alıyorum ben" diyor. brezilya'ya karnavala gidiyor ama söylenip duruyor. çünkü mutsuz, onu açmıyor. arjantin'deyken balinaları görmek için günlerini harcıyor, bisiklet sürüyor. ama sebebini hatırlamadığım bir nedenden dolayı göremiyor. olsun, en azından denedik diyor.

    o kadar tutumlu ki, her kuruşun hesabını yapıyor. bazıları donanımhaber ölücüsü demiş ama adamın parası yok. brezilya'da mıydı hatırlamıyorum ama isa heykeliydi sanırım. oraya girmek için 2 kişi gidiyorlar. birinde para var, diğerinde yok. kapıda konuşuyor arkadaşıyla, al kameramı iyice çek diyor. ben giremeyeceğim çünkü para yok diyor. onların bir önünde bekleyen brezilyalı orta yaşlı karı-koca diyor ki içinden "ulan adam nerelerden gelmiş buraya. bu adamın bu kapıdan içeri girememesi insanlık ayıbıdır". parası neyse veriyorlar ve yiğit'i içeri sokuyorlar. yiğit sevinçten tavşan gibi zıplaya zıplaya içeri giriyor. yani kimse ölücü demesin bu adama, adamın genellikle parası yok.

    şili'de bunu bir çocuk ağırlıyor. heralde couch'tan buluyordu bu çocuğu. bu da çok enteresan bir karakterdi. fenerbahçe taraftarıydı, evinde fb logolu ürünler vardı. fener marşları söylüyordu. tüm hünerlerini konuşturup yiğit'e mangal bile yakmıştı çocuk. sanki şilili değil de adanalı amına koyim.

    yiğit yavşağın biri olsaydı muhtemelen "kolobiya aga, escobar" diye ilk dakikadan soluğu orada alırdı buna eminim. ama en çok benim de çok sevdiğim peru'yu seviyor. çünkü peru güzel, sakin, sadece hayatını devam ettirmek isteyen iyi insanlarla dolu. yanılmıyorsam remy ile burada tanışıyor. remy o kadar mükemmel bir karakter ki bu hikayede yiğit'in bile önüne geçebiliyor. şikayet etmiyor, mızmızlanmıyor, yalan yok, kaypaklık yok. böyle yolculukların en önemli detayı yanınızda yavşak ve mızmız adamlar istememeniz. o yüzden böyle adamlar tek başına bu yolculukları yapıyor. kimsenin ayak bağı olmalarını istemiyorlar.

    bir yerde remy ve yiğit bir dağın tepesine mi ne çıkmaya çalışıyorlardı. daha gidecekleri yere yürüyerek 5-6 saat var. bir grup geliyor. onlar vazgeçmiş gitmekten geri dönüyorlar. remy hemen bu grupla sohbeti kuruyor. adam diyor ki "gitmeyin amına koduğum yerine daha bilmem kaç saat var. bizim fransızlar dayanamadı, geri döndü" diyor. remy de "o yüzden bir türk'le geldim buraya" diyor.

    yanılmıyorsam mevlüt'ü de peru'da tanıyor. tam bir anadolu çocuğu. onu amerika kıtasına getiren şey yeni bir arayış. uyumlu bir adam ama mutsuz. sürekli yüz ifadesinde "ulan ne işimiz var burada, ne umuyorduk ne bulduk" var. buna başka entrylerde de değinilmiş. benim de dikkatimi çekti. yine de onu da çok seviyoruz. ona ne olduğunu, şu an nerde ne yapıyor bilmiyorum ama yiğit'le yolları ayrılıyor.

    bir de brezilyalı bir kız vardı. adını hatırlayamadım. birkaç bölüm yiğit'in yol arkadaşı oluyor. o kızı da çok seviyoruz ama kız çabuk hastalanıyor, midesi bulanıyordu. bu yüzden yiğit'in yolculuğuna ayak bağı oluyordu. yine de tatlı bir kızdı. selda bağcan şarkısı söylüyordu bir yerde.

    daha yazabileceğim bir dünya detay var ama yiğit her şeyden önce mükemmel bir karakter. hiçbir şeyi garipsemiyor, hiçbir olaya ve olguya tek yönlü bakmıyor. her şeyi olması gerektiği gibi karşılıyor. insanların inancına, inançsızlığına, vatanına, milletine, dünya görüşüne saygı duyuyor. duymayanlara da bir güzel dersini veriyor. şu an türkiye'deymiş ve sebebi sağlık sorunlarıymış. umarım bir şeyi yoktur ve bir an önce yeniden yola çıkar. aklında türkiye'yi dolaşma planı varsa da yeniden gözden geçir derim kardeşim.
230 entry daha