şükela:  tümü | bugün
13 entry daha
  • sait faik - bulamayan'a derinden öykünerek okurken aklıma gelen ve üzerine düşündüğüm hede.

    bu, ölen birisiyle konuşmak sanırım buraya giriyor, terapötik etki...

    yani "bugün şöyle oldu, şöyle şöyle şeyler hissettim, çok tuhaftı, biliyor musun..." şeklinde uzun uzun anlatıyorsun. sanki ruhuyla konuşuyormuş gibi. bu yönüyle terapötik etki denilen şey biraz özel bir durumu kapsıyor galiba. senin için değerli birisiyle kuruyorsun bu etkiyi. sıradan ilişkilerde değil de... ya da ölmüş birisiyle olmak zorunda da değil karşında kanlı canlı duran birisiyle de insanın asıl kafası, asıl gözleri, asıl kulakları ve asıl ağzıyla düşünüp görüp duyup konuştuğu bir... sonunu getiremedim... ne demeli, hal, durum... yani asıl kendisi... herkesle kuramadığı bir ilişki halinden söz ediyorum. kelimelerle konuştuğun bir dünya da olmak zorunda değil, daha başka bir............ ya mesela aşıklar aşklarının son haddine vardıklarında birbirleriyle fısıldaşarak konuşurlar. hatta daha da ilerisinde suskunlaşırlar çünkü artık kelimelere ihtiyaç yoktur. öyle bir şey olsa gerek bu etki. sadece bunu düşünerek bile böyle bir dünyada klişelere yer olmadığını anlıyoruz tabii. her şeyin aslına rücuu etmek halinden kasıt ilahi bir şey değilse benim anladığım duyguların en sıcak, en samimi halini hissetmektir.

    "adam hesabına fazla şeyler yüklemeden, elbisesine bakıp temiz bir adam olduğunu, güler yüzüne bakıp iyi adam olduğunu tahmin etmek güç değildir. ama, mesela yanına koyduğu garip şekilli, sicimlerle sıkı sıkı bağlanmış paketin içinde ne olduğunu anlamamız imkansızdır." hah bak mesela bu cümle... bu hal üzere olan iki insanın "güler yüz"le ya da onun "elbise"siyle işi olmasa gerek. çünkü zaten bunları tahmin etmek güç değil. yanındaki paketin içinde ne olduğuyla alakalı sevimsiz ifadelerden uzak "seni anladım" dercesine asıl gözlerini yakalamaktır bence bu hal. ve onu ezercesine de değil. onu bir "yakalanmışlık" hissinden çok "sen özel birisin, o paketindeki de özel, büsbütün anlayamasam da, hissediyorum ve seni seviyorum" hissiyle donatmak. üstelik öylesine sözlerle değil, çünkü o an üzerine sözün en güzeli olan şiir'le ya da güzel hikayeler'le konuşmadıktan sonra bütün hepsi yavan kalacak. onun için belki birazcık gözyaşıyla... çünkü "ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz" sözünden hareketle anlayabilenlerin ağlayabilenler olduğunu anlıyoruz aslında. "ne gizemli yer şu gözyaşı ülkesi..." kelimelerin dünyasından daha gizemli.

    şöyle bir adamdan bahsedilir:
    "hafifçe güler gibidir. her şeye bakar, güler. çöplerin üstüne üşüşmüş martılara, gemi iplerine, deniz öyle sakin, öyle berraktır ki, görünüyor mu diye denize, göğün bir kenarına yığılmış uzak fırtına bulutlarına, bir köşkün parlayan camına, açıkta balık tutan bir insan hayaletine, o gün keyifleri yerinde ise vapurla yarış eden yunuslara...
    dertsiz adam, diyeceksiniz, sahiden dertsizdir. ne düşünüyor bu belli belirsiz güler yüzüyle şu adamcağız? diyebilirsiniz, siz de benim gibi, meraklısınızdır. ah, bu insan yüzleri!.. her şeyimizi bağladığımız, durmadan yanıldığımız, istediğimiz kadar bol hasletler, âdilikler, iyilikler, kötülükler, delilikler, akıllılıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri! yanılsak da zararı yok! bu yüze olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı. yanılmamız muayyen bir insan içindir; insanlar için değil. o halde yanılmıyor sayılırız."

    şimdi bir daha düşünelim şu cümleyi:
    "adam hesabına fazla şeyler yüklemeden, elbisesine bakıp temiz bir adam olduğunu, güler yüzüne bakıp iyi adam olduğunu tahmin etmek güç değildir. ama, mesela yanına koyduğu garip şekilli, sicimlerle sıkı sıkı bağlanmış paketin içinde ne olduğunu anlamamız imkansızdır."
    güler yüzüne bakıp "iyi bir adam" demek... ee bu mu yani? dahası? işte bu yüzeyden konuşmaktır.

    "her şeye baktığını söylemiştik. hiçbir zaman her şeye bütün kalbi ile bakmaması lazımdır. öyle demeyelim:
    denize baktığı, martıları düşündüğü, yelkenlileri seyrettiği halde onun içinde başka gözler, kafasında bir başka kafa vardır ki, asıl kafası, asıl gözleri onlardır."

    bu ikisini almak lazım işte şimdi: asıl kafa ve asıl göz. sahiden gülüyor mu? terapötik etki dediğin sanırım bu asıl kafa ve asıl gözle alakalı. çünkü bir insan herkesten sakladıklarını bu asıl kafasında düşünüp asıl gözleriyle ağlıyor.

    "onun başka dediğimiz gözleriyle kafası, bu deniz tarafına çevrilmiş sahici gözleriyle kafasından daha sahicidir. o gözlerle, o kafa ile bağlı olduğu şey de, yanındaki pakettedir. bu paketin her an çalınmak ihtimali vardır. bir eli her zaman paketin üstünde olmakla beraber, bu el yetişmez."

    bir göz ki paketin içindekini görüp onu anlayacak yine de sırrı ifşa etmeyecek. ondan o paketi almaya da uğraşmayacak. "bırak şu paketi be, mutlu ol" demeyecek.

    "denizi seyretmemek de bu güzel güz gününde olur mu, ya? olmadığına göre, deniz seyredilecektir. ama denizin, martıların, yelkenlilerin üzerinde düşünülebilecek her şey dönüp dolaşıp paketin içindekine girer. yalnız, vapurlar koşabilen yunus balıkları bu paketin içindekiyle taban tabana aykırı düşünceler sağlar. bu da ancak paketin içindekinin büsbütün hakikat oluşundan sonra ayrıca incelenebilir. belki de bu incelemenin sonunda yeni bir hakikat, düşünce paketleşir. o zaman denizin dibinde, fenerbahçe'yi geçtikten sonra bir zaman vapurdan dibi gözükecek kadar sığ olduğu, orada yeşille güvem arası renklerde birbiri üzerine konmuş cam levhalar azaltılıyor, çoğaltılıyormuş gibi, açık koyu renk oyunları yaptığı sezilir. bundan ilim için insanlık için bir fayda düşünülmese bile, ilim adamlarının da, ara sıra çocuklar gibi şairleşebilecekleri müşahedesi ortaya konur."

    ve ilim adamı da olsa ara sıra çocuklar gibi şairleşebilecek.
    bir çocuğun işaret ettiği şeyleri işaret edenler vardır parmağıyla. sofie'nin dünyası'nda ayakları yerden kesilip uçuveren bir adamı bir çocuk gülerek parmağıyla işaret ederken sıradan bir insan bu manzara karşısında düşüp bayılıyordu. böyle manzaraları gülerek işaret edenlerin dünyasında her şey hayrete ve keşfetmeye gebedir. düşüp bayılanlarsa çoktan ezber edip sıradanlaşmışlardır
    dayım demişti: bütün şairler aslında çocuktur.
    belki iki çocuğun konuştuğudur terapötik etki. bilemedim.
3 entry daha