şükela:  tümü | bugün
4274 entry daha
  • benden küçük iki kardeşimle birlikte mottosu ' sopa geliyor ' olan bir hanede yaşardık. babam toptancı halinde çalışır. onu bizi dövmeye iten şey gün içinde yaşadıkları veya eve giren patlıcanın fiyatı değildi. özellikle anneme vurduğu zamanlar gözlerine bakardım, haz duyardı bundan. henüz 14'ündeyken bir ayıptan kurtulunurmuşcasına verilen annem ise; babamın bu yönünü taşındıkları şehre vardıktan hemen sonra farketmişti. bana hamile olmadan önce bir gün öteden beri hissettiği suçluluk ve utanç gibi duyguları bırakıp her bir uzağa eş parçada dağılmaya çalışmış fakat dayım tarafından toplanarak iade edilmiş. döndüğünde ise baş kaldıran her bir hücresi dayak yemişti. ilk bir kaç yıl kendi tabiriyle '' zıkkım '' ın etkisi geçtikten sonra gelen pişmanlıklar ve yalvarmalarla geçse de zamanla duyduğu afetler azalmış. tüm bunlara rağmen çaresizliği öğrenmeyi reddetmişti. ben doğalı 8 yıl olmuştu. hengame bir akşam çalan kapıyı açtığımda karşımda ihtiyar bir polis duruyordu. her şeyin yolunda olup olmadığını sorduktan sonra davet icabı içeri geçti. kendisiyle paylaştığımız o on dakikayı yarım kurulmuş bir ikaz cümlesi, yine yarım içilmiş bir çay ve çokça camdan dışarı bakmalarla geçirip kayıt tutmadan ayrıldı. ertesi geceydi koca bir '' lan! koooş '' sesine uyandım. kafayı çekip balkonda sızan babam odaya geçmek için kalkınca annemi banyoda baygın halde bulmuştu. yetiştiğimde gördüğüm omzuna eğilmiş yüzünde ifadeleşmiş huzuru asla unutmadım. annemin tebessümüne ilk kez bileklerinden akan kan sayesinde şahit oldum. babamın ise a o günlere dair; annemin intihar girişiminden çok polisi kimin çağırmış olabileceği kafasını kurcalar. baş şüphelisi olan esra; beş, altı metre karşımızdaki apartmanda otururdu. mahallelinin dediğine göre yalnız yaşayan bir banka çalışanıydı. zamanında babamla park sorunu yaşamışlar, kadın ona katı davranınca babamın kafasındaki ' dişi ' kalıbının şeklini alamamış. kardeşim nisa, babamın bu mevzudan takık olduğu esra'nın etrafa astığı özel ders ilanlarını görüp kendisiyle iletişim kurmak istese de azar yeme korkusuyla yapamamıştı. buna rağmen yıllar geçtikçe babama istedikleri yaptırmanın yöntemini bulacaktı. nisa odasının duvarlarına antonyo bordene diye bir adamı ikonlayacak kadar tapar. bu sevgisi boş zamanlarını doldurduğu test çözmek, ansiklopedi bitirmek, gibi aktiviteleri arasına yemek yapmayı da ekledi. kitaplardan öğrendiği bilgilerle mutafkta anneme yardım ederdi. galatasaray'ın şampiyon olduğu bir akşam babamın furkan'a öğrettiği marşlar eşliğinde atılan '' kimmiş lan beyoğlu yosması / kocanız yine iş üstünde /koyduk mu'' gibi naralar arasından sıyrılıp aşçılık kursuna gitmek için izni aldı.
    furkan ise en ufağımız olarak benden bir deste küçük. o vakitler aynı odada kalırdık. oyuncakların kendi ülkeleri olduğunu savunan bir dine mensuptu. aynı ülkenin küçük prensi olacak tatlılıktaydı ki ona geleceğe dair dünya evleri vaadedilirdi. her bir vaatçiye aramızdaki yaş farkı kadar yanaklarına öpücük vergilendirmişti. ilkoul bire gidiyordu, okulun ilk günü hocası tek tek tahtaya kaldırıp herkesten seceresini dökülmesini istemiş. babaannem bize geldiğinde evde zazaca konuşuruz. sıra bizimkine geldiğinde bu yüzden bizi yabancı sanıp kendisini ingilizim diye tanıtmış. olay aynı okulda okuyan nisa'ya ulaşınca evde kendisine bunun doğru olmadığını anlattık. hayal kırıklığı içinde bitirmişti günü. ertesi sabah okula girmeden önce nisa'yı köşeye çekerek bundan sonra ingiliz taklidi yapmasını, cakasını bozmamasını tembihlemiş.
    o günlerde hayatım bir ziya gökalp tekerlemesi içindeymişcesine top oynayıp acıkarak geçerdi. yaz boyunca akşamdan kaldığım öğlenlere uyandım. kuzenim bir marangozun yanında çalışıyor. adamın aynı zamanda matbaa dükkanı var. maarangozhaneyi ona bırakıp diğer dükkanda vakit geçirirdi. babamla aynı marka rakıyı içiyorlar. annem temizliğe başladığında evden çıkar, kahvaltı niyetine bir kısmını tükettiğim evdeki şişeyi onunkiyle değiştirmek için atölyeye giderdim. oradaki şişeyi babamın bıraktığı hizaya kadar içerken bir yandan da kart oynardık. yolumuzu da benzer türden bulmuştuk. kahvede pullu okey oynarken o gün yakını yancılığa gelen arkadaş elin ortasında işi çıktığı bahanesiyle ayrılır, yerine geçen elemanı başta bir kaç perde besleyip sonra 3 kişi aramızda onun farkında olmadığı ikinci bir oyun oynayarak cebini boşaltırdık. bu türden işleri bırakmamıza vesile olan ise kalpazanlık denememizdi. bir gece matbaa dükkanına geçip renkli makinadan para fotokopisi çıkardık, daha sonra gerçeğine yakın olabilmesi adına üstünde çeşitli düzenlemeler yaparak alaturka bir mekana geçtik. ortam loş olacağı için yakalanma riskimiz de o kadar düşük olacaktı. dansöz yanımıza gelince 50lik 100lük sahte banknotları çeşitli uzuvlarına sıkıştırırken para üstü niyetine ondaki 10luk 20likleri çektik. ilk denememizde başarı yakalayınca özgüvenimiz arttı. ikinci mekanda aynı dümeni çevirmeden önce bu kez bir ön araştırma yaptık. ışık ve sahne düzeneğini kontrol edip planı ona göre kurduk. ayrıca bu kez çalışanlar ilk mekandakilere göre daha katıksız duruyorlardı. akşam olunca önceden tespit ettiğimiz masaya geçtik. dansöz geldi ve aynı işleme başladıktan kısa süre sonra kapıdaki izbandutlardan ikisi yanımızda belirdi. ünlü bir dolandırıcının dediği gibi '' saf görünen insanları kandırmak daha zordur onlar kolay güvenmezler. asıl kolay olan kendini zeki sanan aç gözlüleri kandırmaktır '' benzer işlemişti. adamlar daha önce başlarına gediği için sabah bizi görünce şüphelenip etraftaki özdeş mekanları aramışlar. masaya oturup bizden de aynı eylemi gerçekleştirmemizi bekler bir işarette bulundular. konuşma boyunca seslerin yalnızca bir şeyler demek isteyen bizi '' beni dinle '' cümlesiyle keserken yükselttiler. bir ara '' nedir bu haletin ey meh cemalim.'' parçası eşliğinde altımıza sıçtığımızı hatırlıyorum. yarım saate yakın süren görüşme sonunda dansöz hanımdan özür dilememiz şartıyla salındık.
    ucuz yırtmıştım fakat diğer alanlarda bu kadar ballı değildim. asıl sahtekarlığı yapan hayattı, yavaştan çakozluyordum bunu. 10.sınıfına rica minnetle mensup olabildiğim okulda hemen herkesle irili ufaklı sorunlar yaşamıştım. o zamanlar benimle aynı liseden bir kıza yanıktım. attığı sonu göz kırpmalı kısa mesajlarla okula başım dik gelmemi sağlardı. bu türden bir güven aşısı yanında benim dışımdaki erkekleri '' uf snne yha slk '' lardan ibaret görmesi gururumu okşuyordu. 'yapalım mı - gidelim mi' kalıplı cümleler işittiğinde iğrenir şekilde bakardı, bunu daha birlikte olmadan önce çözmüştüm. bir keresinde '' bugün kokoreç yiyoruz '' dediğimde cümlenin gelişinden dolayı otomatikman '' tamam '' dedi. sonrasında mızmızlanıp yemese de saatlerce yanında taşımıştı. aynı gün başka sebepten tartışdığımızda asaletimizden günlerce karşılıklı sustuk fakat aramızdaki çekim sayesinde üstesinden geldik. bazı mukaddes hadiseler için meslek liselerinin tiyatro salonları kadar kuytu yer az bulunur. ilişki ilerledikçe oraya gider, transformers'casına vicudlarımızı birleştirirdik. başlarda ise memelerine dokunduğum zaman önceden kaydedilmiş pilli bebek gibi şu sesleri çıkarırdı
    '' izdivacıma kutuladım "
    "ahmet yine msj attı dün. çk bnlyrm ''
    " bugün olmaz "
    " alişan konserine gidelim ''
    '' iyikimsin"
    " demet akalım"
    kendisi yerine ahmet'i öperek durması gereken yeri iletmediğim için ıslak kekimle aramız ikinci kez açıldı. bu sefer bir hafta kadar konuşmadık. şu hayatta ona dair iki önemli şeyi bilirdim onunsam değerimi değilsem haddimi. bu beni onun için gittiği gün bitmeyen yegane şey yaptı.
    buttercup'ımdan uzak kaldığım sürede tolga diye bir çocukla yakınlaştık. daha sonraları tüm botsvana'nın kendisini oradaki bir havaalanı çalışanına davranışıyla tanıyacağı annesi okul aile birliğindeydi. nisa'yı aşçılk kursuna götürdüğümde karşılaşırdık, aynı binada bahçe bakımı dersleri alıyordu. bana bakışları sarkazm dolu olurdu. gözle de olsa teması sevmezdi. oğlu tolga'nın lakabı poğaçaydı. yakınlardaki kız lisesinden öğrenciler bizim okulun karşısındaki pastahanede takılırlardı. biz de ergenliğin verdiği yetkiyle oraya kıyılırdık. tolga, yanından ne zaman bir kız geçse yüzünü parke taşlarına mahçuplayıp kendi ayakkabılarıyla fısıldaşır. herkes bu lokasyon nimetinden nemalansa da tolga hep yalnızdı. bu sebepten aynı pastahanedeki tezgahın daimi ikametçisi olan dereotlu poğaça'yla özdeşleşti. o konuştuğu zaman diğer çocuklar '' üzgünüm, poğaça bilmiyorum '' diye dalga geçerlerdi. benim içinse kendisinin varlığı, tamtamımla görüşmediğimiz o bir hafta içinde anlam kazandı. okula sıklıkla passiflora getirdiğini bilirdim. daha önce rahatça sigara içebileceğim tenha bir yer bulmuştum. zaman zaman dersten kaçıp oraya geldiğinde görürdüm. ayrı kaldığımız dönem tuzlu fıstığımın beni kıskandırma çabalarına kendime hakim olmak isteyerek tepki verirdim. bu sebepten bir gün tolga'ya yaklaşıp ilacı bana teslim etmesini, maza herhangi bir devlet malına zarar gelmesini istemediğimi söyledim. cevaben kantinden cappy alıp çantasında bulunan votkayla karıştırmayı teklif etti. sonraları öğrenecektim, diğerleriyle bozuk olduğum için beni kendine yakın görürmüş. kötü davranmazdım ona ki bu konuda bir gayret içinde değildim. böylece tolga, ben ve limon çiçeğimden oluşan üçlü bahsi geçen tenhalığa gidip sürekli votka, tekila tüketmeye başladık. okulun kapanmasına kısa bir süre kala baharın da gelmesiyle herkese bir rahatlık hali hasıl olmuştu. böyle bir ortamda börtü böceklerin verdiği konsere giderken alkollü halde nöbetçi öğretmene çattık. tolga'nın annesi sayesinde olaydan yara almadan kurtulsak da bu benim adıma bardağı taşıran son damlaydı. bizim evde değişmez fizik kuralıdır; babam orada olmasa dahi günden en az iki kere ' siktir git ulan artık ' diye bir ses yankılanır duvarlarında. bunlara bir yenisini eklerken okula devam etmemem konusunda kararlıydı fakat annemin ısrarları sayesinde bir sene daha okuyup liseyi bitirecektim.
    o yaz bir ilaç firmasının deposunda çalıştım. sahibi babanın memleketten çocukluk arkadaşıydı. benim, ' bir bok olmaz bundan 'diye geçtiğim cümlelerde onun oğlundan 'elalemin evladı pilot ' diye bahsedilirdi. adam hakkında bunun dışına bir bilgim yoktu. firması yakında taşınacağı için eleman ihtiyacı vardı. kuzenim o zamanlar içindeki topa vurma aşkıyla sık sık halı sahaya çağırmasına rağmen gidemiyordum. '' sabah 7'den gece 11'e kadar çalışacağım '' kasvetli bir sayfa ( j. page ) açılmıştı. canımı sıkan bir diğer mevzu ise esmerimi evden çıkarmayacak hale getirecek kadar takip ve taciz eden eski kırığıydı. her gittiği yeri daha önceden biliyor gibi karşısına çıktığını söylerdi. bunun yanında sürekli arayıp mesaj atıyordu. iletişim çabalarım üzerine telefonu kapatırdı. nerede oturduğunu bilmediğimiz için geriye tek bir çare kalıyordu. kinder süprizim bir yere gidecekti, bu lavuk belirdiği zaman muhattabı ben olacaktım. planın işlemesi için önce iş yerinden bir iki saatliğine izin almam gerekiyordu. depo sorumlusu olan tarık tam bir yavşaktı. maaş yatmayınca yanına gidip nedenini sormuştum. '' kimse düzgün çalışmıyor çünkü'' demişti. bu yalaklığı sonrasında sert çıktım. o günden sonra açığımı aramaya başladı. izin vermeyeceğini biliyordum ama istemem icap ediyordu. bulunduğu bölmeden içeri girdiğimde yine iş ile ilgili birinden yardım almaktaydı. o yüzden biraz beklemem gerekti. tarık'ın takdir edilesi tek huyu vardı; arkasından konuştuğu herkesle iyi geçinebiiyordu. ailevi problemler diye gerekçe sunmama rağmen '' çok iş var '' diyerek savdı. böyle direkt konuşurdu. her işyerinde bir tane bulunanlar gibi sizin sinirinizi sistematik çalışarak bozanlardanı değildi. aldığım reddin akabinde beklemeden oradan ayrılıp tarantulamın yanına gittim. planladığımız gibi onu yem olarak kullanacaktık. yelkovan kuşumun evinden ayrılışını on dakika kadar geçe beklenen elemanla karşılaştık. yanına gidip sadece konuşmuşmak yetti. o günden sonra gavatlıklarılyla bizi meşgul etmeyecekti. ertesi sabah tarık benimle görüşüp '' bu şirkette senelerdir çalışmasına rağmen daha önce böyle bir sorumsuzlukla karşılaşmadığını müsamaha gösteremeyeceğini “ söyledi. bunun yanında kişliğim hakkında bir kaç hakerette bulununca kendisini dövmek zorunda kaldım.
    beni bekleyen seremoniyi tahmin ettiğim için eve hemen gitmek istemiyordum. yol üstünden yüklü miktarda bira alıp sahilde buluşmak üzere tolga'yı aradım. az konuşup çok dinleyen insanlardandı ki anlatılan derdin onda kendi yaşamışcasına bir etki bıraktığını hissederdim. vardığımda benden daha yitik bir hali vardı. istimini aldıkça açıldı bu kez; ilkokuldan beri bir kıza tutuk.'' aralıklar halinde görüşürüz. ona olan tabiatıma kimi zaman eşlik etse de başka birine deli gibi aşık. bir gün adamın eşi ve çocuğu tatildeyken ortak arkadaşının doğum günü niyetine toplanıldığında evine gittiğinde tanışmışlar. ilk defa orada görmüş. ertesi sabah herkes ayrılırken adam bizimkinden kalmasını istemiş. o gün rızası dışında birlikte olmuşlar. yaklaşık iki yıldır devam ediyor. herif bunu sağlam azarlardı. sebebi boşanmasını istemesinden değil öyle bir arzusu yok, görüşmek için sürekli darlıyor diye.. geçen bizimkine ailesi ile birlikte yurt dışına taşınacağını söylemiş. günlerdir açmıyor telefonumu. kendisine kötü bir şey yapmasından korkuyorum. onun tabiriyle 'hayal meyal kılıklı' babası o küçükken evi terk etmiş, bu yüzden ilgiye muhtaç bir yapısı var. yalnızlıktan ölesiye korkuyor. bazen hepimiz o düzmece çizgi filmde yaşıyormuşuz gibi gelir. köydeki tek kız oymuş benim için ''
    eve dönerken tekele uğradım. tolga'nın anlattıkları beni açmıştı. bu geceyi atlatacaksam iyice bulut olmalıydım. dükkana girdiğimde tekelci, tv'deki hanımın üstünü başını gözleriyle soymakla meşguldü. nevalemi alıp yanına gittim. '' şunu bir odaya kilitleyip neler yaparsın'' merakını '' bir öncekine yaptığımın aynısını '' diyerek gidermiş olmam onu epey keyiflendirdi. evin yakınlarında cilalanmak istemiyordum. babamın camda bekliyor olma ihtimali vardı. yerimi bulduğumda karşı apartmandaki esra'yı gördüm. arabasını ciddi bir kaza sonrasında elden çıkarmıştı. geç saatlerde eve döndüğünü bilirdim fakat üst sokağı kullanıp çok daha kısa sürede eve gitmek varken orayı kullanması dikkatimi çekti. polisli akşamdan sonra babam tarafından alenen '' orospu'' diye anıldığını hatırladım.
    eve vardığımda tüm ışıklar kapalıydı. hızlıca furkan' la paylaştığım odaya geçtim. yatağa uzanmamla kapı ve duvarın birbirine çarparak patlama sesi çıkarmaları bir oldu. hemen sonrasında yakamdan tutulmuş çekilirken algımın tümünü furkan'a odaklamaya çabalıyordum. yarı uyanık bakışlarla olan biteni anlamaya çalışıyordu. aynı hızla geri fırlatılırken kapının uzağında nisayı gördüm. korku içindeydi. babamın okkalı küfürler eşliğinde kemerini çıkardığı sırada annem, odaya'' yapma - etme''diye bağrınarak girdi. cansiperane şekilde onun vicuduna sarıldı. ağlamaya başlayan furkan' nın bir yandan da ne yapacağını düşünür bir hali vardı. akabinde babamın arkasındaki annemden kurtulmak için ittirmesi, onun odadan çıkmaya çalışan furkan'a çarpmasına neden oldu. yüksek perdeden bir ses işittik. nisa vakit kaybetmeden ambulansı aradı. hastahaneye gittiğimizde kafatasının çatladığını, bir kaç gün orada kalması gerektiğini söylediler. annem'le nöbetleştiğimiz o 4 gün boyunca kısa aralıklarla uyuyabildim. furkan gözlerine açtığında benden bir ricada bulunması için yalvarır şekilde içlerine bakardım. yüreğimi kemiren vicdan azabım başka türlü geçmeyecek gibi gelirdi. annem, evdeki arta kalan işi nisa'ya bırakıp sabahları refakat etmeye gelirdi. bu sayede babamla karşılaşma ihtimalimiz azalıyordu. taburcu olamadan önceki gün bahsedilen rutinin ardından hastahane önünden geçen minibüse bindim. kısa süre sonra hayatımı değiştirecek olaydan habersiz geçtiğim arka koltukta sızmışım. uyandığımda başım tanımadığım birini omzundaydı. benden yana bakmıyordu fakat dudaklarında o an için oluşan tebessümü görmüştüm. doğrulduğumda öte tarafında bulunan iki boş koltuktan uzak olanına geçti. gözlerimizi temas ettirmiyor oluşu geçen her saniyenin bu dünyaya ait kalmasını sağlıyordu. inebilmek için müsait bir yer talebi esnasında şaşkınlığımı henüz atamamıştım. gülümsemeleri; rica, teşekkür, af, vs gibi çeşitlendirebiliriz. az evvel ortama lütufmuşcasına sunduğu gülümsemenin türü aklımı kurcalarken kapı açıldı. yüzü, bakışlarımın ona aidiyetinin farkında olduğu her halinden belli bir tebessüm daha icra etti. ilkinde tam ayık değildim ama bu seferkinin davet anlamına geldiğine emindim. bir kaç saniye ardından indim araçtan. yanına vardığımda tedirgin olmuştu. yorgunluğumun nedenini kısaca açıklayıp kusura bakmamasını söyledikten sonra onu rahatlatmam gerekiyordu. yarışma programı sunucusuymuşcasına geçiştiğim tanışma faslıyla birlikte isminin emel olduğunu öğrendim. kızını yüzme kursuna bırakmıştı. yakınlarda bir yerde çalışıyordu. beraber oraya yürürken ailesinden bahsetti. doğup büyüdüğü şehir olan izmir'den okumak için ayrılmış sonrasında biriyle birlikte olup buralara yerleşmişti. iş yerine vardığımızda bir kaç gün sonra görüşmek üzere ayrıldık.
    oturduğumuz semtteki bakkal'a uğrayıp nisa'nın yemek yapmak için benden istediği malzemeleri aldım. mahalledeki gelinlik çağına gelmiş kızların medeni hallerindeki muhtemel değişim dedikodularına kulak misafir olduktan sonra eve vardığımda uyumuşum. kalktığımda nisa'nın hazırladığı leziz sofraya teşrif ettikten sonra eskiden aynı yerde çalıştığım bir dostumu görmek için evden çıktım. bir kaç sene evvellinde pasaj içi bir sinemada çalışıyordum. 4-5 ay gibi kısa bir süre vakit geçirmiş olmamıza rağmen oradakilerle aram baya iyiydi. ne zamandır görüşmek istiyorduk fakat ilaç firmasındaki yoğunluktan vakit bulamıştım. yolda giderken çakıl taşımı da aradım ama telefonuma cevap vermedi. evde minibüste tanıştığım emel'in facebook'una göz gezdirmiştim. bahsettiği adamdan ayrıldığı için birlikte fotoğrafları yoktu. bunun dışında paylaştığı şiir ve şarkı alıntılarının bana bu denli hitap edeceğini düşünmezdim. sonraki bir kaç günü furkan'a bakarken bir yandan da onları okuyup dinleyerek geçirdim. farkında olmadan kendimi kaptırmıştım.
    kuzgunköy'de bulunan masal evi isimli bir yer vardır. ikinci görüşmemizde orada buluştuk. onu gördüğümde tek renk zarafet giyinmiş, parfüm diye asalet sıkmıştı. bakışlarıyla bu dünyaya ait gel-gitler yaratma kabiliyeti vardı.
    o günler benim için bu türden monoton koşmalarla geçti. sık sık bahsettiğim sinemaya gider beleş film izlerdim. bir süre sonra yeniden orada çalışmaya başladım. beraberinde bruce lee'mle daha seyrek buluşur olmuştuk. sakin karşılayacağanı düşünmediğim için tanıştığım kadından ona bahsetmemiştim. işten arta kalan zamanlarda emel'in kızı aylin'i yüzme derslerinden alır, o gelene kadar yemek yeyip bir şeyler izlerdik. emel onun ferhan şensoy sevgisinden bahsetmişti. videolarını izlerken ne döndüğünü anlamasa da ritmin hızlı akışı sebebiyle ilgisini çekermiş. bundan haberdar olduğum için ismimi sorduğu zaman kendimi'' varsayalım ismail '' diye tanıtmıştım. ondan sonra gerçek ismimi bilse de bana hep o şekilde hitap etti.
    emel buraya taşındığında ev ve okul masraflarını karşılamak için yarı zamanlı bir işe başlamıştı. evlendiği zat orada müdür. son derece yakışıklı bu adam görüştükleri süre boyunca bir o kadar anlayışlı ve duyarlı davranmış. aylin'e hamileyken adam'ın isteğiyle işten ayrılan emel çocuk doğduktan sonraki zamanı antidepresanların yardımıyla atlatmaya çalışmıştı. anası babası yaşlılığından sık sık gelemezmiş ki '' çocuktan çok onlar bakıma muhtaçtılar, tek kardeşim var o da ayrılamazdı ' oradan dediğini hatırlarım. kayınvalide ise oğlu kendi arzuladığıyla evlenmediği için bu birlikteliğe başından beri karşıymış. torununu görmeye geldiğinde onu sevip mıncıkladığı bir kaç saat dışında emel'e her hangi bir destekte bulunmamıştı. emel, aylin' in yeterli yaşa geldiğini düşündüğünde işe dönmeye heves etmişti. eşi bu isteğine karşı başlarda '' kazandığımızı para yetiyor'' diyerek, nihayetinde ise ' ' ikisini aynı anda yürütemezsin / duygusal hareket ediyorsun / sen kadınsın' türevi cümleler kurarak çelmeye çabalamıştı. boşandıktan sonra aylin'i okuldan bir arkadaşına bırakıp yiten sosyal hayatını geri getirmek için imkanı olmuştu fakat dışarı eğlenmeye çıkan her yalnız kadın gibi alaka kuramadığı kişiler tarafından sarkıntılığa uğramıştı. bu yüzden başımın omzuna düştüğü ilk gün onun adına ben 'masum' dum.
    birlikte olduğumuz o sene aylin'i furkan'ın bulunduğu okula yazdırdık. çalıştığım süre içerisinde aynı zamanda lisedeki son senemi bitirdim. nurbanum azalan vaktimden dolayı bir şeyler döndüğünden şüphelense de tiyatro salonu ziyaretlerimiz devam ediyordu. yaşamın böyle çiçekmişcesine takıldığı günlerden birinde emel tarafından bir kısa mesaj aracılığıyla terk edildim. bir daha görüşmemek istemediğini yazmıştı. gün boyu aramalarıma cevap alamayınca evine gittim. telefonuna gelen bana ait nude fotoğraflarımı gösterdi. onların eski zamanlarda gerçekleştiğini söyleyip sağ salim kurtulmak isterdim fakat iki ay önce yaptırdığım dövme beni ele verecekti. fotoğrafları atan kill bill'imdi. nasıl öğrendiğini hiç bir zaman anlatmadı. o geceden sonra emel'i görmem için aradan 1 sene geçmesi gerekiyordu.
    furkan din ve matematikten düşük not aldığı için karne günü okula babam yerine benim gelmemi istedi. bahçeden geçerken aylin'le karşılaştık. gözlerim emel'i arasa da oralarda değildi fakat en azından aylin'i gördüğüm için çok mutlu olmuştum. o da beni görünce büyük bir sevinçle yanıma koşup karnesini gösterdi. ondan ayrılıp önce nisa'nın yanına çıktım. öğretmeni bana manidar bir bakış yolladı. ülkede tatili en hakeden çalışan şüphesiz oydu. beraber furkan'ı alıp aşağı indik ve tam o sırada emel karşımda gördüm. aylin benden ayrılınca annesine gidip '' ismail buradaydı '' demiş. ( ismailwashere: yazının bir bölümünde geçer ingiliziz biz.) kısa sohbet anımızda uzağında onu bekleyen adam dikkatimi çekti. üstü başı düzgün, iyi birine benziyordu.
    sokağa girdiğimizde karşı apartmandan kız alınıyordu. davul zurnalar arasında göbek atan beyazlı esraydı.
    günler sonra evde, içerideki odadan ağlama sesi işittim. yanına gittiğinde sürekli depresyon bakan annemin gözlerinden akan her yaş geçmişinden bir azap götürüyordu. onları ellerimle silerken hayatımda ilk defa neden ağladığını sordum. ismail adında bir sevdiği vardı, ölüm yıl dönümüydü o gün.

    şarkı

    şarkı

    (bkz: #35266552)
    (bkz: #16989529)
969 entry daha