şükela:  tümü | bugün
54 entry daha
  • bazı eksiklerine rağmen neden iyi bir film anlatmak isterim. belki biraz spoiler içerebilir. ona göre okuyalım.

    emin alper, tepenin ardı'yla kurduğu yapıyı ısrarla sürdüyor bu filmde de, emin alper sineması budur dedirtmek için. kendi dil birliğini oluşturmaya çalışan bir yönetmen olarak bu gayet anlaşılır bir tutum. aşağı yukarı 3 filminde de aynı yapıyı kuruyor. sinik alegorik anlatısının içinde bu ülkenin (orta doğu) neredeyse tüm dertleri var. tepenin ardı bu noktada en temiz ve güçlü filmi. özellikle ''kürt meselesi'' özelinde düşmanın kim olduğu vurgusu anlatılarının temelini oluşturuyor. kız kardeşler ilk iki filmden politik diskuruyla ayrılıyor. daha genel, daha yerel, taşra merkezli ama nihayetinde evrensel trajedinin örüntülerine sahip (benzer coğrafyalarda ayni hikayelerden çok var maalesef) bir yapıya sahip.

    bu filmin senaryosu çağan ırmak'ın eline geçse ne olurdu diye bir düşünmek gerek öncelikle. ben söyleyeyim; vıcık vıcık bir istismar romansı izlerdik. izleyicisinin ensesinden kedinin ensesinden tutar gibi tutan bir burjuva sinemacının objektifinden sömürünün en hesaplı, en didaktik, en romantik halini görürdük perdede. işte emin alper'in filmi ne anlatıyor, anlattığı şeyi nasıl anlatıyor dediğimiz mesele tam da bu.

    önümüzdeki hikaye ajitasyona, sömürüye o kadar açık bir hikaye ki, bunu bir doz arttırsa yolunu kolaylıkla kaybedebilir yönetmen ya da hikayesine biraz daha mesafeli yaklaşsa sanat filmlerimizin klasik usçuluğunun ağına düşüp, bir halt anlatmadan, anlatma beceriksizliğini entelektüel memnuniyetsizliğiyle perdeleyen hubrise yenik düşebilirdi . neyse ki tam dozunda bir film çıkıyor ortaya yönetmen. oldukça sert hikayesini, taşra estetiğinin içinde hafife almadan yer yer parodiye yakınsayan bir tonla seyreltiyor. hatta taşra estetiğinin ana mekanı olarak belirlediği o daracık evi adeta tek başına hikayenin temsili haline dönüştürüyor. ev, neredeyse tüm hikayenin merkezi olarak çatışma ve yüzleşmenin fiziki bunalımlarını, geçmişe ait yıpranmışlığı, sır saklarlığı, yüzleşme ve çözülmeleri adeta bir sandık gibi taşıyor içinde. film ev merkezinden doğaya açıldığı yerlerde nispeten gücünü yitiriyor mesela. filmin en güçlü anları, evin, neredeyse tek göz odanın içine sıkışan insanın, yani geçmişin, yani sırların yüzleşmeye tabi gibi görünüp sürekli olarak sıkışılan çemberin içinde kendi kuyruğunu kovalaması. elbet karakterler nezdinde. buradan doğaya açılan her an, her durum bastırılan şeylerin, yani duyguların havalandırılması, unutulması, ezcümle geçmişin hayaletlerinin kovalanması gibi bir anlama denkleşiyor bana göre.

    mekanın sıkışmışlığı karakterlerin içi motivasyonlarına yani düşüncelerine denk gelirken, doğayla açımlanan her an unutuşa işaret ediyor.

    kadınların toplumdaki yeri üstüne epe düşündürücü bir film çıkarıyor emin alper ortaya. taciz, tecavüz, istismar, derken , birey olarak var olamamak, konumlanamamak, sınıfsal çelişkiler arasında kol gezen kötülüğün normalliği, şehirli, okumuş, aydın, burjuva vs olarak adlandırılanın sömürü ve yabancılaşmayla kurduğu imparatorluk, klasik beyaz yaka stoikliğinden beslenen doğa özlemi, doğaya dönüş sendromu eleştirisi (ve bence çok güzel dalga geçmiş bu durumla) filmin ruhunu perdede bir güzel örüyor.

    buradaki meziyet; bunca derdin simgelerle göze sokulmadan, sarkıtılmadan, ajite edilmeden, kendini net bir şekilde ortaya koyması.

    gelelim eksiklere. 3 film için temel, ortak bir yaklaşımı var alper'in. aynı yapı etrafında farklı hikayeler gibi dursa da aşağı yukarı aynı dertleri anlatıyor filmlerinde. fakat bu film özelinde yönetmenin ilk 2 filminde ısrarla vurguladı ''tehdit unsuru'' maalesef yerine oturmuyor. hatta epey zorlama duruyor. filmin 2 filme göre daha gevşek olan çatışma dinamiğini böyle bir yolla daha sıkı tutmak, ya da kendine ait dil birliğini pekiştirmek için böyle bir seçim yapıyor belki ama bence bu seçim filme neredeyse hiç katkıda bulunmuyor. hatta finalde veysel karakterinin seçimine dolaylı bir etkisi varmış gibi bir hava yaratarak kendi dil ve estetik birliğini parçalıyor emin alper. oysa bu ''tehdit unsuru'' olmadan da karakterin eylemi pekala kendini anlatabilirdi. beri yandan filmin atmosferine sirayet eden devamlılığı olan bir gerilime zaten hizmet etmiyor bu seçim.

    ikinci olarak; nbc'nin bir zamanlar anadolu'da filminde yaratıp, kış uykusu'nda devam ettirdiği''erkek sofrası'' öykünmesi de nispeten yersiz duruyor. oralarda karakterlerin sınıfsal itki ve yönelimleri belirlenmeye çalışılıyor bariz bir şekilde ama durumun vuku bulma biçimi maalesef biraz zorlama. genel atmosfere yayılan taşra sıkışmışlığı içinde nbc esintileri olması zaten doğalken, hatta yer yer taşra meselesini nbc'nin entelektüel bariyerlerini aşarak daha gerçi kıldığı anları hem de sadece evin içinde yakalamayı başarmışken keşke hiç o toplara girmeseymiş yönetmen.

    kısacası iyi bir film kız kardeşler. dilini, sinemasını tanımlamaya çalışan bir yönetmenin taşra hallerini anlatma isteğini en azından öykü ve estetik bakımdan farklı noktalara taşıdığı, ama hala ilk filmi tepenin ardı'nın kusursuz yapısının etkisinde olduğunu da gösteren bir film. umarım tekrar etmekte beis görmediği bazı kavram ve durumları kullanma isteğinde ısrar etmez emin alper. ya da onları daha işlevsel kılacağı fikirleri üretmeye devam eder. zira zaten iyi bir yönetmen ve senarist olduğunu, saçma sapan sanat filmleri çeken, dandik, entel yönetmenler gibi bir düşüş, geriye gidiş yaşamayacağını izleyicisine çoktan ispatladı. bundan böyle dil birliğini pekiştireceği ama yararsız alışanlıklarını azalttığı muhteşem filmleri daha çok çekmesi dileğiyle.

    ne yapıp edip gidin ve görün kız kardeşler'i. sanat sinemamızın içler acısı halini gördükçe böyle kıymetli filmlerin değerini daha iyi anlayacaksınız.
157 entry daha