şükela:  tümü | bugün
84 entry daha
  • ... butun bunlar olurken yolda senarist ortagima rastladim. bir avukatti, etrafta avare dolasiyordu, yapacak pek bir seyi yoktu. belki dusunmek icin zamani olmustu. son bir kac yildir bircok sey yaptigi dogruydu, cunku sikiyonetim donemiydi ve o da bircok siyasi davaya bakmisti. ancak simdi sikiyonetim hepimizin tahmininden daha kisa surede sona erdi. bir gun karsilastik. soguk bir gundu. yagmur yagiyordu. eldivenlerimden birini kaybetmistim. piesiewicz bana, "birisi on emir'le ilgili bir film cekmeli, sen cekmelisin" dedi. cok ilginc bir fikirdi tabii ki.

    piesiewicz yazmasini bilmiyor. ama konusabiliyor. sadece iyi konusmakla kalmiyor, dusunebiliyor da. hic durmadan, saatlerce, arkadaslarimiz, karilarimiz, cocuklarimiz, kayaklarimiz, arabalarimiz hakkinda konusuruz. ama laf donup dolasip yaratmakta oldugumuz film icin neyin daha yararli olacagi konusuna gelir. cogunlukla esas fikirler, filmi yapilamazmis gibi gorunenler, piesiewicz'den geliyor. ben de dogal olarak kendimi onlara karsi korumaya calisiyorum.

    1980'lerin polonyasi'nda her yerde, her seye ve herkesin hayatina kaos ve duzensizlik hakimdi. gerilim, caresizlik ve basimiza daha kotu seylerin gelecegi korkusu kendini belli ediyordu. o gunlerde az da olsa yurtdisina cikmaya basladim ve dunyada genel olarak bir belirsizlik havasi sezdim. politikadan degil, siradan, gunluk yasamdan bahsediyorum. nazik gulumsemelerin ardinda ortak bir kayitsizlik sezdim. gittikce artan bir sekilde, neden yasadigini bilmeyen insanlari seyrettigimin yikici izlenimine kapildim. bu yuzden de piesiewicz'in hakli oldugunu ama on emir'in filmini yapmanin oldukca zor olacagini anladim.

    bir tek film mi olmaliydi? bircok mu? yoksa on tane mi? belki de her biri bir emre dayanan on ayri film dizisi? bu gorus, on onerme fikrine en yakin olani gibi gorunuyordu. birer saatlik on film. bu asamada onemli olan senaryo yazmakti, o siralar filmi yonetmeyi dusunmuyordum. calismaya baslamamin sebeplerinden biri, uzun yillardir tor yapimevi'nin sanatsal yonetmeni olan krzysztof zanussi'nin yardimciligini yapmamdi. zanussi daha cok yurtdisinda calisiyordu, bu yuzden sadece genel kararlari o veriyordu, gunluk idare ise bana kaliyordu. yapimevinin gorevlerinden biri de genc yonetmenlerin ilk filmlerini yapmalarina yardimci olmakti. kabugunu kirmasi gereken bircok yonetmen taniyordum ve onlar icin para bulmanin da ne kadar zor oldugunu biliyordum. uzun sure televizyon boyle baslangiclar icin dogal bir yuva olmustu. tv filmleri daha kisa ve daha ucuzdu, bu riski azaltiyordu. bunun zorlugu ise televizyonun tek filmlerle ilgilenmemesiydi. dizi istiyor, eger zorlanirlarsa ucleme dortleme turu seyler de kabul ediyorlardi. ben de on senaryo yazip bunlari dekalog olarak onerirsem on genc yonetmenin ilk filmlerini yapabilecegini dusunmustum. bir sure icin bu fikir senaryoyu tesvik edici bir unsur oldu. cok daha sonralari, senaryolarin ilk versiyonlari hazir oldugunda, gayet bencilce farkettim ki ben bu senaryolari baskalarina vermek istemiyordum. bazilarini sevmeye baslamistim ve elimden giderlerse cok uzulecektim. filmleri ben yonetmek istiyordum. boylece onunu da benim yonetecegim acikca belli oldu.

    en basindan beri filmlerin gunumuzu anlatan filmler olacagini biliyorduk. bir sure icin de olsa hikayelerimizi siyasi dunya icinde kurmayi dusunduk ama sonralari, 80'lerin ikinci yarisindan itibaren siyaset bizi ilgilendirmemeye baslamisti.

    sikiyonetim donemi sirasinda siyasetin cok da onemli olmadigini anladim. siyaset bir bakima, tabii ki nerede oldugumuzu, ne yapmaya iznimiz oldugunu ya da olmadigini tanimlayabiliyor ama gercekten onemli olan insani sorunlari cozmuyor. bizim, temel, insani sorunlarimiz icin ne bir sey yapabiliyor ne de onlara bir cozum getirebiliyor. ister komunist bir ulkede, ister zengin kapitalist bir ulkede yasayin, siyaset hicbir zaman su tip sorunlarimizi yanitlayamiyor: hayatin gercek anlami nedir? neden sabahlari uyaniyoruz?

    filmlerim siyasetin icinde olan insanlarla ilgiliyken bile, onlarin ne tip insanlar olduklarini hep anlamaya calismisimdir. siyasi cevre ancak bir arkaplan olusturuyordu. kisa belgesellerim bile insanlarla ilgiliydi, neye benzedikleriyle. hicbiri siyasi film degildi. esas konusu hicbir zaman politika olmadi. "kamera kurdu"nda baskarakterin filminden bazi sahneleri cikartan bir fabrika muduru vardir, "oteki taraf"i temsil eder. o da bir insandir. fabrika muduru filmlerden sahneler kesen, kafasi calismayan burokratlarin sadece bir temsilcisi olmakla kalmaz, ayni zamanda neden mudahale ettigini de anlatmaya calisan bir adamdir. tipki filmlerimden sahneler kesen varsova'daki sansurcuye benzer. "kamera kurdu"yla onu gozlemlemek ve eylemlerinin ardinda yatani bulmak istedim. kafasini hic isletmeden, sadece kararlari mi yerine getiriyordu? daha rahat bir yasam mi amacliyordu? belki de benim kabul edemeyecegim ama yine de neden sayilabilecek nedenleri vardi.

    leh gerceklerinden biktim, cunku her sey bize ragmen, bizim ustumuzde bir yol tutturmus gidiyor ve bizim de elimizden bir sey gelmiyor. piesiewicz ve ben, birakin iyiye dogru goturmeyi, siyasetin herhangi bir sekilde dunyayi degistirecegine de inanmiyorduk. bir de tamamen sezgisel olarak "dekalog"un dista pazarlanabileceginden kuskulandik. ve boylece politikayi filmin disinda tutmaya karar verdik.

    polonya'daki hayat zor oldugundan (aslinda dayanilmaz) bunu az da olsa filmlerimde gostermeliydim. bununla beraber, gunluk hayatin sevimsiz olaylarindan seyirciyi kurtardim. oncelikle onlari politika denen korkunc seyi seyretmekten kurtardim. ikinci olarak, dukkanlarin onunde olusmus kuyruklari gostermedim. ucuncu olarak, o zamanlar bir cok sey vesikayla alindigi halde, bunu gostermedim. sikici ve insani canindan bezdiren gelenekleri gostermedim. zor durumda olan kisileri gostermeye calistim. toplumsal sikintilara veya hayatin zorluklarina giren her sey filmlerimin arkaplaninda yer aliyordu.

    dekalog, baska kosullar yuzunden degil de, kurgusal olan ancak herkesin yasaminda ortaya cikabilecek bu kosullar yuzunden mucadeleye girmis, birdenbire istediklerini elde edemediklerini ve bir kisirdonguye yakalandiklarini fark eden on veya yirmi kisi hakkinda on hikaye anlatma girisimiydi. oylesine bencil, oylesine kendimizi ve gereksinimlerimizi sever olduk ki diger herkes sanki arkaplanda eriyip gitti. sevdiklerimiz icin bircok sey yapiyoruz – bu da bir varsayim – ama yasadigimiz gunu gozden gecirdigimizde, her seyi onlar icin yapmis oldugumuz halde, onlari kollarimizla saracak, yumusak ve sevgi dolu bir seyler soyleyecek gucumuzun veya zamanimizin olmadigini fark ediyoruz. artik duygular icin zamanimiz kalmiyor. ben esas sorunun burada yattigini dusunuyorum. hayatlarimiz parmaklarimizin arasindan akip gidiyor.

    herkesin hayatinin dikkatle irdelenmeye deger olduguna, her yasamin kendi sirlari ve dramlari olduguna inaniyorum. insanlar utandiklari icin kendi hayatlarindan bahsetmiyorlar. eski yaralari desmek veya eski kafali, duygusal gorunmek istemiyorlar. biz de bu yuzden her filme, sanki baskarakter kamera tarafindan gelisiguzel secilmis gibi baslamak istedik. ici binlerce yuzle dolu bir stadyum dusunduk. biz de bu yuzlerin icinden birine odaklanacaktik. bir fikrimiz daha vardi. kalabalik bir sokakta kamera herhangi bir yuzu sececek ve onu film boyunca izleyecekti. sonunda, aksiyonun buyuk bir konut alaninda gecmesine karar verdik. tanitim planinda birbirinin benzeri binlerce pencere goruluyordu. varsova'nin en guzel yerlesim bolgesini secmistim. o bile oldukca kotuydu, digerlerini siz dusunun artik. karakterlerin hepsinin ayni sitede yasamalari onlari biraraya getiren bir ozellikti. bazen karsilasiyorlar ve "biraz seker odunc alabilir miyim?" diye birbirlerine soruyorlardi.

    karakterlerimin hepsi diger filmlerimdeki gibi davraniyorlardi. yalniz dekalog'da, karakterlerin ic dunyalarinda olan bitenle, disarda neler oldugundan daha fazla ilgileniyordum. onceleri, onlari cevreleyen dunya, etraflarinda olanlar, dis kosullarin ve olaylarin insanlari nasil etkiledigi ve onlarin da dis olaylari nasil etkiledikleri ile ugrasirdim. simdi artik bu dis dunyayi bir kenara biraktim, eve gelen, kapiyi icerden kilitleyen ve kendileriyle basbasa kalan insanlarla gittikce daha fazla ilgileniyorum.

    butun insanlarin –politik duzeni goz onunde bulundurmadan– iki yuzlu oldugunu duusunuyorum. yuzlerinin birini sokakta, iste, sinemada, otobuste veya arabada gosteriyorlar. bu yuz, bati'da da, enerji dolu, basarili olmus ya da yakin gelecekte basarili olacak birinin yuzu olarak bilinir. bu yuz, disarda ve yabancilara gostermek icin en uygun olan yuzdur.

    durustlugun oldukca karmasik bir birlesim oldugunu dusunuyorum. hicbir zaman nihai olarak, "durustum" ya da "durust degilim" diyemeyiz. butun eylemlerimizde ve kendimizi icinde buldugumuz butun farkli durumlarda, hicbir cikis yolunun olmadigi konumlara geliyoruz – cikis yolu bulunsa bile bu, en iyi olani ya da iyi bir cikis yolu olmuyor, diger seceneklerden goreceli olarak biraz daha iyi olani, baska bir sekilde soylemek gerekirse daha az kotu olani oluyor. iste bu, durustlugu tanimliyor. insan nihai durustlugu yakalamak isteyebilir ama yakalayamaz. her gun verdigimiz kararlarla sonuna kadar durust olamazsiniz.

    en buyuk kotuluklere neden olmus insanlar bile durust olduklarini soyleyip baska turlu davranamazdik diyorlar. soyledikleri dogru olsa bile, bu da baska bir tuzak. bu, yapilani hakli cikarmasa bile politikada da tam tamina boyle. siyaset yapiyorsaniz ya da baska bir sosyal cevre icindeyseniz, sosyal bir sorumlulugunuz var demektir. caresi yok. her zaman baskalari tarafindan izleniyorsunuzdur–gazeteler tarafindan olmasa bile komsulariniz, aileniz, sevdikleriniz, tanislariniz, hatta sokaktaki yabancilar tarafindan bile. ancak, ayni zamanda, hepimizin icinde bir barometre vardir. en azindan ben bu barometreyi cok belirgin bir sekilde hissediyorum; yaptigim tum uzlasmalarda, verdigim tum hatali kararlarda, yapmamam gereken sey konusunda cok net bir sinirim vardir, ben de onu yapmamaya calisirim. ancak bunun dogru ve yanlisin kesin tanimiyla ya da herhangi bir tanimiyla da ilgisi yok. bu, gunluk somut kararlarla alakali.

    dekalog uzerinde calisirken en cok dusundugumuz seylerden biri de buydu. ozde ne dogru, ne yanlistir? yalan ve dogru nedir? durustluk ve namussuzluk nedir? kisinin bunlara karsi tavri ne olmalidir?

    mutlak bir referans noktasi bulundugunu dusunuyorum. tanriyi dusundugumde, aklima yeni ahit'teki tanri'dan cok eski ahit'in tanrisi geliyor. eski ahit'in tanrisi talepkar ve acimasiz bir tanri; kendi koydugu kurallara uyulmasini insafsizca talep eden, bagislamaz bir tanri. yeni ahit'in tanrisi ise merhametli, yumusak kalpli ve beyaz sakalli, her seyi affeden bir adam. eski ahit'in tanrisi bize bircok ozgurluk ve sorumluluk birakiyor, bizim bunlari nasil kullandigimizi gozlemliyor, sonra da odullendiriyor ya da cezalandiriyor. hicbir sekilde yalvarmaya ve affetmeye yer yok. dayanikli, mutlak, belirgin ama kesinlikle goreceli degil. iste benim gibi zayif, arayis icinde olan, bilmeyen insanlar icin referans noktasi bu olmali.

    gunah kavrami da tanri adini verdigimiz soyut ve nihai otoriteyle iliskili. ben, ayirca, daha onemli buldugum, kendimize karsi isledigimiz bir gunah daha oldugunu dusunuyorum, esasinda bu da ayni kapiya cikiyor. bu da zayifliktan, gunaha karsi duramama zayifligimizdan; daha fazla para, rahatlik, bir kadina veya erkege sahip olma veya iktidari elinde tutmanin cazibesine karsi duramama zayifligimizdan kaynaklaniyor.

    bir de gunah korkusuyla yasayip yasamama sorunu var. bu katolik ya da hristiyan inanisindan kaynaklanan, tamamiyle farkli bir mesele. musevilikte durum biraz daha degisik. onlarin daha farkli gunah kavramlari var. bu nedenden dolayi, eski ve yeni ahit'in tanrilarindan bahsettim. bu tur otoritenin varligina inaniyorum. birinin dedigi gibi, eger tanri yoksa, birinin o'nu icat etmesi gerekirdi. dunyada mukemmel bir adeletin oldugunu sanmiyorum, hic bir zaman da olmayacak. kendi olcutumuzde bir adeletten soz ediyoruz ve bu olcut de oldukca dar kapsamli. biz cok kucuk ve kusurluyuz.

    bir sey, yanlis yaptiginizi soyleyip surekli icinizi kemiriyorsa, bu dogru olani yapabilecekken yapmadiginizi biliyorsunuzdur demektir. bir kritere, degerler hiyerarsisine sahipsiniz. sanirim bu, yanlisi dogrudan ayirabilecegimizi ve kendi ic pusulamizi kullanabilecek durumda oldugumuzu ispatliyor. dogru ve namuslu olanin ne oldugunu bilsek bile bazen onu secemeyiz. ozgur olmadigimizi dusunuyorum. hep bir cesit ozgurluk icin mucadele ediyoruz ve belli bir oranda bu ozgurlugu, ozellikle de dissal ozgurlugu yakalamayi basariyoruz - en azindan, dogu'yla karsilastirildiginda ozgurlugun bati'da cok daha fazla bir oranda oldugunu goruyoruz. bati'da istedigimiz bir saati veya pantolonu alma ozgurlugunuz var. gereksinimiz varsa, alirsiniz. istediginiz yere gidebilirsiniz. yasamak istediginiz yeri secme ozgurlugunuz var. icinde yasayacaginiz sartlari secme ozgurlugunuz var. istediginiz sosyal cevrede veya insan toplulugunda yasayabilirsiniz. bence bizler, tutkularimizin, fizyolojimizin ve elbette ki biyolojimizin esiriyiz. tipki bin yil once oldugu gibi. daha iyi olanla biraz daha iyi olan ve yine biraz daha iyi olanla biraz daha kotu olan arasindaki karmasik ve goreceli ayrimin da tutsagi oldugumuzu dusunuyorum. hep bir cikis yolu bulmaya calisiyoruz. bundan kurtulma sansimiz yok. her ulkeye ya da yalnizca bir ulkeye girmenizi saglayan pasaportunuz da olsa bir sey fark etmez. dunya kadar eski bir deyise gore, ozgurluk insanin icindedir. cok dogru.

    insanlar hapishaneden ciktiklarinda - ozellikle de siyasi nedenlerden dolayi girmislerse - hayatla yuz yuze gelince caresiz kalirlar ve sadece hapiste gercek anlamda ozgur olduklarini soylerler. bir tek odada ya da hucrede belirli bir insanla yasamaya ve sunu ya da bunu yemeye mahkum olduklari icin ozgurdurler. hapishanenin disinda ise istediginizi yeme ozgurlugunuz vardir; ingiliz, italyan, cin veya fransiz lokantasina gidebilirsiniz. ozgursunuzdur. mahkumlar istediklerini yeme konusunda ozgur degillerdir, sadece bir karavana icinde getirilmis olanlari yiyebilirler. mahkumlar ahlaki ya da duygusal secimler yapma olanaklari bulunmadigindan ozgur degillerdir ve bizim omuzlarimiza yuklenen turden gunluk dertleri de olmadigi icin secebilecekleri fazla sey olmaz. aski yasayamazlar sadece ozlem duyabilirler. askta doyuma ulasma olanaklari yoktur.

    hapiste yapilabilecek secimler sayilidir, bu yuzden hapisteki ozgurluk duygusu hapisten cikildiginda duyulandan daha fazladir. en azindan kuramsal olarak, hapisten ciktiginizda istediginizi yeme sansiniz vardir, ama duygusal diyarinda, tutkularinizin diyarinda kapana kisilip kalirsiniz. insanlar hep bunu yaziya dokerler ve ben de bunu yapmalarinin nedenini cok iyi anliyorum.

    onu doyuramadigimiz icin, bugun polonya'da ulasmayi basardigimiz ozgurluk bize hic bir sey vermiyor. para olmadigi icin onu kulturel bakimdan doyuramiyoruz. kultur icin ayrilabilecek para yok. kulturden daha onemli olan seyler icin bile para yok. alin size bir paradoks daha: eskiden paramiz vardi ama ozgurluk yoktu, simdi ozgurlugumuz var bu sefer de paramiz yok. gereken ortam olmadigi icin ozgurlugumuzu ifade edemiyoruz. ancak, eger hepsi bu kadarla kalsaydi, yine cozulebilir bir durum olurdu; bir gun gelir, para sorunu bir sekilde halledilirdi. sorun bundan cok daha ciddi. bir zamanlar polonya'da kulturun, ozellikle de sinemanin sosyal anlami buyuktu. ne tur film yaptiginiz cok onemliydi. bu butun dogu avrupa ulkeleri icin gecerliydi. kitleler wajda (bkz: andrzej wajda) veya zanussi'nin (bkz: krzysztof zanussi) bir sonraki filmini gormek icin sabirsizlanirlardi, cunku bircok film yonetmeni icinde bulunulan durumdan hosnut degildi ve bu hosnutsuzlugu ifade edecekleri yollar bulmaya calisiyordu. ulke genelinde kimse var olan durumla uzlasamiyordu zaten. bu anlamda cok luks ve emsalsiz bir durumdaydik. bizler polonya'da gercekten de cok onemliydik - ozellikle de sansur yuzunden.

    simdi artik herseyi soyleyebilme iznimiz var ama simdi de insanlar soylememize izin verilenlerle ilgilenmeyi biraktilar. sansur, yazarlari da hakla ayni oranda sinirlamisti. halk sansurun isledigi kurallari ogrenmis, bu kurallarin atlatildigini gosteren isaretleri beklemeye baslamisti. tum bu isaretlere mukemmel tepkiler gosterirdi, onlari cozup onlarla oynardi. sansur bir buro gibiydi ve calisanlari da memurdu. kendi yonetmelikleri ve talimat kitaplari vardi. perdede yayinlanmasina izin verilmeyen kelime ve durumlari bu kitaptan bulup bu sahneleri kesiyorlardi. bu kitaba bakarak olmamasi gereken sahneleri keserlerdi. yonetmeliklerinde henuz yazmayan kelimeleri kesemezlerdi ya da patronlarinin henuz tespit etmedikleri durumlara tepki gosteremezlerdi. biz de onlarin henuz bilmedikleri seyleri cabucak kesfetmesini ogrendik ve halk da niyetlerimizi kusursuz bir sekilde anladi. sansurculerin gozlerinin onunde iletisim kuruyorduk. halk tasra tiyatrolarindan bahsettigimizde polonya'yi kastettigimizi anliyordu. kucuk bir kasabadan gelen cocugun ruyalarinin gerceklesmesinin zor oldugu gosterildiginde bu, cocugun ruyalarinin ne baskentte ne de baska bir yerde gerceklesemeyecegi anlamina geliyordu. halk ve biz beraberdik, kabul etmedigimiz bu duzene duydugumuz nefret bizi birlestirmisti. bugun artik eskiden bizi birlestiren temel neden yok. artik bir dusmanimiz yok.

    sansurle ilgili hos bir hikayem var. krakow'da grafikerlik yapan aslinda karikaturist olan bir arkadasim var. adi andrzej mleczko. inanilmaz zeki ve esprili biri. dogal olarak sansurle ilgili bir suru sorun yasamisti. onu bir turlu rahat birakmiyorlardi. cizdiklerini aliyorlardi. daha sonra sansuru kaldirdilar. sartik sansur yok. bir gun mleczko trabzanini duzeltmesi icin bir marangoz cagirmis. peki kim gelmis? tabii ki sansur memuru. sansur memuru rendeyi eline alip trabzanin ustunde calismaya baslamis. mleczko yanina gelip, "bunu boyle kabul etmem" demis. boylece sansurcu bir gun daha calismis ve mleczko onu seyredip, "bunu boyle kabul etmem" demis ve sonunda sansurcu iflas etmis.

    polonya'daki sansur (pek akillica sayilmasa da oldukca iyi islemisti) ozgurlugumuze cok buyuk kisitlamalar getirmisti. ustune ustluk o zamanlar film cekmek, bati'nin ekonomik sansuru altinda film cekmekten cok daha kolaydi. ekonomik sansur, seyircilerinin ne istedigini bildigini sanan insanlar tarafindan koyulmus sansurdur. su an polonya'da, tipki bati'daki gibi bir ekonomik sansur (seyircinin sansuru) var, su farkla ki polonya'daki sansur pek profesyonelce degil. yapimcilar ya da dagitimcilar halka itibar edecek durumda degiller.

    dekalog'un butun senaryolarini yazdigimda, televizyonun onayina sundum ve bir butce tahsis edildi ama hala para eksigimiz oldugunu fark ettim. o donem polonya'da iki tane mali kaynak vardi. bir tanesi televizyondu. digeri ise kultur ve sanat bakanligi. ben de bakanliga gittim. yanima birkac dekalog senaryosu aldim ve, "size cok ucuza iki film yaparim ama bir sartim var; filmlerden biri 5 numarali senaryodan yapilacak (cunku bunu yapmayi cok istiyordum) digerini de siz secin" dedim. onlar da altinciyi sectiler ve bana biraz para verdiler. fazla degildi ama yeterliydi. senaryolarin uzun versiyonlarini yazdim. sonra, cekerken, iki filmin de iki versiyonunu yaptim. biri televizyon, biri de sinema icin. daha sonra dogal olarak hepsi birbirine karisti. televizyon icin yapilan sahneler sinema versiyonuna, sinema icin olanlar da televizyon versiyonuna karisti. ancak montaj odasinda bu cok eglenceli bir oyundur. en zevkli an.

    televizyon icin yapilan filmlerle sinema icin yapilan filmler arasindaki fark nedir? oncelikle televizyon seyircisinin, sinema seyircisinden daha az zeki oldugunu dusunuyorum. televizyonun bu hale gelmesinin nedeni seyircilerin kalin kafali olmasi degil, editorlerin oyle zannetmesi. televizyonla ilgili temel sorunun bu oldugunu dusunuyorum. bu, alman, fransiz ya da polonya televizyonlarin kadar aptal olmayan ingiliz televizyonu icin gecerli degil. ingiliz televizyonu egitim ve kulturle ilgili gorusleri veya sorunlari biraz daha fazla sunma egilimi tasiyor. bu tip seyler konusunda ingiliz televizyonlari, ozellikle de bbc ve channel 4, cok daha ozenli davraniyorlar. bunu da kusursuz, kapsamli ve eksizsiz belgesel filmler ve bireyleri konu alan filmlerle sagliyorlar. oysa diger bir cok ulkede televizyonlarin (amerika da dahil) ahmakca olmalarinin sebebi editorlerin insanlarin ahmak oldugunu dusunmeleri. insanlarin ahmak oldugunu dusunmuyorum ve bu yuzden de iki tur seyirciye esit ciddiyetle yaklasiyorum. ayrica televizyon icin yapilan filmlerle sinema icin yapilan filmler arasinda anlatim ve tarz acisindan cok buyuk farkliliklar da gormuyorum.

    bir farklilik var; bu da televizyon filmi yaparken daha az paraniz olur, dolayisiyla da daha az zamanda tamamlamak zorunda kalirsiniz. tv filmleri hizli, bu yuzden biraz daha az dikkatlice cekersiniz. sahneleme cok daha basit, cekimler genis acidan cok yakin plan olmalidir, cunku genis planlarda daha cok dekora ihtiyaciniz olur. televizyondaki yakin plan kurali da buradan kaynaklaniyor. televizyonda genis planli filmler gordugumde, bunlarin kucuk ekranda cok rahat seyredilebilir olduklarini dusunuyorum. hatta bu filmler yuksek butceli amerikan filmleri bile olsa. belki kucuk ekranda her detayi yakalayamazsiniz ama etki az cok aynidir. televizyonda bu testi gecemeyenlerden biri ise citizen kane'dir cunku bu film kucuk ekranda mumkun olandan cok daha fazla konsantrasyon istiyor.

    televizyon ve sinema seyircisi arasindaki fark ise cok basit. sinemaya giden, filmi diger insanlarla, bir grupla seyreder. televizyon seyircisi ise yalniz. bugune kadar televizyon seyreden bir adamin kiz arkadasinin elini tuttugunu gormedim ama sinemalarda bu genel kuraldir. benim kisisel gorusume gore, televizyon yalnizlik, sinema ise topluluk anlamina gelir. sinemada gerilim sadece siz ve ekran arasinda degil, butun seyirciler ve sizin aranizdadir. cok sey fark eder. iste bu yuzden de sinemanin mekanik bir oyuncak oldugu dogru degildir.

    filmde, saniyede yirmi dort kare gectigi ve filmin hep ayni oldugu cok bilinen bir teoridir ama bu dogru degil. film makarasi ayni olsa bile gerilim ve ortamin mukemmel kosullarda olustugu buyuk bir sinemada, mukemmel bir perdede, mukemmel bir ses duzeniyle, bin kisilik bir seyirciye gosterildiginde film tamamiyle farklilasir. ayni film, banliyolerdeki kokan kucuk bir sinemada, muhtemelen horlayan dort kisiye gosterildiginde ise bambaska bir film olur cikar. siz onu farkli olarak gormuyorsunuzdur. o zaten farklilasmistir. bu anlamda filmler el yapimidir, makaralar ayni oldugundan filmler tekrarlanabilir, ancak hicbir gosterim tekrarlanamaz.

    iste bunlar televizyon ve sinema filmleri arasindaki temel farkliliklar. ayrica, bir de tabii ki televizyon belli seylere alismis, onlari bekleyen bir seyirci kitlesi var. ahmakliktan bahsetmiyorum (tanri korusun) ama yine de belli seylere alismis seyircileri var. mesela her aksam veya haftada bir ayni televizyon karakterlerinin onlari ekranlarinda ziyaret edecek olmalari. bu, dizi yaparken vermeniz gereken tavizlerden biridir. seyirci giderek bu ziyaretlere alismistir, sanki arkadaslariyla yemek yiyormus ya da aileleri onlara pazar ziyaretinde bulunuyormus gibi bu ziyaretlerden memnun olmaya baslar. tabii eger karakterlerle aralarinda bir duygudaslik olusmussa. amerikalilar, karakterlerini, onlar hakkinda bazi supheleriniz olsa bile, sevilebilir kilmak icin cok ugrasiyorlar.

    bu yuzden televizyon filmleri seyircinin sevdigi dostlarini ve tanislarini gorme ihtiyacini tatmin edecek sekilde yapilmali. bu genel bir uzlasimdir ve sanirim dekalog'da benim hatali oldugum nokta da buydu. dekalog ayri ayri filmlerden olusmustu. ayni karakterler arada sirada da olsa dizinin diger bir filminde ortaya cikabiliyordu. onlari taniyabilmek ve filmlerin birbirleriyle olan baglantilarini kurabilmek icin cok dikkatli olmaniz ve filme yogunlasmaniz gerekmekteydi. televizyonda filmlerin nasil gosterilecegi konusunda etkili oldugum her yerde, seyircinin karakterler arasindaki baglantiyi kurabilmesi icin en azindan haftada iki filmin gosterilmesini istedim. ancak gelenegi izlememekle cok acik hata yapmistim. buyuk bir olasilikla ayni hatayi bugun de tekrarlarim, cunku filmlerin birbirlerinden ayri olmasinin bir anlami oldugunu dusunuyordum - ancak seyircinin beklentileri dikkate alindiginda bu bir hataydi.

    geleneklerden bahsetmisken bir seyi daha belirtmek gerek. sinemaya gittiginiz zaman, film neye benzerse benzesin, bilet parasi odediginiz, sinemaya gelmek icin otobuse binip kendinizi zora soktugunuz, disarda yagmur yagdigi icin bir de yaninizda semsiye tasidiginiz ya da evden belli bir saatte ciktiginiz icin filmi tum dikkatinizi biraraya toplayarak seyretmeye calisirsiniz. harcadiginiz para ve emek yuzunden bir seyler yasamak istersiniz. bu cok temel bir gereksinimdir. sonuc itibariyla, karakterler arasindaki daha karmasik iliskileri ve daha karmasik konulari seyredecek durumdasinizdir. televizyon seyrederken bu farklidir. televizyon seyrederken etrafinizda olan biten her seyi hissedersiniz. tavada yanmak uzere olan yumurtalar, kaynayan caydanlik, calip duran telefon, odevini yapmayan ve sizin de yapmasi icin zorladiginiz oglunuz, yatmak istemeyen kiziniz, daha yapacak ne cok isiniz oldugunu ve sabah saat kacta kalkacaginizi dusunmek gibi. butun bunlari televizyon seyrederken yasarsiniz. bu yuzden de (dekalog'da yaptigim bir diger yanlis da budur) televizyondaki hikayelerin daha yavas anlatilmasi ve ayni seyin bir cok kez yinelenmesi gerekir ki cay yapmak veya tuvalete icin ekranin basindan ayrilmis olan seyirci o yokken neler oldugunu yakalayabilsin. bugun o filmleri yeniden cekseydim, hata oldugunu dusundugum halde, buyuk olasilikla bunu yine dikkate almazdim.

    dekalog'daki en iyi bulus, on filmin her birinde isiktan sorumlu ayri kamera kullanmakti. bu on hikayenin biraz farkli bir sekilde anlatilmasi gerektigini dusunuyordum. harika bir fikirdi. daha once calistigim kameramanlara secme sansi verdim ama ilk defa calistiklarim icin onlarin ilgisini cekecek ve uygun olacagina inandigim ve yeteneklerinden, zekalarindan, yaraticiliklarindan sonuna kadar faydalanabilmelerini saglayacak fikirler ya da filmler buldum.

    cok ilginc bir deneyim olmustu. sadece tek bir kameraman iki film cekti, diger filmlerin hepsi farkli kameramanlarla cekildi. en yasli kameraman altmisinin ustunde, en genci ise yirmi sekiz yasindaydi - film okulunu yeni bitirmisti. her biri farkli nesildendi ve birbirinden farkli tecrubeler yasamislardi ve meslekleriyle ilgili farkli yaklasimlari vardi. ancak, bu filmler birbirlerinden ne kadar farkli olsalar da, gorsel olarak inanilmaz oranda birbirlerine benziyorlardi. bir tanesinde kamera eldeydi, digerinde uc ayak kullanildi. birisi kamerayi hareket ettiriyordu, digeri yerlesik kamerayla cekim yapiyordu. birisi bir cesit isik kullaniyordu, bir baskasi farkli. her seye ragmen filmler birbirine benziyordu. bu bana, senaryonun ruhu diye bir sey oldugunun ve kameramanin hangi malzemeyi kullanirsa kullansin, eger zeki ve yetenekliyse, bu ruhu yakalayacaginin, bu ruhun filme bir sekilde sizacaginin (kamera kullanimi ve isik ne kadar farkli olursa olsun) ve filmin ozunu belirleyeceginin bir kaniti olarak gorulmustu.

    dekalog'da, goruntu yonetmenlerine hicbir zaman olmadigi kadar ozgurluk tanidim. her biri istedigi gibi yapiyordu, gerci bir sure sonra benim gucum de tukenmisti. ben, bir de rekabete ve ozgurlukten dogacak enerjiye guvenmistim. birini kisitladiginizda enerjisini tuketirsiniz. ona ozgurluk verirseniz, enerjisi olur cunku artik onun icin bircok olanak vardir, o da iclerinden en iyisini bulmaya calisacaktir. bu yuzden de goruntu yonetmenlerime buyuk bir ozgurluk tanidim. her biri kamerayi nereye ve nasil yerlestirecegine, nasil kullanacagina, nasil calistiracagina kendi karar veriyordu. tabii ara sira kabul etmedigim seyler oluyordu ama kameranin calismasi, kurulmasi ve sahne duzenlemesi konusunda hemen hemen her dediklerini onayladim. ilginctir ama tum bunlara ragmen, filmler yine ayniydi.

    polonya'daki bircok oyuncuyu tanirim, ancak bir suru tanimadigim da vardi. onlarin bircoguyla da ilk defa dekalog'u cekerken tanistim. tanimadigim bazilarini ise tanimamaya devam edebilirim, cunku onlar benim oyuncularim degiller. cogunlukla, bir oyuncuyla tanisip muhtesem oldugunu dusunursunuz. onunla calismaya basladiginizda ise, onun sizin ne demek istediginizi anlamadigi ve sizinle ayni frekansta dusunmedigi ortaya cikiverir. bu yuzden de birlikte calismaniz bilgi degis tokusu ve karsilikli onerilerin aktarilmasina donusur. ben ondan soyle ya da boyle oynamasini isterim. o da oyle oynar veya biraz daha farkli oynar ve o kadari bile pek bir ise yaramaz. ote yandan, onceden tanimadigim ama tanimis olmam gereken bircok oyuncuyla tanistim; ilk kez kullandigim deneyimli eski kusak oyuncular ve genc oyuncular.

    oyuncular, ayrica organizasyon ve yapimla ilgili cesitli ayrintilar yuzunden filmler sik sik ortusuyordu. her sey cok ozenli planlanmisti. bir gun uc filmde birden kullanilacak bir koridorda cekim yapacaksak insanlar, uc kameranin da gelecegini, isiklarini kurup kendi sahnelerini ardarda cekeceklerini biliyorlardi. bu tamamen uc kameraman getirmenin, hatta hemen isik duzenini degistirmenin, ayni mekani uc kez kiralamaktan, uc kez her seyi bozup tekrar kurmaktan cok daha kolay olmasi yuzundendi.

    calisma seklimiz soyleydi. kameramana, filmin bir sahnesinin ic mekanda cekilecegi belli bir sure onceden haber verilirdi. o da o gun gelirdi. cekimlerde hep belli aralar veriyorduk. mesela, neden dekalog 5'in cekimini bolmustuk? cekime basladik, yarisini cektik, ara verdik. galiba kameraman slawek mesguldu, baska bir filmde calisiyordu. bu arada biz diger iki dekalog'u bitirip besincisine donduk. dogal olarak boyle bir sey yapmak bati'da cok daha zor, cunku orada yapim parasi belli bir kisiye veya kisilere ait oluyor; baska bir deyisle para, polonya'da oldugu gibi, devlete ait degil. bu yuzden de bu cok daha zor ama ben bu yontemi kullanirim. dekalog bunun tipik bir ornegidir. her zaman yontem degistirme sansim oluyordu. bir sey montaj odasinda gozume hos gozukmuyorsa, hemen baska bir sahne cekiyordum. ya da o sahneyi tekrarliyordum. degistiriyordum. ve neden degistirdigimi ve nasil degistirdigimi de bilirdim. bu herseyi cok daha kolaylastiriyordu.

    aslinda, hayatim boyunca hep bu deneme yanilma cekimlerini yapmayi surdurdum. sonra birdenbire deneme fasli bitiveriyor ve filmin montajinin bu sahnelerden yapilmasi gerekiyor. hep boyle calismis, boyle yapmisimdir. filmin sonunda neye benzeyecegini kagida dokmek benim icin cok zor. film hicbir zaman onceden yazdigim gibi sonuclanmaz. her zaman biraz daha farkli bir seyler cikar ortaya.

    dekalog'un cekimleri, bir aylik arayla birlikte bir yil surdu. ayrica bu sure zarfinda, seminerler verdigimden dolayi berlin'e gidip geldim. bazen pazarlari, bazen de aksamlari giderdim. aksam giderdim, sonra da sabah cekim icin donerdim.

    bazen soguk alginligina yakalanip grip olurdum ama genelde cekim sirasinda hastalanmam. nedendir bilmem. herhalde hayatinizin bir doneminde enerji bir yere toplaniyor, sonra ona dehsetli bir sekilde ihtiyaciniz oldugunda ortaya cikiyor. bunun genelde boyle oldugunu dusunuyorum. bir seyi gercekten istiyorsaniz, gercekten ihtiyaciniz varsa, onu elde edersiniz. enerji ve saglik soz konusu oldugunda, film cekerken de ayni sey gecerli. cekim sirasinda hastalandigimi hic hatirlamiyorum. enerjim ve bir de (mesela dekalog'ta oldugu gibi) bir sonraki gun yeni bir goruntu yonetmeni gelecegi icin veya degisik oyuncularla calisacagim icin neler olacagina karsi duydugum merak benim isi tamamlamama yardim ediyordu. ne olacak? her sey nasil sonuclanacak?

    isin sonunda, tabii ki ben de darmadagin oluyordum. ama her seyi cok net hatirlarim. 4'de veya 7'de veya 2'de veya 1'de kac plan cektigimi, bir planin kac tekrarini yapmis oldugumu - montajin sonuna kadar cok iyi hatirlarim. bu konuda bir sorunum olmaz.

    filmlerin hepsinde ortalarda dolasan bir adam vardir. kim oldugunu bilmiyorum; sette gelip cekimleri seyreden bir adamcagiz. bizi seyrediyor, bizim hayatimizi. bizden pek memnun degil. geliyor, seyrediyor, sonra da gidiyor. bir tek 7 numarali filmde gorunmuyor, cunku dogru cekememisim ve montaj sirasinda onun oldugu plani cikarmak zorunda kaldim. bir de 10 numarali filmde yok, cunku bobrek ticaretiyle ilgili sakalar oldugu icin, onun gibi bir adami gostermeye degmeyecegini dusunmustum. ama sanirim yanilmisim. kuskusuz onu o filmde de gostermeliydim.

    baslangicta bu adam senaryolarda yer almiyordu. witek zalewski adinda, o zamanlar ve simdi de inanilmaz derecede guvendigim, cok zeki bir sanat yonetmenimiz vardi. biz senaryolari yazarken bana surekli, "krzysztof, burada bir sey eksikmis gibime geliyor. bir eksiklik var" diyordu. ben de "ama ne, witek? ne eksikmis gibine geliyor?" diye sorardim. "soyleyemem ama bir sey eksik. senaryolarda olmayan bir sey". bunun uzerine konusur, konusur, konusurduk. sonunda bana wilhelm mach adindaki bir leh yazarla ilgili bir olay anlatti. bu mach denilen adam bir gosterime gitmis ve "bu filmi cok sevdim. cok begendim, ozellikle de mezarliktaki sahneyi. cenazede siyah takim elbiseli adama bayildim." demis. yonetmen de, "cenazede siyah takim elbiseli bir adam yoktu ki" demis. mach da, "nasil olur? cercevenin sol tarafinda duruyordu, onde, siyah takimli, beyaz gomlek giymis, siyah kravat takmis. sonra cercevenin sagina dogru yuruyup goruntuden cikti" demis. yonetmen, "oyle bir adam yoktu" diye tekrarlamis. mach, "vardi, gordum. ve filmde en sevdigim de o adamdi." demis. on gun sonra da mach olmus. witek bu anektodu anlattiginda neyin eksik oldugunu hissettigini anladim. o, hic kimsenin gormedigi ve genc yonetmenin de filmde gorundugunden haberi olmadigi bu siyah takim elbiseli adamin eksikligini hissediyordu. yonetmen adami hatirlamasa da bazi insanlar bu adami gormuslerdi, o herseyi izleyen adami. olaylar uzerinde hicbir etkisi olmayan ama eger onun farkina varilirsa, seyredenlere sanki bir uyari, bir isaret gonderen biri. ben de o zaman witek'in filmde neyi eksik buldugunu anladim ve onu sete getiren taksi soforleri tarafindan "seytan", bazilari tarafindan ise "melek" diye adlandirilan karakteri filme soktum. ama senaryolarda adi hep "genc adam" diye geciyordu.

    dekalog'un polonya'daki seyredilme orani ya da sozde seyredilme orani, oldukca iyiydi. yuzdeleri ozel bir buro hesapliyordu. ilk film %52 ile basladi ve onuncu filmde %64'e cikti. bu da 15 milyon seyirci eder. oldukca yuksek bir sayi. bu kez elestiriler fena degildi. birkac satasma oldu ama cok azi kotu niyetliydi.
    ---
    (alıntı: kieslowski kieslowski'yi anlatıyor - ocak 1997, afa yayınları)
17 entry daha