şükela:  tümü | bugün
39 entry daha
  • yıllar yıllar önce bir arkadaşın evinde 50'lerden 80'lere uzanan, dünyanın en klişe romantik şarkılarını içeren birkaç cd'lik bir set bulmuştum. genel olarak bugün 70'li yaşlarında olanların gençliklerinde balolarda sevdikleri kızlarla dans ederken ya da platonik sevgililerine mektup yazarken dinlediği, buram buram aşk kokan, düzenleme olarak ise bugün dinlendiği zaman çok eski duran şarkılardan bahsediyorum. ama böyle şarkıların da kendine has bir çekiciliği olduğu için ciddi ciddi vakit geçirip, şarkıların en ilgimi çekenlerini mp3'e çeviriyordum. ama üç tane şarkı vardı ki, onları oldukça ciddi bir şekilde sevmiştim. the moody blues'tan nights in white satin, procol harum'dan a whiter shade of pale ve de king crimson'dan epitaph. üçünü bir paket olarak beğenmem şaşırtıcı değil keza üç grup da progresif rock'ın öncülerinden olarak adlandırılıyor. üç şarkıda da oldukça ağır bir klasik müzik etkisi var. üçünün de sözleri şiirsel. ama elbette king crimson'ın bu üçlünün arasında farklı bir yeri var.

    bir kere epitaph'ı dinleyip, "ay ne hisli grup" diye king crimson'ın diskografisine dalan "la bu ne hacı" der, kafası karışır. çünkü king crimson'ın espirisi biraz da karşına ne çıkacağını bilmemek. hatta en iyi dönemlerinde hangi albümünde hangi kadronun çıkacağı da belli degildi. ama tüm bu belirsizliklerin dışında iyi bir müzisyenlik, karizmatik ve biraz da enigmatik bir hava, caz müziğinden ödünç alınan akorlar birçok king crimson şarkısında karşımıza çıkan şeyler. bir de tabii ki robert fripp. kendisi, sadece bir gitarist değil, müzik olayının tüm detaylarına hakim, hırslı bir vizyoner ama bu nedenlerden dolayı da beraber çalıştığı insanların dediğine göre çalışması zor bir adam. hatta king crimson müziğinin internet üzerinde yer almasını uzun süre engellediği için internet jenerasyonunun grubu tanımaması için istemeden de olsa elinden geleni yapmış aksi bir adam. neyse ki artık bu konuda biraz daha kendini rahat bıraktı da iyi oldu.

    ama king crimson'ın geçmişine baktığımızda ilk gördüğümüz isim fripp değil. davulcu michael giles ve bas gitarist peter giles, ingiltere'de 1960'ların başından beri birçok rock'n'roll grubunda müzik yapıp, birçok single çıkarma şansı elde etseler de bir türlü başarıya ulaşamamışlardı. bu sırada saykodelik rock gücünü de gitgide arttırıp, klasik rock'n'roll'un dönemini kapıyordu. iki kardeş de kendi gruplarını kurmaya karar verdiler. müziklerinin sınırlarını genişletmek için de bir klavyeci bulmak istediler. ayrıca bu kişinin şarkı da söyleyebilmesi gerekliydi. verdikleri ilana ne klavye çalabilen, ne de şarkı söyleyebilen fripp cevap verdi. ama adam o kadar etkileyiciydi ki, onu yanlarına aldılar. böylece dünyanın en kötü grup isimlerinden birine sahip giles, giles & fripp kuruldu. kısa süre sonra peter sinfield, king crimson ismini bulduğu için övgü topladığında "zaten herhangi bir isim giles, giles & fripp'ten iyi olacaktı" diye cevap verecekti. ggf, kendine has bir saykodelik pop albümü olan the cheerful insanity of giles, giles and fripp'i kaydetti ama bu pek bir ses getiren bir albüm olmadı. grubun başarı kazanması için robert fripp'in duruma el koyması lazımdı.

    fripp, gruba önce üflemeli enstrümanlar ekleme kararı aldı ve tecrübeli bir stüdyo müzisyeni olan ian mcdonald gruba dahil oldu. o dönem çok fazla rock müzik grubunda üflemeliler yoktu. bu kesinlikle grubu dönemin diğer gruplarından ayıran çok önemli bir ozellikti. mcdonald, ilk albümdeki bircok rifin yaratıcısı olmasının yanında daha grubun adı ggf iken ilk albüme girecek "i talk to the wind"ı bestelemişti. yani grubun sadece müziği değil, besteciliği de ilerleme kaydetmişti. ama halen önemli bir noktaya çözüm bulamamışlardı. plak şirketiyle de konuştuktan sonra gruba iyi bir vokalist ve göze hoş gelen bir frontman bulmaları gerektiğine karar verdiler. fripp, önceden tanıdığı gitarist greg lake'i grupla tanıştırdı. her şey tamamdı ama lake gitar çalıyordu. grupta da zaten bir gitarist vardı. grup, seçenekleri ikiye indirdi. ya gitarist fripp ya da bas gitarist peter giles ayrılacaktı. aslında bu tek seçenek demekti çünkü herkes robert fripp'in kalacağını biliyordu. bu, peter fripp'in gruptan kibarca kovulması demekti. işin ilginç noktalarından bir diğeri lake'in daha önce hiç bas gitar calmamasıydı. ama "alt tarafı iki tane teli eksik bir gitar bu" diye düşünen lake, sıkıntı olmayacağını düşündü. bas gitara geçince o işin o kadar da kolay olmadığını farketse de king crimson döneminde bas gitarda ustalaşmak için elinden geleni yaptı. aynı dönemde aynı camiadan peter sinfield de gruba dahil oldu. sinfield, zamanında müzik gruplarına girip çıkmış ama müzik anlamında hiçbir yeteneği olmayan bir adamdı. ancak sinfield'in vizyonu ve yaratıcılığı tartışılmazdı. bu nedenle gruba kendine has bir başka özellik kazandıran bir şeye karar verdiler: sinfield, söz yazarı olarak gruba dahil oldu.

    grup, kadroyu oturtunca hemen yeni şarkılar üstünde çalışmaya başladı. bu şarkılardan beşiin the court of the crimson king adını taşıyan bu muhteşem ilk albümde yayınlandı. entry'nin bu anına kadar grubun kendine has bazı özelliklerinden bahsetmiştim. bir diğeri de bu albümün bir alt başlığının olması. o da "an observation by king crimson". bu çok önemli çünkü bu albüm herhangi bir performans kaydı değil. bu bir gözlem albümü. ilk şarkıda doğrudan, diğer şarkılarda ise dolaylı olarak başta vietnam savaşı olmak üzere, insanoğlunun karıştığı savaşları ve katliamları ve bunların birey ve toplum üstündeki etkilerini anlatıyor. bir yandan da "i talk to the wind" ve "moonchild" gibi şarkılarda pastoral temalar kullanılıp, bir karşıtlık yaratılmış. müzikal olarak progresif rock'ın hareketliliğini ve şaşırtıcılığını görüyoruz. öte yandan folkun, cazın, klasik müziğin de şarkıların dna'sında yer bulduğunu söylemek lazım. "21st century schizoid man" ise birazdan değineceğim gibi çok sert sularda yüzüyor. king crimson, her ne kadar bugün robert fripp ile özdeşleştirilse de albümdeki iki şarkı tamamen mcdonald tarafından bestelenmiş ve başta flüt olmak üzere diğer üflemeli çalgılar da albümün bestelerinde çok önemli bir yer kaplıyor. elbette albümün meşhur kapağına da değinmeden olmaz. albüm savaşın delirttiği insanları anlatırken, albüm kapağında da çığlık atan bir adamın ağzının içine doğru giriyoruz. sanki bir deliliğin içine düşmekteyiz. albüm kapağının çizimini 23 yaşındaki barry godber yaptı. godber, söz yazarı sinfield'in yakın arkadaşı, asıl mesleği bilgisayar teknisyenliği olan, bir gençti. söz yazarının arkadaşı olması sayesinde sinfield'in anlatmak istediğini çok iyi anlayarak bu resmi çizen godber, albüm kapağının içine de aynı karakteri, bu sefer mutlu - hatta biraz sarhoş bir şekilde - çizdi. albüm çıktıktan sadece birkaç ay sonra, 24 yaşındayken, kalp krizinden ölmesi ise trajik bir son.

    21th century schizoid man, bir king crimson klasiği olduğu kadar bir rock müzik klasiği desek çok yanlış olmaz. her enstrüman mı bu kadar iyi olur? ama enstrümanlardan önce vokalle başlayalım. aslında oldukça romantik bir sese sahip greg lake'in sesine deli gibi basılan distortion'ın yarattığı hava çok güçlü. vokalden inanılmaz bir enerji yayılıyor. aslında bir ses mühendisliği hatası nedeniyle seste bu kadar distortion olduğu söyleniyor ama şarkının sözlerindeki panik havasını daha iyi yansıtmanın başka bir yolu olamazdı. öte yandan lake, şarkının canlı performanslarında da aynı enerjiyi vermeyi başararak, önemli bir vokalist olduğunu gösteriyor. vokal, şarkının aslında sadece küçük bir kısmını sırtlıyor. şarkıya enerjisini veren en önemli etkenlerden biri muhteşem rifi. saksafon ve elektro gitarın muhteşem ortaklığı şarkının oldukça sert bir sound'unun olmasını sağlıyor. bu güçlü intro rifinin sonrasında gelen distortionlı vokal nedeniyle şarkı birçok kaynak tarafından ilk heavy metal şarkılarından biri olarak adlandırılıyor. elbette günümüzün metalinden çok farklı olsa da 1960'lar biterken ve daha black sabbath ortaya çıkmamışken, böyle sert bir sound çıkarabilmeleri büyük yaratıcılık. şarkının davulu da çok acayip. grubun müzikal açıdan sürprizli yapısı, bu şarkı özelinde davulda ortaya çıkıyor. bir anda bir davul atağı geliyor, başka bir anda "herhalde burada da bir atak gelecek" dedikten sonra kesik kesik çalıyor. diğer enstrümanların volümü yüksek olsa bile bas gitar da kolayca duyulabiliyor ve şarkının altyapısını hareketli bir şekilde döşüyor. şarkının ortasında yer alan ve "mirrors" olarak adlandırılan müzikal bölümünde, şu ana kadar bahsettiğim dört enstrüman da şov yapıyor. özellikle davul ve saksafonun hareketliliği muhteşem. sonlara doğru dur kalklı kısımda davul ve saksafonun uyumu çok etkileyici. gitar solosu da onlardan aşağı kalmıyor. hatta gitardan da sanki üflemeli sesi çıkıyor gibi yapmayı başarmışlar. "prog rock belki de bu şarkının mirrors kısmında doğdu" desek çok yanlış olmaz herhalde. herkesi övdük, peter sinfield'in sözlerine de değinmeden olmaz. şarkı taa 1960'la devam ederken 2000'li yıllarda insanoğlunun bürüneceği ruh halini anlatıyor. nedir bu ruh hali? bireye bakıldığında şizoid kişilik bozukluğu on görülmüş. depresif, soğuk, donuk, asosyal. topluma bakıldığında da sanatçıların açlıktan kırıldığı, çocukların öldüğü, insanların tüketime kendilerini kaptırdıkları bir topluluk öngörülmüş. siyasete bakıldığında politikacıların yaktığı savaş ateşinde bombalanarak ölen masumlara değinmiş. şarkı müzikal olarak sert ama şarkı sözleri şarkının müziğinden de sert ve karanlık. elbette vietnam savaşı'nın doğrudan etkilediği şarkılardan biri bu. ama bunun ileride yaratacağı etkileri sorguladığı için oldukça ileri görüşlü bir sanat eseri olduğunu da söylemek gerek.

    bu delilikten sonra i talk to the wind ile neredeyse folk müziğe bir geçiş yapıyoruz. şarkının altyapısını mcdonald'ın çaldığı flüt yapıyor. rock müziğe flütü eklemeleri ile jethro tull'ların, genesis'lerin, camel'ların da bir nevi önü açılıyor. özellikle şarkının sonundaki flüt solo muazzam. ve elbette bu yumuşacık şarkıyı yukarıda da dediğim gibi mcdonald yazmış. flütten sonra en çok dikkat çeken enstrüman davul. özellikle zil ve hi-hat kullanımı çok tatlı. bu ikilinin verdiği hava beni alıp ingiltere'nin yemyeşil tepelerine alıp götürüyor. tabii ki sözlerde rüzgar ile konuşan bir adamın olması da bunda bir etken. şarkının başında iki karakter tanıyoruz. "düz adam", tek bir soru sorarak şarkının önünü açıyor: "neredeydin?". "geç adam" da umarsızca cevap veriyor: "oradaydım, buradaydım, ve de aradaydım". biraz rahat bir karakter olduğunu anladığımız geç adam, daha sonra, belki de bu umursamaz karakterinin de nedeni olan, rüzgarla konuşmasını ama rüzgarın onu dinlememesinden bahsediyor. rüzgarla konuşmasının nedeni etrafındaki karmaşa ve hayal kırıklığından bahsetmek. ama rüzgar ona cevap vermeyince üzülmekte. öte yandan kullanılamayacağından, emir almayacağından bahsederek özgürlüğünü koruyacağını belirterek yalnız ve güçlü olduğunu vurguluyor. dinlemesi zevkli ve çok da anlamlı bir şarkı.

    geldik en başta bahsettiğim epitaph'a. bu şarkı için söylenebilecek ilk şey epikliği herhalde. neredeyse koca bir orkestranın çaldığı etkileyici bir klasik müzik şarkısı gibi ama değil. sadece 4 müzisyenin elinden çıkan bir kayıt bu. ancak görkemli ve zengin bir müziği var. bunun en büyük etkenlerinden biri mcdonald'ın çaldığı mellotron. 1960'ların başında icat edilen bu tuşlu çalgı, 1960'ların ortalarında rock müzikte kullanılmaya başlandı ve özellikle 1967'de the beatles'ın yayınladığı strawberry fields forever ile büyük kitlelere ulaştı. ilginçtir, strawberry fields forever ve epitaph benim için müzikal olarak hep ölümü hatırlatmıştır. demek ki mellotron'un yarattığı o atmosfer bende daha gizemli, daha karanlık bir bilinmezi çağrıştırıyor. girişte fripp'in gitarından çıkan bendler, daha en baştan ne kadar vurucu bir şeyin bize doğru geldiğini gösterir gibi. fripp'in akustik gitar arpejlerinin de şarkıya bir ruh kattığını söylemek gerek. greg lake'in yumuşak sesinin en iyi gittiği şarkı bu şarkı olsa gerek. sesini sertleştirmese de lake, şarkının ikinci kısmında sesinin volümünü arttırıp, şarkının vuruculugunu da arttırıyor. mcdonald'ın mellotron'u çalarak şarkının yükünü sırtlanmasının yanında "march for no reason" adı verilen enstrümantal kısımda da fripp'in akustik gitarı üstüne klarnet ve flüt çalarak önemli bir rol üstleniyor. davul, şarkının temposuna uygun olarak ağır ağır ilerlese de girişte ve "march for no reason" bölümlerinde neredeyse bir senfoni orkestrası davulu gibi derin ve bir miktar ekolu kullanılmış. bir önceki şarkıda olduğu gibi giles'ın zil kullanımı çok etkileyici. şarkının ana akorlarını hep barış manço'nun lady of the seventh sky'ına benzetmişimdir. king crimson'ın bu şarkısının türkiye'de oldukça popüler olması böyle bir etkiyi yaratmış olsa gerek. gelelim sözlere. bu şarkı albümün en etkileyici müziğine sahip olduğu gibi albümün en etkileyici sözlerine de sahip. şarkı, 21st century schizoid man'de olduğu gibi savaşın etkilerinden bahsediyor ama bunu oldukça şiirsel bir şekilde hallediyor. şarkının ilk kıtasında peygamberlerin sözlerini yok eden bombaların patladığı bir dünyada insanoğlunun ortadan kalkmasından bahsediyor. ikinci kıtada tekrardan politikacılara bir eleştiri getiriliyor: "bilgi, ölümcül bir arkadaştır hükmü yoksa kuralların / tüm insanlığın kaderi, görüyorum ki, ellerinde aptalların". bu çok büyük ihtimalle, ilk kıtadaki ışık saçan bombaları da düşündüğümüzde, atom bombası ve bunu kullanmayı seçen siyasetçilere bir gönderme. atom bombası yapabilecek kadar bilime hakim toplumların, kural kanun dinlemeden, bu bilimsel buluşu "düşman"ları yok etmek için kullandığını ve bilgiye erişimini kötüye kullanan aptalların yönetiminde insanoğlu olarak helak olduğumuzu anlatıyor. nakaratta da mezar taşımızda "kargaşa" yazacağını söylüyor. bir önceki şarkıda da kargaşa teması kullanılmıştı. ayrıca bu temayı, albümün kapağında çığlık atan insana da çok rahat bir şekilde bağlayabiliriz. nakaratın sonunda "eğer bunlar geçerse, hepimiz arkamıza yaslanıp gülebiliriz ama korkarım ki yarın ağlıyor olacağım" diyerek oldukça pesimist bir hava yaratılıyor. bu nedenle bu şarkı için "insanlığa bir ağıt" desek hiç de ayıp olmaz.

    albümün ikinci yüzü moonchild ile açılıyor. albümün en tartışma yaratan şarkısı bu olsa gerek. gerçi ilk iki buçuk dakikasına herhalde herkes hayrandır. "the dream" olarak da bilinen bu kısım, adından da belli olduğu gibi bir rüya kıvamında. elektro gitar, derinden derinden şarkının ana melodisini çalarken, davulun zilleri bu şarkıda da öne çıkarılmış. tabii bu şarkının bu rüya gibi atmosferini kullanmak için mellotron'dan yine destek alınmış. lake'in de rüya gibi hafif vokalinde de bir miktar efekt kullanılmış. böylece şarkı uzaktan uzaktan bize doğru gelen bir ninni gibi dizayn edilmiş. şarkının ana melodisi kulağa bir caz parçası gibi geliyor. fripp'in caz müzikten oldukça etkilenen gitar tekniğini de düşünürsek bu caz havasının fripp'ten geldiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. hatta müzikal havası ve isminden dolayı bu şarkıyı dinlediğimde aklımda moon river canlanmakta. moonchild, aleister crowley tarafından yaratılmış yıllar sonra da avantgarde / saykodelik rock grubu captain beefheart and his magic band tarafından müzik dünyasına kazandırılmış bir mistik karakter. king crimson'ın şarkısında da doğanın içinde tek başına yaşayan, mutlu ama oldukça da gizemli ve bilinmez bir peri gibi anlatılmış. tüm bu karmaşanın içinde belki de insanların yitirmemesi gerektiği saflığı, doğallığı simgeliyor. şarkının ikinci kısmı olan "the illusion" ise yaklaşık 10 dakika süren bir enstrümantal. grubun bazı hayranları buranın rock müzik için önemli bir deneyim olduğu ve müziğin sınırlarını kaldıran asi bir hareket olduğunu düşünüyor. bazıları ise bölümü oldukça sıkıcı ve gereksiz buluyor. ben bu ikisinin biraz arasındayım. öncelikle bölüm biraz fazla uzun, belli bir yerden sonra sıkıcı hale geliyor. bir de bu bölümü çok düşük bir ses seviyesinde kaydetmişler. eğer bu bölümde özellikle sesi açmazsanız, neler olup bittiğini anlamak zor. öte yandan kafa şişirici bir doğaçlama değil bu. özellikle fripp'in başta çaldığı ve daha sonra da ara ara devam ettirdiği caz melodileri ve gitardan çıkardığı farklı sesleri dinlemek zevkli. ayrıca şarkının hikayesine baktığımızda, yumuşak bir şekilde rüyaya daldığımızı, bu kısımda ise uyandığımızda bizi sersem eden, çok karışık, bir o kadar da anlamsız görüntüleri müziğe yansıtmak istemişler.

    albümün kapanışını bir başka görkemli şarkı yapıyor. bu şarkı, albüme adını veren the court of the crimson king. şarkının bestesi tamamen mcdonald'a ait. bu şarkının da atmosferini, "epitaph"ta olduğu gibi mcdonald'ın mellotronu ve fripp'in akustik gitar arpejleri sağlıyor. "the return of the fire witch" adlı enstrümantal bölümde mcdonald'ın flütü de güzel bir solo atmakta. burada da kendisine fripp'in elektro gitar nameleri ve lake'in tatlı bas dokunuşları eşlik etmekte. şarkının davulu da bu arada çok güzel. bazen bir marş temposunda ilerliyor. bazı enstrümantal kısımlarda yine çok iyi bir zil kullanımı var, nakarat sonlarındaki filler'ları da çok güzel. şarkının vokal melodisi etkileyici ve akılda kalıcı. nakarattaki "in the court of the crimson kiiiiiiiiiiiiiiiiiiiing, aaaaaahhhhhhhh" bölümleri herhalde şarkının imzası diyebiliriz. birkaç vokal kaydının üst üste binmesiyle büyük bir koro bu bölümleri söylüyor gibi geliyor. benim için tüyleri diken diken eden bir bölümdür burası. lake'in vokali şarkının genelinde çok berrak ve hisli. bu görkemli sözlerin üstüne, masal gibi ilerleyen şiirsel sözler elbette çok iyi gitmekte. şarkının girişinde eski zamanlarda kızıl kral'ın huzurunda yapılan turnuvaları, çalan müzikleri, eski dilde söylenen ninnileri dinliyoruz. ikinci kıtada ise bu tantananın ortasında kendisinden büyükler tarafından hayallerine engel konan ve ölüme gönderilen birinden bahsediliyor. daha sonra bu karakterin bir piyon olarak uzak diyarlara gönderildiğini anlıyoruz. özellikle son kıtada akil insanlar şakalar yaparken, soytarıların kuklaları oynatıp gülerken bir yandan da dulların ağladığını söylüyor ve insan hayatının bu kızıl kral için ne kadar da değersiz olduğunu anlıyoruz. şarkı 7. dakikada biter gibi yapsa da kısa bir boşluktan sonra "the dance of the puppets" kısmı başlıyor. burada hayatını kaybeden "kukla"lara selam yollarcasına, şarkının ana melodisi bir sirk müziği gibi çalınıyor. sonra da ana melodi tekrardan başlıyor ama bir önceki kuklalı bölümden kalan ses efektleri ana melodiyi bilerek bozuyor. hatta şarkı bir kez daha bittikten sonra, yine benzer efektler bu sefer tek başına çalınıyor. şarkı da burada bitiyor. nasıl yorumlamalı? ben şöyle yorumlamak istiyorum: ölüme gönderilen kuklalar ile hikaye bitti sanıyoruz ama o kuklalar aslında ölmüyorlar, aksine kendi müziklerini yaratacak kadar güçleniyorlar, bilinçleniyorlar. kızıl kral'ı temsil eden görkemli melodinin içine dahil olmaları, bir başkaldırı olarak okunabilir. en sonunda ise ana melodiden bağımsız olarak duyduğumuz efektler ise kuklaların bu çatışmadan başarı ile çıktığını simgeliyor. belki de kızıl kralların yerine her zaman kuklaların yanında durmayı tercih ettiğim içindir bu son bölümü böyle yorumlamam.

    grup, daha albüm çıkmadan konser performansları ile dikkatleri üzerine çekmişti. bu etkileyici albüm ile hayran kitlelerini daha da genişlettiler. 1969 yılı sonuna kadar konserler vermeyi bırakmadılar. zaten ellerinde daha yayınlanmamış ama hazır şarkılar vardı. pek fazla ara vermeden ikinci albüme geçmek istediler. ancak bir sorun vardı. robert fripp, grubun daha deneysel olmasını istiyordu. ilk albümün yıldızı mcdonald ise "epitaph" ve "i talk to the wind" gibi şarkılardaki daha romantik ve duygusal havadan ilerlemek istiyordu. giles ve lake de benzer bir düşünce içindeydi. ama fripp, vizyonunda inatçıydı. bu nedenle fripp ve söz yazarı sinfield dışındaki bütün elemanlar gruptan ayrılmayı seçti. bu ayrılık kavga/dövüş içermek yerine, mantık ve saygı çerçevesinde yapılmıştı. keza fripp ve sinfield, ikinci albüm için uygun müzisyen bulamayınca michael giles ve greg lake'i sadece albüm kaydı için geri çağırmış, hatta bas gitarları da peter giles çalmıştı. mcdonald'ın rolü ise peter fripp tarafından ve bugün hala grupta çalan mel collins tarafından üstlenmişti. grubun ikinci albümü in the wake of poseidon neredeyse ilk albüm kadar kalitelidir benim gözümde. albüm, ticari olarak da başarı kazandı. hatta cat food single olarak yayınlanıp, king crimson'ın top of the pops'a çıkmasını sağlamıştı - ki bu kadar deneysel bir grubun bu kadar piyasa bir programa çıkması bugün bakınca çok saçma geliyor. bu albümden sonra fripp, değişen elemanlarla king crimson'ı devam ettirdi. eskinin ekmeğini yemek yerine yıllar boyunca müzikseverlerden takdir gören albümler çıkarmaya devam etti. greg lake, emerson lake palmer ile, mcdonald da foreigner ile rock müzik tarihine önemli eserler bırakmaya devam ettiler. ama o dönem 20'li yaşlarının başında olan bu gencecik sanatçıların, müzikal olarak zamanının çok ilerisinde, söz olarak çok derin ve düşündürücü, imaj olarak da çok dikkat çekici bu albümü kaydetmeleri hala benim için akıl almaz bir olay olmayı sürdürüyor.

    4,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: 21th century schizoid man, moonchild, epitaph
1 entry daha