şükela:  tümü | bugün
306 entry daha
  • duyarsızlaşmış insanların yaşadığı, atmosferi karanlık, sürekli yağmurun yağdığı ve tanrıyı gücendirecek değil de kişinin kendisine karşı işlediği günahların cezalandırıldığı karanlık bir şehirde geçen, karanlık bir film.

    filmin senaryosunu yazan andrew kevin walker'ın bu filmi yazmasındaki ilham kaynağını, depresif olduğu bir dönemde new york sokaklarında gezerken çevresine baktığında, bulmak için aramaya bile ihtiyacı olmadan, yedi ölümcül günaha sahip kişileri anında, çaba sarf etmeden görebilmesinden aldığını söylüyor.

    filmde çok değerli ayrıntılar, atıflar da var. kevin spacey'nin adının gözükmemesi, john doe'nun defterlerinin binlerce dolar harcanarak gerçekten de yazılmış olması, şehvet sahnesinde oynayan adamın o rolü oynayabilmesi için -haklı olarak- bütün gece uyumamış olması, açgözlülük cinayetinde evde bulunan yazının para verilmemesi karşılığında vücuttaki bir parça etin alınabileceğine dair sözleşmenin imzalandığı venedik taciri'nden alıntı olması, oburluk cinayetinde geçen cümlenin ise paradise lost şiirinden bir alıntı olması, filmde günah yüzünden işlenmemiş tek cinayette filmin senaristinin oynaması vs. ama en güzeli filmin ön gösteriminde yaşanmış. filmi tanıtmak amaçlı gösterilen reklamda driving miss daisy filminden morgan freeman ve legens of fall filminden brad pitt'in başrollerinde olduğu film tarzında bir tanıtım kullanılmış. bahsedilen filmler bu iki aktörün en naif filmleri. fincher resmen dalga geçmiş. hem naifliği anlatan filmlerle, hem de o beklentiyle gelen izleyiciyle.

    tüm bunların dışında filme harcanan emeğin haddi hesabı yok. filme sanat eseri bakış açısıyla bakmak böyle bir şey. birkaç saniye gözükecek obur karakterinin makyajına on saat harcanabiliyor mesela. iki televizyonlu küçücük bir odada kocamın bir adam ölümünü görmek ölümü görmekten daha rahatsız ediyor insanı. jenerikteki kaymaları bilerek düzeltmemeleri müthiş bir şey. joe doe'nun defterlerinin inandırıcılığı arttırma amaçlı iki ay boyunca gerçekten yazılması yeterince güzelken, somerset'in bu defterleri bulduktan sonra "bunları okumaya iki ay yetmez" demesi insanı şaşırtıyor gerçekten de.

    filmde, tarihte biri bana böyle söylediği için cinayet işledim olaylarına da atıf var. filmin bir yerinde bu cinayetleri işlememi bana jodie foster söyledi der bu kesin diye bir laf geçiyor. ronald reagan suikastine ilham kaynağı olmuş taxi driver filmine güzel bir gönderme var. yine aynı sahnede dedektif mills "bunları yapmamı köpeğim söyledi." diyerek david berkowitz'e, yani işlediği cinayetleri komşunun köpeği söylediği için yaptığını söyleyen bir seri katile atıfta bulunuyor. ya da somerset'in kütüphaneden alınan kitapları fbi'ın izlemesini anlattığı sahnede, manson müritlerinin hippileri öldürmek için beatles bize işareti verdiği dediği, helter skelter'dan bahsetmesi gibi. film içinde bu tarz atıflar yapıldığı için izleyicide, aklı yerinde olmayan bir seri katil işledi bu cinayetleri düşüncesi oluşmaya başlıyor. çünkü yapılan cinayetlerin delinin biri tarafından işlendiğini söylemek halkın kötülük üzerine düşünmesini engelleyen kaçış yollarından biri. ama fincher tabii ki bu yola girmiyor.

    filmin sonlarına doğru john doe ve dedektiflerin arabada gittikleri sahnede, bu cinayetleri işlerken üzülmemiş olman senin canavar olduğunu gösterir tarzındaki bir konuşmaya john doe'nun verdiği cevap;

    "obur bir adam. ayakta bile duramayan iğrenç bir adam. gördüğün zaman arkadaşlarına da gösterip dalga geçmek isteyeceğin bir adam. yemek yerken onu gördüğünde yediğin yemeği bile bitiremezsin. sonra sırada avukat var. içinizden bana teşekkür ediyorsunuzdur. bu adam bütün hayatını katillerin ve tecavüzcülerin serbestçe dolaşabilmesini sağlamak için yalan söyleyerek para kazanmaya adamış biri. bir kadın. içi o kadar çirkin ki, dışı güzel olmadan yaşamaya katlanamıyor. bir torbacı. daha doğrusu uyuşturucu satan bir oğlancı. tabii, hastalık yayan fahişeyi de unutmayalım. ancak bu kadar berbat bir dünyada bu insanların masum olduklarını söyleyebilirsiniz. zaten olay da bu. her köşe başında, her evde ölümcül bir günah görüyor ve hoşgörüyle karşılıyoruz. hoşgörüyle karşılıyoruz çünkü çok yaygın, çok önemsiz. sabah, öğle, akşam... her zaman hoşgörüyle karşılıyoruz. ama artık değil. ben örnek oluyorum. yaptıklarım düşünülecek, incelenecek ve taklit edilecek. sonsuza kadar."

    bu monologa katılmamak elde değil. insanın içindeki kibir ve erdemli gözükme hevesi, çevrede yaşanan günahların neden sürekli olarak hoşgörüyle karşılandığına dair konuşma isteği uyandırıyor insanda. yedi ölümcül günah, ister günah ister suç deyin, din eksenli bakılmasına gerek kalmadan insanın kötü ve yapılmaması gereken özellikler diye sınıflandıracağı şeyler. asıl soru bunlara ne zaman kötü diyoruz? ben cevaplayayım, tabii ki başkası yaptığı zaman. bu yedi özellik, yani öfke, açgözlülük, şehvet, oburluk, haset, tembellik ve kibir bende yok diyen bir allahın kulu yoktur dünyada. çok iyi bir insan olarak tarif edilen kişilerde bile az ya da çok, bu özelliklerin tamamı vardır. işte başkasında gördüğümüzde ayıplayacağımız bu özellikler kendimiz için konuştuğumuzda övünülecek bir malzeme haline geliyor. kibirli, gururlu olmak böbürlenerek söylenen özellikler haline geliyor, uçarı ve düzeysiz şehvet libido yüksekliği olarak tanıtılıp pazarlanıyor, ihtiyacım olmayan şeyleri alıyorum diyerek insan kendini zengin göstermeye çalışıyor... işte bu filmde insanı rahatsız eden şey tam olarak da bu. masum insanların öldürülmesi falan değil. modern dünyada günah, öldürülmek için bir sebep olmazken, aslında başkasında gördüğümüzde kaçacağımız davranışları kendimizi pazarlar haline geldiğimiz bu dünyada, bu özelliklere sahip olan insanların öldürülmesi insanı rahatsız ediyor. çünkü aynılarını biz de yapıyoruz, bundan birkaç yüzyıl önce yaşamış olsaydık, öldürüleceğimiz özellikler şimdi kendimiz yaptığımızda gurur verici özellikler olarak düşünüldüğü için, aslında bu davranışlarım için öldürülebilirim düşüncesini insanın kafasına yerleştirdiği için rahatsız edici ve bir o kadar da güzel bir film.