şükela:  tümü | bugün
1824 entry daha
  • sene 2002 ya da 2003.

    lisede goy goyun eğlenecenin (tüm liseliler gibi) dibine vuruyoruz.

    sonrasında okul basketbol takımı için seçmeler oluyor ve sağolsun antrenör ve arkadaşlar seçmelere bile dahil olmadan guard pozisyonu için bir önceki seneden gösterdiğim mikro üstün başarı, makro çalışkanlığım (it gibi koşmak) nedeni ile seçmelere girmeden yedek olarak takıma alınmamı sağlıyorlar. ilk beş performansım yok ama tam bir iron bench olarak ne zaman ihtiyaç olsa girip oynuyorum.

    bir kaç maç zorlanmadan ilerliyoruz okullar arası turnuvada, 3. tura çıkıyoruz. karşımıza sağlam ötesi bir takım çıkıyor. resmen sahada var olmak için sürekli adam değiştirmek zorunda kalıyoruz çünkü adamlar üzerimizden geçiyor ama yine de maçta hep küçük farklarla takip etmeyi bırakmıyoruz.

    jordan hayranlığım nedeniyle her maça jordan pazubant ya da bileklikleriyle çıkıyorum, maça kim bilir kaçıncı giriş çıkışım, sahaya giren nefes nefese kenarı atıyor kendini. ve maçın bitimine 6 saniye kala 1 sayı geride mola alıp toplanıyoruz antrenörün yanında. son şutu kim kullanacak? bir arkadaş sadece gönüllü oluyor çünkü izleyen bi sürü kişi var kimse sorumluluk almak istemiyor, bir de ben gönüllü oluyorum tabi ki. serde jordan hayranlığı var ya. reggie miller ve jordan. hep olmak istediğim son saniye adamları. gönüllü olan diğer arkadaş benden daha uzundu. antrenör, içeri kaçmasını, eğer kendisini tutarlarsa takımın bu kez bana yönelmesini istedi. yani ilk tercih uzun arkadaşımız olacaktı, eğer onu bırakmazlarsa ben ikinci tercih olacaktım. karşı takım space jam’ de ki hormonlu uzaylılar gibi olduğu için bir yandan da “ulan bu ipneler bloğu verirler aazıma aman dikkat edeyim” diye tırsıyorum. o anda kral antrenörümüz efsane hareketini yapıyor ve cebindeki 6600 dan bize 98 utah-chicago finalindeki jordan son saniye basketini izletiyor. o basket ile chicago şampiyon olmuştu. biz videoyu izleyen iki spartacüs “kill them all” diye götümüzden bağırarak oyuna giriyoruz. 6 saniye sanki bir 60 saniye gibi ağır çekimde ilerliyor. kenardan topu oyuna sokuyoruz, topu alan uzun arkadaşım tam boyalı alana girecekken üzerine 3 kişi çullanıyor, topu bana çıkarıyor, üzerime koşan iki kişiyi flu görüyorum, boyalı alanın biraz dışından zıplayıp bileğimden bırakıyorum topu. adeta jordan gibi. yani bana öyle geliyor. top havadeyken “eğer girerse nasıl sevineyim?” diye tribünlere ne poz atacağımı düşündüğümü hatırlıyorum 1 milisaniye, eee ergeniz ne de olsa. ve top hiç nazlanmadan giriyor potaya. düdük de aynı anda çalıyor. 1 sayı farkla kazanıyoruz. bileğimi havadan indirmiyorum arkamı dönüyorum ve tüm takım arkadaşlarım koşup sarılıyorlar ama ben bir adım bile kıpırdamadan bileğimi sergiliyorum... demeyi çok isterdim. ne artisliği ne pozu amk, basket olunca öyle bir deliriyorum öyle bir koşmaya başlıyorum ki millet sarılıp sevinmek için yakalayamıyor bile. bağırıyorum tükmükler saçıyorum bi antrenöre koşuyorum, bi takıma koşuyorum, millet de peşimdem. hocalar alkışlıyor. böyle güzel bir maç geçip gidiyor, hatırlandıkça mutlu eden hatıralarda kalıyor.

    az önce nette gezinirken 98 jordan basketi çıktı karşıma da hatırladım bu maçı. basketbolu onla sevmiş hep ona özenmiştim. yaşadığım o an ki mutluluğumda da kendisinin payı çoktur. ilham olmak, yol açmak, kitleleri peşinden sürüklemek böyle bir şey.

    tanım: majesteleri

    saygılar mikey!!
3 entry daha