şükela:  tümü | bugün
716 entry daha
  • çok uzun zamandır kafamı kurcalayan bir konu var: ben.

    bilimsel makaleler dışında kalan popular kültüre ait bilimsel yazıları eskisi kadar okumuyorum artık. neden okumadığım üzerine düşünüyordum. bunun nedenini sezgisel olarak biliyor, ancak tanımlayamıyordum. bugün birden her şey aydınlandı; çünkü ben yorumlanmış bilgi okumak istemiyorum. okuduysanız bilirsiniz. sosyal bilimlerde araştırma makalelerinin belirli bir yapısı vardır. giriş bölümünde kavramlar açıklanır ve alanyazından ilgili araştırmaların bulgularına yer verilir. ardından söz konusu araştırmanın hipotezlerine ya da araştırma sorularına geçilir. oradan yöntem bölümüne bağlanır. o bölümden sonra bulgular/sonuçlar yer alır ki bir araştırmanın tam olarak ne bulduğu ya da bulmadığı en saf haliyle buradadır. bir sonraki bölüm olan tartışmada ise ortaya çıkan bulguların tartışması yapılır. yani hipotezler desteklendiyse buradan anlamalıyız, desteklenmediyse nedenleri ne olabilir, alanyazındaki öteki bulgularla ne kadar örtüşüyor… gibi. ben daha yeni yetme bir lisans öğrencisiyken bulgular/sonuç bölümünü anlamakta ve yorumlamakta zorlanıyordum ve önce tartışma bölümünü okumam gerekebiliyordu bazı zamanlar. sonra zaman geçti ve öğrenmeyi ve çokça düşünmeyi sürdürdüm. zaman içerisinde bilgi birikimi ve yorumlama becerileri açısından ilerdiğime inanıyorum. artık bilginin yorumlanmış halini okumadan önce, bilginin kendisini öğrenmek istiyorum. aslına bakarsanız bilgiyi önce kendim yorumlamak istiyorum; çünkü bir bilgiyi kendim yorumlayabilmem bir tarafa, önce kendim düşünmek istiyorum. o bilgiden ne anladığım, nelerle ilişkilendirebileceğim, ne kadar açıklayabileceğim ve nasıl yorumlayabildiğimi kendim düşünüp görmek istiyorum. kendi fikirleriminin inşasına önem veriyorum. sonunda aynı yere çıkacak olsam bile bunun bir akıl yürütme sonucunda olmasını istiyorum. en çok buna önem veriyorum; çünkü ben, “ben”in inşasına önem veriyorum.

    bu “ben” olgusunun, kendi olma isteğinin varlığımda çok güçlü bir halde bulunduğunu düşünüyorum. çocukluğumda da böyle olduğumu söylüyorlar. belki eğilimlerim de vardı ama, kendi başıma bir şeyleri yapmamın, kendim deneyip bitirmemin küçük yaşlardan itibaren vurgulanmasının buna önemli bir katkısı olduğunu sanıyorum. hatta bu vurgu öylesine fazlaydı ki bir işi yapamadığımda, yaptığım iş elimden alınıp gösterilmeye çalışıldığında o işi “artık benim değil, bana ait değil” diyerek bırakırdım çocukken. ben ricada bulunmadan yapılan yardımları “ben”e müdahale olarak görme eğilimimi biraz da buna bağlıyorum. resim çiziyorum ve çizdiğim herhangi bir resme şu ana kadar kimse tek bir çizik bile atmamıştır. bana “o senin resmin. kendin yapmalısın. iyi, kötü, güzel, çirkin yok. sen ne çizersen o var. sanat bu.” dendi çünkü. bu ben olma isteği nedeniyle neredeyse hiç, başkalarına ait eserleri çizmedim sonra ben; çünkü kendim yeni bir şey yaratabilecekken bir başkasının üretimini neden taklit edeyim? bu durum herkeste böyle midir? böyle olabilir; ama “ben” olmanın önündeki engellerin o ya da bu nedenlerle aşılamayabildiğini ve kendine ait bir benlik geliştirmede yaşanan zorlukları biliyorum.

    buradan özgün bir ben inşa ettiğim sonucunun çıkmasını istemem. kendimin özgün olduğunu iddia etmiyorum. hatta özgün olduğumu düşünmüyorum bile. teknolojinin yaşamlarımıza girmesiyle birlikte bilginin bize çok hızlı ulaştığı böylesi bir dünyada bütünüyle özgün olabilmenin çok zor olduğunu düşünüyorum zaten; ama sevdiğim ya da sevmediğim, kabul ettiğim ya da etmediğim, mantıklı bulduğum ya da bulmadığım, savunduğum ya da savunmadığım, istediğim ya da istemediğim, benimsediğim ya da benimsemediğim şeylere mantığa dayalı bir akıl yürütme sonunda vardım; varıyorum. hiçbir fikrin peşinden düşünmeden gitmedim. ilk bakışta bile doğru, mantıklı görünen şeylere ilişkin düşündüm. bir şeyi olduğu gibi kabul etmeden önce onu anlamaya çalıştım. dedim ya, özgün olduğumu düşünmüyorum; ama kendime ait “şeylerin” öldüğünü söyleyebilirim. yazdığım yazılarda bir frekans analizi yapılsa en çok "ben, ve, ama, için, de, ki" çıkar herhalde. belki herkeste öyle çıkar. onu bilmiyorum; ama şöyle düşünüyorum ki "kendime ait" fikirlerin üretimine büyük önem verdiğimden "ben", pek çok olgunun birbiriyle ilişkili olduğununu bildiğimden "ve", karşıtlıkların birlikte bulunduğunun farkında olduğumdan "ama", değişkenler arasında neden-sonuç ilişkisi/nedensellik bağı kurduğumdan “için”, anlatırken anlaşılır olabilmek adına ayrıntıları açıklamaya önem verdiğimden "de, ki" kullanıyorum. sonra 3 satır tümce yazıyor ve anlaşırlığımı düşürüyorum, o ayrı. mesleki deformasyon.

    özgünlük olanaksıza yakın belki ama, düşünülmüşlük değil. aslında ne kadar çok düşünürseniz o kadar çok hissediyorsunuz bunu. hatta “hiç” öldüğümü hissediyorum düşündükçe; çünkü ben daha farkında bile değilken bana öğretilenlerden, yaygın düşünce ve fikirlerden sıyrılıyorum; ama düşünerek vardım bu noktaya. benim için önemli olan bu. yine de farkındayım ki 7 buçuk milyar insandan ayrılandan ziyade onlarla örtüşen özelliklerim, eğilimlerim var; ama farkındayım işte. özellikle mutluluk, süregen bir mutluluk aramıyorum ki süregen bir mutluluk halinin gerçekçi olmadığını düşünüyorum. haz da aramıyorum. yani bunlar da aranabilir ama, ben bunlar için yaşamıyorum. insanın bir noktadan sonra mutluluk ve mutsuzluktan sıyrıldığını sanıyorum. öğrenmek keyif veriyor bana. belki de benim hazzım da budur ama, bilmenin haz verdiği kadar acı verdiği de inkar edilemez.

    güneşin altında yeni bir şey yok; ama düşünen, düşünüp bir yerlere varan bir ben var olabilir.