şükela:  tümü | bugün
21 entry daha
  • 1980'lerin cunta yönetiminin demir yumruğu yerini yavaş yavaş turgut özal'ın daha liberal politikasına bırakırken, bu baskıcı yönetim altında el altından büyük kitlelere ulaşsa kim oldukları pek bilinmeyen yeni türkü, trt denetimlerini hafifletince ve özel radyo ve televizyonlar yavaşça yayına girmeye başlayınca yer altından başını çıkarmaya başladı. grubun plak şirketi de bu dönemde grubun eski albümlerini bir kez daha piyasaya sürmek gibi akıllı bir strateji izledi. özellikle akdeniz akdeniz 1980'lerin sonunda tam anlamıyla dinleyicisini buldu ama albüm aslında 1982'de yayınlanmış, grubun bambaşka bir kadro ve anlayış ile kaydettiği bir çalışmaydı. çoğu kişi bu albümü grubun ilk albümü sansa da aslında bu albüm ile grup çok önemli bir virajı dönmüş, dönemdaşlarına ilham vermiş, daha sonra özgün müzik olarak anılacak bir tarza öncülük etmişti. buram buram özgürlük, buram buram müzik, buram buram akdeniz kokan bir dinletiydi bu albüm.

    yeni türkü'nün en başlarına gittiğimizde altın mikrofon geleneği diyebileceğimiz, türk müziğini batılı enstrümanlar ile yorumlama geleneğinin etkilerini görebiliriz. selim atakan, liseden beri müzik ile profesyonel ilgilenmiş, rock'n'roll ile başladığı müzik hayatının ilerleyen dönemlerinde müziğine yerel motifleri eklemeye başlamıştı. eşi zerrin atakan da müzisyen bir aileden gelen biri olarak, selim atakan'a eşlik ediyordu. o dönem amatör gruplarda çalan derya köroğlu da bu ikili ile muhabbetini arttırınca yeni türkü doğmuş oldu. 1970'lerin karışık politik ortamını üniversitede tecrübe eden üçlü, atakan'ın piyanosu ve köroğlu'nun bağlama ve gitarı ile klasik müzik ve türkü formatı arasında çalışmalar yapıp buğdayın türküsü'nü oluşturdular. sol görüşlü şairlerin şiirlerinin bestelerini içerdiği için albümü kimse pazarlamaya yanaşmadı ve albümün pek bir alıcısı olmadı.

    yine de grup bu albümün konserlerinde albümdeki sound'u üç kişi ile yakalayamayacaklarını farkedince gitar, buzuki ve kemençeye eftal küçük, bağlamaya tuncer tercan, uda murat buket, bas gitara tuğrul bayrak'ı dahil ederek ikinci dönemini açtı. yeni enstrümanlar ve müzisyenler, müzikte elbette bir zenginlik demekti. ilk albümün ticari başarısızlığının yanında 12 eylül darbesi ile doğrudan emekten yana sol söylemler tehlikeli hale gelince grubun politik duruşu ciddi bir miktar geriye çekildi. bu nedenlerden ötürü grup bir yandan enstrümantal müziğe önem vererek, film müzikleri kaydetmeye başladı. öte yandan topluma dolaylı bir şekilde dokundurmaya devam etse de daha çok bireyin toplum içindeki yalnızlığını anlatmaya başladı. bir de anlatıcı da bir değişiklik yaşandı. zerrin atakan eğitimi için londra'ya gidince, grubun vokallerine ilk albümde de vokallere katkıda bulunmuş derya köroğlu geçti. ama bazı şeyler aynı kaldı. grup hala söylediği sözleri şairlerden alıyordu. bu da yeni türkü'nün şarkılarının söylediği şeylerin vuruculuğunun devam ediyor olması demekti. bu albümde yıllarca sürecek murathan mungan ve yeni türkü ortaklıklarının ilk örnekleri yer aldı. mungan, yunan orijinli şarkıların sözlerini ses uyumuna dikkat ederek türkçeleştirirken bir yandan da yepyeni ve tutarlı bir anlam katmayı başarmak gibi çok zor bir görevin altından kalkmaktaydı. şair, grup elemanlarının bestelerine yazdığı sözlerinde de kalbe dokunuyordu. grubun muhalif duruşu da hala şarkılarda kendine yer buluyordu. yani aslında bir değişim değil de bir gelişim gözlemleniyordu.

    albümün adının "akdeniz akdeniz" olmasının elbet bir nedeni vardı. türk müziği kadar yunan müziği de albümde kendine yer buldu. grup, yunan besteci manos loizos'dan bu dönemde ilham almıştı. bu ilham sadece müzikal olarak değil, politik olarak da gelmişti. loizos da grup elemanları gibi darbe döneminde müzik yapmış ve zor günlerinde şairlerden güç almıştı. yunanistan'da 1969'ların sonundan 1974'e dek devam eden askeri cunta döneminde loizos, kendisini ayakta tutan şairlerden birisinin nazım hikmet olduğunu söylemişti. hikmet'in özgür bir memleket özleminde loizos da kendini buluyordu. zaman içinde sallanmaya başlayan ve özellikle genç üniversiteliler tarafından protesto edilen cunta, 1974'te kıbrıs'ta türkiye'nin başarılı hareketi sonunda ordu içindeki desteğini de kaybetti ve konstantinos karamanlis başbakanlığa geldi. belki loizos'un istediği dünya görüşü iktidarda değildi ama artık darbe sona ermişti. kısa süre sonra 1978'de haris alexiou ile kaydettiği ta tragoudia tis haroulas ile loisoz, büyük bir ses getirdi. darbe döneminde dahi yılmayarak müziği ile insanlara umut veren ve bunu sadece depresif ya da militarist şarkılarla yapmayan loizos'un tavrı karşı kıyıda da karşılık buldu. tıpkı loizos gibi darbe döneminde müzik ile muhalefet yapmaya çabalayan, tıpkı loizos gibi şairlerden beslenen ve tıpkı loisoz gibi hem erkek hem de kadın vokallere şarkılarını söyleten grup, 1978 tarihli loizos/alexiou albümünü iyice hatmetti. gruba buzuki çalan küçük'ün dahil olmasıyla da bu yunan müziği etkisi grubun müziğine bir daha kaybolmamacasına geçti.

    albüm, bir kere çok doğal. üstünde hiçbir oynama, düzeltme, stüdyo hilesi vs. yok. grubun diğer üyelerine haksızlık yapmak gibi olmasın ama bir selim atakan şov gerçeği var ki albümdeki her orijinal beste içinde birden fazla, yaratıcı müzikal fikir içermekte. kendisinin de maşallah çalmadığı enstrüman yok. bu albümle vokalleri üstlenen derya köroğlu'nun sesi bugün nasılsa bu albümde de öyle. hiçbir toyluk yok. çok profesyonel ve etkileyici. tuğrul bayrak'ın "ya sen bas gitar çalışmıyorsun" diye gruptan atıldığı dedikodusu vardır ama bu albümde cayır cayır çalıyor. her zaman çok ön planda değil ama şarkılara sadece eşlik etmek için değil, onlara zenginlik kazandırmak için bas gitarı kullanıyor. murat buket, her şarkıda yok ama çaldığı şarkılarda udunu çok yerinde kullanıyor. eftal küçük ve tuncer tercan ise bağlama, gitar, kemençe, buzuki gibi enstrümanları albüm içinde çok iyi kullanmış. zaten bu enstrümanlar olmasa albüm çok eksik kalırdı. ikisi de iki kanat oyuncusu gibi forvetlere muazzam ortalar yapıyorlar, arada da ağlara kendi gollerini gönderiyorlar. anlatılan konular ve bu konularda söylenen sözler çok etkileyici. bazı şarkılar sadece müzikle bir şeyler anlatmayı başarıyor. gelin şu albümü bir dinleyelim.

    albümün açılışını yapan, yeni türkü'nün belki de en popüler şarkısı telli telli. şarkı haris alexiou ve manos loisoz ortak çalışması teli teli teli'den uyarlama. orijinal şarkı mutsuzluğunun hesabını dünyadan soran birini anlatmakta. bu şarkıda ise meşhur biz büyüdük ve kirlendi dünya sözü dışında dünyaya direkt bir gönderme yok. onun yerine göç eden bir telli turna imgesi ise darbe sonrası memleketinden kaçmak zorunda kalan insanları anlatıyor. dünyanın artık kirli bir yere dönmesi elbette bir sorun ama şarkı "sanma ki yaralı, uçmaz bir daha" ve "döner gelir bir gün konar yurduna" sözleri ile umut aşılamaya devam ediyor. elbette şarkının eğlenceli ve melodik yapısı da aynı umudu insanlara vermekte. müzikal performans orijinaline tamamen sadık. çift kaydedilmiş buzuki şarkının enerjisini sağlıyor. arkada sadece akustik ve bas gitar, çok ufaktan da bir bongo var. yani oldukça duru bir düzenleme. bir yunan tavernasında meşk eyleyen bir grup gibiler. şarkı, belki çıktığı zaman değil, grup 1988 civarında ana akıma çıkma şansı bulunca çok tuttu ve coşkun sabah'tan hakan peker'e birbirinden alakasız onlarca isim tarafından genellikle arkaya ucuz ve yapay bir taverna ritmi konularak yorumlandı. ancak bu şarkı bir dönem yarın yokmusçasına dans pistinde göbek attırtmak için kullanildiysa da aslen daha önemli bir anlam taşımakta.

    çember, bir türkçe şarkıda duyduğum en değerli konularından birine değinmekte. birileri bir çember çizmiş, bir sınır belirlemiş. bu sınırın doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılabilir elbette ama konu bu değil. konu şu: sen bu çemberin ya içindesin ya dışında. ya bizdensin ya onlardan. nasıl betimlersen betimle. kendin içindeyken kafan dışındaysa, yani her iki tarafın da gönlü olsun diyerek ortayolculuk yaparsan, iki taraf da seni kabul etmez ve sen de harap olduğunla kalırsın. o nedenle kendini tanı, seçimini yap, mümkünse doğru yerde dur ama bir yerde dur. müzikal olarak bağlamanın şarkıda öne çıktığını görüyoruz ama buna rağmen şarkıya yerel motiflerle süslü demek zor. bağlama çok farklı, yaratıcı bir sekilde kullanılmış. belki de arkadaki akustik gitar ve daha şehirli sözlerden dolayı bana öyle geliyor. buzukinin ikinci kıtada bağlama ile oluşturduğu kontrast çok lezzetli. hatta bağlamanın sağdan (doğudan?) buzukinin soldan (batıdan?) gelmesi çok hoş. şarkının geri vokallerle güçlendiği bölüm çok etkileyici. derya köroğlu'nun vokali de vitesi arttırınca "yürüyün bre!" diyesi geliyor insanın. şarkının ortasındaki flüt solosu, ileride yeni türkü sound'u olarak literatüre geçecek tarzın belki de ilk örneği.

    albümün ilk enstrümantal şarkısı yılmaz perşev. çok zevkli bir şarkı. sıcacık. birkaç temanın arka arkaya tekrarlar ile çalınmasından meydana geliyor ama hiç sıkıcı değil. grubun bütün enstrümanlarını bu şarkıda duyabiliyoruz. bazı bölümlerde sanki hepsi kendi kafasına göre bir melodi çalıyor gibi gelse de yine de birbirleri ile çok uyumlu olmayı da başarıyorlar. başta şarkının ana melodisi olmak üzere birkaç yerde ise enstrümanlar birbirleriyle paslaşıyorlar ya da birbirlerine cevap veriyorlar gibi. hangi enstrümanı övsem diğerinin hatrı kalır ama albümde ilk kez bu şarkıda duyduğumuz için ud performansına ayrıca değinmek lazım. ud, şarkıya tam bir eski istanbul havası katarken - ki şarkının isminin "peşrev" içermesi de klasik türk müziği üzerinden aynı nostaljik havayı yaratmakta - buzuki ve bağlama da şehrin artık kaybolan multikulturel kimliğine bir gönderme olabilir. yeni türkü'nün ilerleyen dönemlerinde albümlerinde ve dizi müziklerinde sıklıkla yansıtacağı havanın ilk örneği de sanırım bu şarkı olsa gerek. şarkı grubun dostlarından yılmaz aysan'a ithafen yazılmış. aysan, grubun ilk döneminde albüm kapaklarını, konser afişlerini hazırlamış ve konserlerde de sahneye yansıttığı resimlerle grubun sadece müzik yapan değil, baştan aşağıya sanat kokan bir grup olmasını sağlayan isimlerden biri. grup için böyle önemli bir figürü, böyle güzel bir şarkı ile onore etmek çok şık bir hareket.

    yeni türkü kulliyatının en iyi beş şarkısı içerisine kesinlikle istersen hiç başlamasın'ı sokarım. yine murathan mungan ve yine acayip sözler. çember'de olduğu gibi bu şarkıda da daha önce hiçbir şarkıda işlendiğine şahit olmadığım bir konu var. şarkı, bir çok kez aşık olup bir çok kez kalbi kırılan, bu nedenle aşk bir kez daha kapısını çaldığında tüm naifligi ile "istersen hiç başlamasın, söz verelim kendimize" diyen bir insandan bahsediyor. bu kırılgan hikayeye, selim atakan'ın müthiş piyano performansı eşlik etmekte. şarkının yıllar sonra yapılan yeni kaydında ve konser performanslarında olmayan ve sadece bu orijinal versiyonuna özgü bir piyano introsu var ki, piyanonun tuşlarıyla dans eden atakan oldukça caz bir hava da yakalamakta. sonrası ise hüzün dolu. tuğrul bayrak'ın bas gitarı, piyanoya çok güzel eşlik ediyor. bu arada atakan, flütle de şarkıya ruh üflemekte. bazen "acaba tuncer tercan'ın vokali bu şarkıya daha iyi gider miydi?" diye düşünsem de köroğlu'nun romantik sesi şarkı boyunca, özellikle de giriş ve çıkıştaki mırıldanmalarda, çok etkileyici. şarkının çok uzun olmaması, şarkı ne kadar güzel olsa da, çok doğru bir tercih. yalın ve vurucu olması tercih edilmiş. ne de güzel olmuş.

    mitari'nin gelini, bir başka muazzam bir yeni türkü enstrümantali - ki sinema yazarları derneğinden en iyi film müziği ödülünü kazanmış. aslen atıf yılmaz filmi deli kan için bestelenmiş. film, rize'deki mitari köyünden sefer (tarık akan) ile zekiye'nin (müjde ar) aşkını anlatıyor. film boyunca seyit'in bir taka alıp, adını "mitari'nin gelini" koyacağını duyuyoruz. ama sefer'in fazla kaba saba bir adam olması bu aşkta büyük bir engel. filmin şarkısı filmdeki bu önemli objeyi/metaforu isim olarak kullanmış. atakan, bu bestesinde kanunu konuşturmakta. muazzam. şarkıyı neredeyse tek başına şarkının sonuna kadar götürmüş, son kısımda ise güzel bir ud taksimine ve sanırım yine atakan'ın çaldığı klarnete yer vermişler. filmin ana karakteri ne kadar kaba saba biri olsa ve film aslında çok acı bir konuyu işlese de şarkı çok dinlendirici, bir miktar da hüzün içeriyor elbette. bu arada bu şarkının farklı bir versiyonu ve deli kan'da çalan diğer şarkılar da bir sene sonra film müzikleri albümünde yer almakta.

    şimdi planlarımızı ve kasetlerimizi çeviriyoruz. maskeli balo, bir çok yönden "telli telli"nin bir yansıması. iki şarkı da albümün bir yüzünü açıyor, ikisi de aynı albümden bir manos leisoz bestesi ve bu nedenle ikisi de albümün en çok yunan havası içeren şarkısı, ikisi de murathan mungan sözleri içeriyor, ikisi de dolaylı biçimde politik ve ikisi de çok popüler oldu. maskeli balo'da telli telli'den fazla olarak ud ve keman olduğunu duyuyoruz. ama şarkı genel olarak akustik gitarın üstüne durmadan çalan buzuki üstünden ilerliyor. keman ise nakaratlarda usul usul çalarken, çok keyifli ve sakin bir solo atıyor. sanırım bu enstrümanı da atakan çalmakta. ud ise şarkının ana melodisini çalan buzukiye eşlik ediyor. şarkının sözlerine baktığımızda eski bir aşka özlem var gibi gözükse de bence "eski sevgili" = eski türkiye. o zamanlarda da bir eski türkiye özleminin olması beni şaşırtmaz. özellikle "maskeli balo ve onun sahte yüzleri" darbe dönemi politikada, müzikte, televizyonda insanların takinmak zorunda kaldıkları o sahte kişilikleri tasvir ediyor olabilir. hani bugün "darbeye hep karşıydık" diyip, arşivlerde darbe sonrası "çok da iyi oldu" diye açıklamaları olan ünlüler gibi. ya da bugün herkesin "darbe anayasasına karşı çıktım" demesine rağmen o dönem anayasanın %92 çıkması gibi. bu "maskeli balo" göndermesi tabii ki "çemberin içinde olup kafanın dışında olması" tabiri ile benzer bir doğrultuda. ama şarkının eğlenceli müziği bu düşüncelerin seni hemen bulmasına engel olsa da zaman içinde mesaj yerini buluyor. şarkının "yaktım gemilerimi" kısmında da bu duruma karşı bir isyan bayrağının açıldığını da belirtmek lazım. köroğlu'nun heyecanlı vokali ise bu isteğin agresif bir isyan yerine, romantik bir itiraz şekilde olmasını sağlıyor.

    albümdeki tek eh işte şarkı sorma bana gibi gelmiştir her zaman. diğer şarkılara göre müzikal olarak daha ağır ya da daha çok klasik türk sanat müziği gibi olmasından olabilir. "elbette olmuştur geçmişte" diye başlayan kısım da vokal olarak fazla gürültülü gelmiştir - ki sanki şiir de müziğe çok oturmuyor. sözler turgay fişekçi'ye ait. albümün geri kalan sözleri o kadar iyi ki bu şiir ve anlatmak istedikleri albüm ortalamasının biraz altında kalmakta. ama eğer albümü çok fazla grek bulup, daha çok ud ve daha çok türk müziği makamları dinlemek istiyorsanız herhalde şarkıdan zevk alırsınız.

    albümün son enstrümantali albüme adını verenakdeniz akdeniz. elbette bu şarkı da bir selim atakan bestesi. zaten şarkıyı açan flüt bunu gösteriyor. şarkının ikinci kısmında tuncer tercan'ın çaldığı bağlama çok güzel. hatta bu albümü dinledikten sonra yeni türkü'nün daha sonraki albümlerinde neden bağlamanın pek fazla yer almadığını insan biraz sorguluyor çünkü yeni türkü müziğine bağlama aslında cuk oturuyor. şarkının üçüncü kısmında flüt şarkının asıl temasının varyasyonlarını çalarken bağlama, bir kez daha buzuki ile birlikte ve flüt ile çok uyumlu. işte bu şarkının çeşitliliği, içinde hem hüzün hem neşe barındırması, aynı coğrafyada beraber yaşayan farklı insanların aslında ne kadar uyumlu olabileceğini anlatıyor. herhalde bu nedendendir ki şarkının da albümün de adı akdeniz akdeniz.

    geldik albümün kalp yaralayan şarkısı gurbete kaçacağım'a. albümü belki de çok temsil etmiyor ama benim için albümün en iyi şarkısı bu şarkı. öncelikle şarkının tarihsel bir önemi var. grubun geçmişini geleceğe bağlayan bir şarkı bu. bir yandan şarkının vokalini ilk albümdeki gibi zerrin atakan yapmakta. bu nedenle buğdayın türküsü'nde bol bol duyduğumuz hafif operatik ve hece hece şarkı söyleme tarzı bu albüme bu şarkı ile taşınmış. bunun yanında gruba ismini veren ve ilk albümde de şiiri bulunan yaşar miraç'ın sözleri kullanılmış. öte yandan müzik olarak ilk albümden çok uzak, çok zengin. şarkının sonundaki kemençe solosu, grubun daha sonraki albümlerinde bol bol duyacağımız bu enstrümanı yeni türkü ile tanıştırıyor. eftal küçük, amiyane tabir ile kemençeyi şarkının sonunda ağlatıyor. iç yakmakta. ama şarkının asıl gücü, selim atakan'ın flüt melodisi. notalar pesten tize, tizden pese dans eder gibi hareket ediyorlar. tuncer'in bağlaması girişte bam telimizi titretirken flüte ve vokale de çok güzel eşlik ediyor. tuncer'in gür sesi ile bu şarkıyı konserlerde de yorumladığını hatırlatmak lazım. hatta atakan ve tuncer, 2013'te eftal küçük'ü anmak için bu şarkıyı beraber yorumlamislardi. şarkının ortasında şarkının karanlık havasının biraz daha aydınlığa döndüğü bir yer var ki, o değişim bana hep çok hoş gelmiştir. ama o nefesten sonra şarkının asıl hüzünlü havasına geri dönülüyor. şarkı, her şeyi bırakıp aniden uzaklara gitmeyi anlatıyor. şair de gençken almanya'ya gidip, bir sene sonra geri döndüğü için, şiirin otobiyografik olma ihtimali yüksek. ama elbette şarkı ve şiir, 12 eylül sonrası almanya'ya, danimarka'ya ya da isveç'e kaçmak zorunda kalan insanları düşününce bambaşka bir anlam kazanıyor. özellikle "gurbete tükenmek için kaçmak" tabiri çok acı. bir o kadar da gerçek. tabii ki bu bakımdan şarkının telli telli ile benzer bir şeyi işlediğini söylemek lazım. ancak telli telli bunu neşenin içine gizlese de gurbete kaçacağım her yönü ile çok gerçek, çok ciddi ve çok vurucu.

    albümün kapanışındaki öldükten sonra'da solo vokalde tuncer tercan'ı dinliyoruz. tercan, bağlamayı konusturduğu bu albümün kapanışını o görkemli sesi ile yapmakta. nazım hikmet'in sözlerine de böyle leziz bir ses yakışırdı tabii ki. şarkının ilk kısmınde hikmet, artık yaşamayan bir sevgiliyi hatırlayıp hüzne dalarken, selim atakan'ın hüzünlü piyano notalarına tuncer'in vokali eşlik ediyor. şarkının ikinci bölümde şarkı, bir önceki şarkı gibi, müzikal olarak karanlıktan aydınlığa geçiyor. burada gitarlar şarkıya dahil olunca, yeni bir şarkı başlamış gibi oluyor. bir kıta sonra ise asıl besteye dönüş yaşanıyor. bu dönüşte atakan'ın çaldığı akordeon çok hoş bir dokunuş. şarkının sonu tamamen ölüm ve mezar konusuna girerken, akordeon hem sözlerin aşırı karanlığını bir miktar yumuşatıyor hem de şarkıya bir miktar nostalji ekliyor.

    yeni türkü, bu albüm ile kazandığı ivmeyi bir süre daha devam ettirdi. "deli kan" filminin müzikleri başarı kazanınca yeşilçam prodüktöleri gruba birçok film müziği projesi götürdü. bu müziklerden seçmeler, 1983'te bir kasette yayınlandı. aynı dönem grup, çekirdek sanatevi'nde bir dinleti verdi ve bunun kayıtları da dolaşıma girdi. bu dinleti, grubun sonraki albümlerde yayınlanacak yeni besteleri yanında tuncer tercan'ın etkisiyle repertuara alınan halk müziği şarkıları da içeriyordu. ama 1984 yılında grup, bir yola ayrımına girdi. grup, o döneme kadar işlerinin yanında müzik yapan insanlardı. ama artık populariteleri artıyordu. müzik endüstrisinin kalbi de istanbul'daydı. grup üyeleri ise ankara'da. selim atakan ise zerrin arakan'ın peşinden ingiltere'ye yerleşmek üzereydi. eftal küçük ve tuncer tercan, ankara'da kalmayı tercih ettiler. selim atakan ise ancak türkiye'ye geldiği zamanlar grup ile çalabilen bir elemana dönüştü. derya köroğlu bu durumda grubu çekip çeviren isim olmak zorunda kalırken, beste yapımını da üstlendi. gruba eski arkadaşları flüt ustası fuat oburoğlu ile türk müziğini çok iyi bilen kemençe ustası cengiz onural dahil oldu. böylece grubun üçüncü dönemi başladı. bu dönemde grup, daha pop, daha az politik, daha az enstrümantal bir müzik yapmaya başladı. öte yandan müzikal olarak oldukça zengin, halen şairlerden beslendikleri için ise söz anlamında derin ve etkileyici olmaya devam ettiler. birçok yeni türkü hiti de zaten bu dönemde çıktı. ama akdeniz akdeniz'in doğallığına, etkileyiciliğine bir daha erisilemedi.

    4,5/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: telli telli, mitari'nin gelini, istersen hiç başlamasın
2 entry daha