şükela:  tümü | bugün
157 entry daha
  • kendisi, cumhuriyet’in de ilanı olan 1923 yılında, istanbul’da doğmuş bir müzik ikonudur.

    ahmet ertegün bir sözlük girdisine sığmaz ama işimle de alakalı olduğu için kendisine hayran biri olarak elimden geldiğince anlatmaya çalışacağım.

    tüm bu serüveni başlatan detay -komik ama- babasının mesleğidir sanırım. babası diplomattır ve yedi ceddi kalburüstü bir aileden oluşuyor. şeyhler, paşalar filan. amerika'ya büyükelçi olarak atanınca tüm aile washington'a taşınıyorlar ve ahmet ertegün'ün de hikayesi başlıyor. annesi de keza aynı şekilde evinde gramafonu olan, yurtdışından çeşit çeşit plaklar getirten ve piyano çalabilen müstesna bir insandır. bunun deli abisi var bir de nesuhi. herif, ahmet’i 9-10 yaşlarında londra’da yaşarken alıp duke ellington’ın cab calloway’ın konserlerine götürürmüş. beyaz türk halleriyle new orleans’a akar, harlem’de filan jazz dinlemeye giderlermiş. la şimdi bile girerken sorun oluyor da senin o yıllarda ne işin var zenci mahallelerinde? vallahi ikisi de ayrı deli. bununla da kalmıyor bunlar, -babasının evi ya- türk büyükelçiliğinde konserler organize ediyorlar. yine zenci zenci jazz müzisyenleri filan geliyor çalmaya. bahsettiğimiz dönemler 1940’lar. hala köleliğin izlerinin sürdüğü, zencilerin daha yeni yeni adamdan sayıldığı dönemler. ailesi.

    dolayısıyla bizimki londa’da, paris’te, isviçre’de özel okullarda eğitim almış diplomat çocuğu olsa da diyor ki “biz hayat üniversitesinden mezun olduk gardaaaaş.” öyle gerçekten. sürekli jazz kulüplerinde siyahilerle iç içe yaşıyor neredeyse. yani hem ingiliz aristokrasisinin götü arşa değen züppe gruplarıyla lisan-ı münasiple konuşmayı biliyor ki 70li yıllarda the rolling stones’u ikna ediyor hem zenci gardaşların dilinden anlıyor, kapalıçarşı çocuğuyuz biz de aq, sen hele kendine gel ray’ciğim diyebiliyor hem de led zeppelin ile konuşurken robert plant’le karı-kız muhabbeti çevirebiliyor gavat.

    ama hakkını vermek lazım, “türkler olarak biz hiç kölelik yaşamadıysak da müslüman olduğumuz için az çekmedik avrupalılardan, yani anlıyorum zencilere veya diğer yabancılara yapılan ayrımcılığı.” diyor.

    hatta gençlik dönemlerinde bazı jazz konserlerini yahudi kültür merkezi'nde yapıyor. bizim belediye tesislerine ismen benziyorlar ama çok da farklı bir konsept değil aslında. neyse işte yahudilerin kullandığı bir etkinlik yerinde zenci jazz müzisyenlerine konserler organize eden bir türk. buradan sağ çıkan olmaması lazım ama oluyor işte.

    sanırım bu karmaşık eğitim, görgü ve empati yetenekleri de elbette başarısında önemli etkenler.

    ayrıca zamanlama biraz kopuyor ama 1999 depreminde yeniden yapılanma için ve özellikle okulların yeniden yapılması için 4 milyon dolar topluyor. türk-amerikan vakfı’nın başkanı olarak princeton ve georgetown üniversiteleri'nde türk çalışmaları bölümlerini kurduruyor, türkiye’de sanat ve kültür programlarının teşviki için kissinger’dan özal’a, william ford’tan rahmi koç’a kadar bağlantılar kurup çalışmalar yapıyor.

    bu anlamda sosyal, organizasyonel, müzakere ve empati becerilerini anlamışızdır bence. ancak başarısında kesinlikle müzikten anlaması, iş bilmesi, girişimciliği ve cesur olması da çok önemli.

    ahmet ertegün, 1944’te üniversiteden mezun olunca babası munir ertegün’ü kaybediyor. iki sene sonra 1946’da ailesi türkiye’ye dönünce kendisi de dönüp diplomat olup, babadan kalan network ve mirasa çökmek kolaylığı varken, amerika’da kalmaya karar veriyor. dikkatinizi çekerim, kendisi henüz daha 21 yaşında. baba ölmüş, aile göçmüş, eğitim tamamlanmış, önünde parlak bir gelecek var. ama diyor ki yok amk, ben burada kalacağım. sorarım şimdi olsa siz verir miydiniz böyle bir karar? muhtemelen yemezdi bence, hepimiz dönerdik. abisi deli nesuhi de kalıyor. ahmet, georgetown üniversitesi’nde yüksek lisansa başlıyor felsefe üzerine. bir yandan da müzik dükkanlarında çalışıp, geçinmeye çalışıyor. hatta diyor ki “18 yaşındayken 15 binden fazla plağım vardı. çoğunu bu dönemde satmak zorunda kaldım.” ilk başta “oha! biraz daha abartsaydın!” dedim kendi kendime ama adam siyahilerin yoğunlukla yaşadığı mahallelerde kapı kapı dolaşıp plak alırmış. yeminle manyak ya.

    neyse, işte tüm hikaye 46’da amerika’da kalmasıyla başlıyor aslında. herb abramson diye biriyle tanışıyor. abramson, al greene’in plak şirketi için yetenek keşfeden bir üniversite öğrencisi. diş hekimliği okuyor. bunların dostluğu nasıl başlamış, nerede başlamış bilmiyorum. bilen varsa anlatsın. bu ikili kafa kafaya verip bir plak şirketi kuruyorlar. batıyorlar. bir tane daha kuruyorlar. yine batıyorlar. 21 yaşında gavur ellerde beş parasız iki üniversite öğrencisi bunlar nihayetinde. iki defa şirket kurup batıyorsun. niye uğraşıyorsun ki? dön ülkene, ailenin yanına. sen de rahata kavuş biz de. bir işi kafaya koyduysan pes etmeyeceksin. bu sefer de aile dostları olan bir dişçiden 10 bin dolar para alıyor yatırım olarak, abramson da 2 bin 500 dolar ateşliyor ve üçüncü bir şirket kuruyorlar: (bkz: atlantic records)

    ekim 1947’de kuruyorlar, kasım’da ilk müzisyenlerini bulup, stüdyoya giriyorlar. 1949 yılına kadar 20’den fazla şarkıcıya bir sürü albüm yapıyorlar, ama tutmuyor. olmuyor, olmuyor. yahu 2 sene boyunca bütün uğraşları boşa gidiyor neredeyse, ama pes etmiyorlar arkadaş. sen ben olsak “sikerler ya böyle iş mi olur amk” diyerek dönerci açardık. mis gibi de olurdu he, amerika’da ilk turkish şavurma. neyse allah’tan bizimkilerin vizyonu daha genişmiş. bu ilk yıllarda şirketin başkanı abramson. ahmet ertegün ise yetenek bulma, tanıtım, yapım işlerinden sorumlu başkan yardımcısı. diğer ofis işlerini ise abramson’un karısı miriam bienstock yapıyor. ilk personeli de miriam alıyor: muhasebeci francine. niye vurguladım bu ismi? çünkü kadın şirketin asiti. kimse sevmiyor gacıyı, kimseye zırnık koklatmıyor filan. sonra bir röportajında anlatıyor işin aslını. ilk yıllarında şirketin nakit akışı boktan. diyor ki “sanatçılar hep avans istiyorlardı, ama bizde kendimizi çevirecek para yoktu ki onlara verelim.” o yüzden sevmiyorlar kendisini ama 49 sene boyunca şirketin sadık çalışanı olarak devam ediyor muhasebeci francine. kadın haklı çünkü ilk yıllarda parasızlıktan ritz oteli’ndeki ofislerinden çıkıp yıkık bir otelde bodrum kata taşıyorlar ofisi. ahmet, abramson ve miriam.

    biz olayımıza dönelim. ahmet ve abramson 40’ların sonu ve 50’ler boyunca gece kulüplerinde yetenek arıyorlar. hatta bizim ahmet delisi “a. nugetre” adıyla şarkılar, besteler yapıyor ve söz yazıyor. buldukları şarkıcılara veriyor filan. her şarkı bir ümit işte. albüm eksik kaldıysa a. nugetre’den bir parça ekliyor bazen. ismi de ertegün’ün tersten yazılışı. hani bu işler tutmazsa, ileride diplomat olmak isterse sıkıntı çıkmasın diye kendi adını kullanmıyor. adam girişimci, cesur, manyak ama b planı da hep aklında. mecburiyet işte. hatta sonraları joe turner’a verdiği şu şarkısı da hit oluyor. *

    bu yıllarda, atlantic records şirket olarak jazz ve blues müzisyenlerine öncelik veriyor hep. çünkü ahmet ve abramson kendilerinin de dinlemekten keyif aldıkları şarkıları yapmak istiyorlar. jazz ve blues müzisyenleri de genelde siyahiler oldukları için atlantic eşitlikçi ve farklılıklara değer veren bir üne kavuşuyor.

    bu arada şirkete tom dowd isimli bir yaratık dahil oluyor. yani bu adam insan olamaz, olsa olsa yaratık olabilir. tom dowd’ın annesi opera sanatçısı, babası ise başkemancı*. adam çocuk yaştan piano, keman, klarnet filan ne bulsa çalıyor. ama sonra amerika’nın meşhur fen liselerinden birini bitirip, columbia üniversitesi’nde fizik okuyor. sonra amacını tüm dünyayla birlikte 1945 yılında öğrendiği “manhattan projesi” kapsamında çalışıyor. adamın atom bombası projesindeki çalışmaları gizli sayıldığı için üniversite “müfredata uygun değilsin” diyerek doktorasını yaptırtmıyor. zaten bomba yapmış olmaktan da hüzün duyduğu için adeta “atom fiziğine de profesörlüğe de lanet olsun” diyerek müziğe döneyim diyor ve atlantic records stüdyolarında çalgıcılık yapmaya başlıyor. sonra ise kayıt/ses mühendisi olarak bir ömür atlantic’te çalışıyor. bu sayede stereo kayıt yapan ilk şirket atlantic oluyor. çok kanallı* kayda seviye atlatan biri olduğu için atlantic her anlamda müzisyenlerin gelmek istediği bir plak şirketine dönüşüyor. zaten çalışmadığı müzisyen de yok neredeyse, saymaya gerek yok. kendisinin eric clapton’ın meşhur layla parçası için yaptığı kaydı da şuradan izleyebilirsiniz, ama ingiliççe.

    böyle böyle derken, şu şarkı hit olunca vuruyorlar voliyi. sonra sidney bachet, ray charles, bobby darin, ruth brown, big joe turner, the clovers, the drifters, django reinhardt ve the coasters gibi isimleri buluyorlar ve özellikle ray charles ve ruth brown hitleri ufak çapta bomba etkisi yaratsa da atlantic records 60lı yıllara bomba olmasa da taş gibi giriyor.

    küçük bir not olsun, yani biz yukarıda ismi yazan grupları, müzisyenleri bir çırpıda geçiyoruz – ve daha pekçoğunu da geçeceğiz - ama hepsinin bir hikayesi, hepsinin bir anısı var elbette. başka bir yazıda da onlara değiniriz.

    60lı yıllara neden bomba gibi giremediler de taş gibi girdiler dedik? büyüme döneminde, her şirket gibi, çeşitli sancılar yaşıyorlar.

    yanılmıyorsam 1953’te abramson’u bildiğin askere çağırıyorlar ve almaya’da tabip dişçi olarak askere gidiyor. o yokken rhythm and blues tabirini bulan jerry wexler şirkete ortak oluyor. wexler, günümüzde de hala saygı gören billboard dergisinde müzik yazarı ama çok iyi bağlantıları olan biri. ahmet’le birlikte onlarca jazz, blues ve r&b sanatçısı topluyorlar, 30’dan fazla hit çıkarıyorlar. birçok sanatçının şirkete katılmasında payı büyük ve pekçok albümün yapımcılığını üstleniyor ama herhalde bob dylan’ın atlantic records ile yaptığı tartışmalı “born again” albümünün prodüktörlüğünü yaptığını söylemem kendisinin önemini belirtmekte yeterli olacaktır. böyle önemli bir isim ama gereksiz puştlukları da var, birazdan geleceğiz.

    1955’te ise deli abi nesuhi de şirkete dahil oluyor. nesuhi kendi halinde las angeles’ta yaşarken tabii orada da boş durmuyor. yeni sanatçı keşfi, organizatörlük filan yapıyor. sonra imperial records, nesuhi’ye teklif yapıyor. ahmet en büyük rakiplerinden birinin abisine teklif yaptığını duyunca getiriyor abisini şirketin bir bölümüne müdür yapıyor. abisi de deli meli ama fena değil yani. shorty rogers, jimmy giuffre, herbie mann, les mccann, ornette coleman, charles mingus ve john coltrane gibi isimleri atlantic’e bağlıyor. piyasadaki en büyük jazz markalarından biri oluyorlar.

    yine 1955’te, abramson askerden dönüyor. yanında ilik gibi bir alman hatun. doğal olarak karısıyla arası bozuluyor ki karısı miriam da şirketin kurucularındandı hatırlarsanız. sonra bir bakıyor wexler gelmiş ortak olmuş, nesuhi gelmiş şekil şukul yapıyor. abramson dayanamıyor, alıyor alman hatunu, 57’de çekip gidiyor. hisseler satılıyor filan işte, bundan sonra ahmet abimiz şirketin * resmen başkanı oluyor.

    sorunlar yine bitmiyor. leiber and stoller isimli iki müzisyen peydah oluyor. biri yazıyor diğeri besteliyor gibi düşünün. elvis’in jailhouse rock parçasını yapanlar bunlar mesela. az buz adamlar değiller. ahmet başkan da bunları adamdan sayıyor diyor ki “siz kaliteli işler yapıyorsunuz. gelin atlantic sanatçılarına şarkılar yapın. ama özgürsünüz ve isterseniz başka plak şirketlerine de yapabilirsiniz.” böylelikle amerika tarihinin ilk “bağımsız albüm yapımcıları” oluyorlar. ahmet bunları tutamayacağını zaten bildiği için en azından atlantic için de 3-5 hit yapsınlar, biz de yolumuzu bulalım istiyor. yapıyorlar da. ama sonra yaptıkları işe kıyasla çok ekstra para talep ediyorlar. ahmet ertegün sözleşmeleri gereği resmi olamasa da el altından veriyor. buna da itiraz ediyorlar ve bizim wexler patlıyor, bunlara siktir çekiyor.

    leiber ve stoller, united artists şirketiyle anlaşıp üst üste hitler çıkarınca parayı buluyorlar ve daha atlantic ilk kurulurken parayı koyan dişçinin hisselerini ve abramson’ın eski karısı miriam’ın hisselerini alıyorlar. sonra wexler’ı da kendi taraflarına çekip, ahmet ertegün’le kendi hisselerini satması için pazarlığa oturuyorlar. ahmet ertegün sinirleniyor tabii, “lan” diyor “kendi kurduğum şirketi elimden alıp, beni mi kovacaksınız?” yok abi, öyle demek istemedik... sen bizi yanlış anladın... gibi laflarla yüzsüzlük yapsalar da ahmet ertegün taviz vermiyor. neticede abisi nesuhi ve kendi payları diğerlerinin toplamından daha fazla. yani abisi kendi tarafında olduğu sürece kimse şirketin kontrolünü elinden alamaz. sonra da leiber ve stoller denen zibidilerle ömür boyu bir daha görüşmüyor. wexler’la dostluğu da biraz bozuluyor tabii ister istemez.

    1959’da ray charles ve bobby darin başka plak şirketleri ile anlaşıyorlar. ahmet başkan ne kadar rahat olsa da wexler 1961’de babalara geldik galiba diyor. şöyle ki o dönemde bu iki sanatçı şirketin toplam satışlarının üçte birine tekabül ediyorlar. birkaç ufak çaplı şarkıdan sonra stax isimli küçük bir plak şirketiyle iş birliği yapıp onların hitleriyle pazara tutunuyorlar bir nebze. (bkz: stax records) ardından ahmet ertegün, stax ile iş birliği içinde, aretha franklin ve otis redding’i keşfedip ortalığı şenlendiriyor.

    yani kısacası, 50’lerden 60’lara geçiş biraz sallantılı olsa da atlantic dönemin en güçlü plak şirketlerinden biri konumunda. ama wexler denen puşt hala korkuyor. yok biz biteriz, yok kıç kadar stax’ın şarkıcılarına bağlıyız, yok bizi yerler bu piyasadan siliniriz filan diye diye sonunda diyor ki “atlantic’i daha büyük bir şirkete satalım.” wexler o kadar haksız değil ama ahmet başkan istemiyor. istemese de olaylar gelişiyor. miriam ve dişçinin hisseler alınmıştı önceden. abisi de korkup wexler’a kanınca, hisse çokluğuna boyun eğmek zorunda kalıyor ve atlantic records 1967 yılında warner bros. tarafından, o zamanın parasıyla 17.5 milyon dolara satın alınıyor, ki değerinin çok altında bir fiyat. tamamen wexler denen gerizekalı yüzünden.

    sonra tabii warner gibi bir holdinge geçince istediği şekilde at koşturamıyor wexler. eskisi gibi kafasına göre her bulduğu sanatçıyla şakkadanak anlaşma yapamaz oluyor, üstündeki yöneticilerden emir almak zoruna gidiyor, bulduğu diğer şarkıcılar da sönünce yediği bokların üstüne tüy dikerek siktir olup gidiyor. şeytan görsün yüzünü, orospu çocuğu.

    tabloya bakar mısınız? 21 yaşında ülkesine dönmeyip zor yoldan şirketini kurup, kulüplerde yetenek arayarak, kendisi şarkılar yaparak piyasa tutunmuş; ray charles, aretha franklin gibi isimleri müzik dünyasına kazandırmış biri ahmet ertegün. sonradan şirkete ortak olan ve müzikten anlasa da işten anlamayan bir angut yüzünden tüm emekleri ve hayalleri piç edilecek. ertegün yine pes etmiyor ve kimseye kin gütmüyor.

    kendi çabalarıyla atlantic records ismini warner grubu altında “otonom/bağımsız” bir yapıya kavuşturuyor. kolay değil tabii bunu yapmak. warner yöneticileri değişiyor, kimiyle dost kimiyle düşman oluyor... ince dengeyi tam kıvamında kuruyor ertegün. wexler’ın yediği boku temizliyor yani.

    bu noktada ahmet’in insan ilişkilerindeki başarısı, müzakere yeteneği ve iş bilirliğini vurgulamak lazım. şöyle ki chris blackwell isimli bir yapımcı, kacy cowley diye bir şarkıcı keşfediyor ve yapımcısı olarak anlaşma yapmak istiyor sanatçıyla. sonra ahmet’in de kacy’i dinlediğini ve onunla görüşmek istediğini öğreniyor ve diyor ki “ahmet’le görüşeceğini duyunca içime öküz oturdu adeta. olan oldu tabii ki ve görüşme sonrsı atlantic ile sözleşme imzaladı.” pekçok rakip firma yöneticisi de benzer şeyler anlatır onun hakkında.

    bunlar elbette sektörü bilmeden bir işe yaramaz. şöyle ki phil collins diyor ki “ergenlik döneminde gider atlantic logosu olan plakları, kasetleri alırdım. şarkıcının önemi yok. eğer albüm atlantic’ten çıktıysa kendi türünün en iyi örneklerinden biri olduğu kesindir.” yani r&b, pop, rock, jazz veya soul fark etmez, ahmet ertegün sektörü hep en önden götüren lokomotif olmuştur. yeni soundları, yeni kayıt yöntemlerini denemiş, ismi bilinmeyen şarkıcılara yol açmış, hatta bazen sadece hoşuna gittiği için herhangi bir beklenti olmaksızın yeni türleri kaydetmiştir.

    müzik bilgisini de tekrardan vurgulamak adına, pekçok sanatçı kayıt yaparken, mix sırasında, sözler konusunda, vokaller ya da enstrümanlar konusunda ahmet’in fikirlerine çok değer verirlermiş. mesela phil collins, in the air tonight parçasını yaparken ahmet ertegün “eğer bunu single olarak çıkartacaksak daha çok bateri ekle.” diyor. phil collins de ekliyor ve bugün de dinlediğimiz muhteşem parça çıkıyor ortaya. gerçi eklenmiş hali buysa diyor ve ahmet ertegün’e tekrar saygılar diyorum.

    efendim satış sonrası atlantic yine kendi adına sanatçılar bulup, onlarla anlaşabiliyor, albüm yapıyor, dağıtıyor, promosyonunu yapıyor vs. olağan işlerine dönebiliyor, ama warner grup çatısı altında.

    bundan sonrası ise tamamen ahmet ertegün’ün herkesin bildiği duraksız başarı öyküsü: rock müzik.

    led zeppelin’i, yes’i, genesis’i, cream’i, eric clapton’ı, bad company’i keşfedişi, the rolling stones, ac/dc, phil collins, peter gabriel, the byrds, crosby, stills, nash & young gibi isimleri şirkete bağlaması... buffalo springfield, cher, ella fitzgerald, miles davis, james blunt, stevie nicks, percy sledge, john coltrane, charlie mingus, tori amos... ve daha onlarcası.

    bu başarının en önemli unsurlarından biri de ahmet ertegün’ün “farklılık” konusundaki tutumudur. siyah, beyaz, pop, jazz, rock, klasik, kadın, erkek, solo, grup... hiçbir konuda ayrımcılığa ve bağnazlığa kaçmamıştır. sırf bu yüzden çoğu jazz ve blues müzisyeni ahmet’i amca gibi görmüşlerdir. kendisi de onlar için, şöhret sonrası düşkün hale gelen sanatçılar için, bir vakıf kurmuş ve destek olmaya çalışmıştır. diyor ki “bu sektörde bazı şirketler şarkıcıya eseri kullanıldığı süre boyunca ödeme yapma anlaşması yerine araba alır ve imzalar atılır. sonra olan müzisyenlere olur.” gerçekten de atlantic sanatçılarına aile gibi davranmıştır. ahmet ertegün insanları kontratla kendine bağlı tutmak yerine gitmek isteyeni tutmamış ve hatta bazen gidersen senin için daha iyi olur diyebilmiştir. örneğin, 80’lerin ortalarında rolling stones’a dahi gidin, başka bir firmayla anlaşın demiştir. çünkü onları rolling stones olarak değil, mick, keith, ronnie ve brian olarak, dostları olarak görüyor ve dostlarının daha çok para kazanacaklarını, daha rahat edeceklerini düşündüğü için gidebilirsiniz diyebiliyor.

    rahatlığının ve hızının da herhalde etkisi olmuştur. çünkü kendisi 40 sene boyunca işe her gün öğlen gitmiş biridir. sabah kalkar spor yapar, kahvaltı eder, kıyafetlerini seçer, hazırlanır vs. öğlen saat 1-2 gibi ofise gidermiş. ama kendisinin hayatı gece akıyor doğal olarak. kayıtlar, konserler, randevular, anlaşmalar, görüşmeler... söz konusu müzisyenler olunca kimse sabah iş yapmıyor tabii.

    bir yapımcı dostunun dediğine göre bir gün birlikte madrid’e gitmişler iş için. akşam yemeğinden sonra otele dönmüşler. sabah 5’te uçak varmış. ahmet “hadi birkaç gece kulubüne gidelim de ispanyol grupları dinleyelim biraz.” demiş. gittiklerinde de yapımcı su ve salata isterken ahmet bir şişe şarap, bir şişe vodka ve tapas dolu bir tabak isteyip, vurmuş sigaranın dibine.

    sanırım tori amos’un söyledikleri daha net özetliyor. diyor ki “yapım şirketleri ile müzisyenler hiç anlaşamazlar. yapımcılar gözünde bizler terbiyesiz şımarık veletleriz, bizim gözümüzde yapımcılar ise yeterince kafa olmamış sıkıcı tipler. ancak ahmet’le tanışınca kimin kafası daha güzel anlayamazsınız. onunla konuşurken kendimi kaybediyordum.”

    daha bir sürü anı, bir sürü macera... performer olmadığı halde rock and roll hall of fame olan bir ikon. nur içinde uyusun üsküdar’daki mezarında, cumhuriyet ile birlikte doğan efsane. .
14 entry daha