şükela:  tümü | bugün
  • üzücü bir durum.

    edebiyatla arası fena olmayan bir okuyucuyum. türk edebiyatı olsun, dünya edebiyatı olsun, okurum zaman buldukça.

    dün kütüphaneden murakami kitabı aldım. ilk kez murakami okuyacağım, kitapla ilgili yorumlara baktığım sırada, elimdeki kitabın yazarın metninden(japonca) değil de fransızca çevirisinden çevrildiğini fark ettim. sonra başladım düşünmeye. zaten metrobüste cam kenarında oturuyordum, sonbahar güneşi ince ince yüzümü parlatıyordu, insanlar arka plan sesini oluşturuyorlardı, velhasıl düşünmek için ortam hazırdı.

    yayınevlerinin zaman zaman farklı dillerdeki kitapların çevirileri için çeviri üstüne tekrar çeviri yaparak satışa sunduklarını daha evvel öğrenmiştim. bilhassa çevirmen bulmakta güçlük çeken daha mütevazı yayınevleri, her şeyi ingilizce üstünden çeviriyorlar. ama bu sinsiliğe büyük yayınevleri de girişebiliyor. ingilizce-türkçe çeviride ucuz alternatif bol iken japonca-türkçe işinde o kadar alternatif olmayacağı aşikâr. işte bu noktada okuyacağım murakami kitabının önce fransızca versiyonunu düşündüm. muhtemelen fransız çevirmen, kendi yorumunu katarak, eser sahibinin parlattığı zemine birtakım kişisel çizikler atmıştı. sonrasında dilimize çevrilme aşaması var tabii. türk çevirmenin de izleri kalacaktı zeminde. murakami'nin vernikli parkesinde izler dolmuştur, diye düşündüm.

    edebi bir eserin hakkını vererek okumak için dil mi öğreneceğim ulan, diye sordum kendime. metrobüs edirnekapı'ya geldi o sırada. inenler oldu, binenler de. ben de indim. mehmet akif ersoy'un mezarının yanından geçtim. mehmet akif'i görünce eski zamanlar geçti zihnimdeki perdeden, eski eserler. ahmet mithat'lar, mahmut ekrem'ler, hatta biraz daha sonrası tevfik fikret, halid ziya ve sonraları. o zaman yazarın dilini güncellemek de aynı şey, diye geçirdim içimden. dürüst olmak gerekirse, yurdum insanının birçoğu bilhassa 19.yy'da ve 20.yy'ın başında yazılan türkçe eserleri tam olarak anlayamaz. araba sevdası'nın orijinal hâlini kaç kişi layıkıyla idrak edebilir? bu da yazara haksızlık değil mi aslında? belki, bu konuda emin değilim. bununla ilgili bir anekdot geldi aklıma. ispanya'da don kişot'un orijinal hâli yerine, güncellenmiş, basite indirgenmiş bir versiyonu güzel bir tanıtım ve reklamla satılmaya başlanınca ispanyol eleştirmenler hep bir ağızdan o yayınevini haşlamaya koyulmuşlar. insanlar zaman içinde cervantes'in yazdığı metni okumaktansa yeni, kolay versiyonu tercih etmişler. don kişot'un yazılmasının üstünden 400-500 sene geçti, bir nebze anlayalım, fakat ülkemizde sadece altmış yetmiş sene önce yazılan tanpınar kitapları bahsettiğim sebepten ötürü itilebiliyor. neymiş efendim, zor bir dil, bilinmeyen çok kelime varmış. elbet var ama tarihiyle ve mevcudiyetiyle behemehâl* övünen bir halkın temeline aslında bu kadar uzak olması fazla ironik ve aslında komik.

    yabancı dil konusunda uzman olmadığımdan, dünya dillerinde bizimki kadar değişim var mı bilemiyorum. kültürel temelimiz köklü değil. dilin sürekli etkilenmesi belki de bundandır. dış etkenlere çok açık göçebe bir toplum olmamızdan kaynaklanıyor da olabilir. (gerçi neredeyse 1000 yıldır bir yere gittiğimiz yok.) zira türklerin yazma kültürü 8.yy'da başlamış, orhun kitabeleri, genellikle vay be diye anılır tarih kitaplarımızda. aslında biraz komik bir durum, milattan önce platon falan vardı kimi kültürlerde. bergama'da binlerce kitaplık kütüphaneler falanlar filanlar. orijinal dil olayına dönecek olursak, bir zamanlar charles dickens'ı kendi dilinde okumuştum ama o versiyonu gerçekten dickens'ın elinden çıkan hâli miydi emin değilim. ama yine de daha gerçek, daha içten hissettirmişti. rus eserleri, bilhassa 19.yy rus edebiyatı eserlerini, nihal yalaza taluy hanımefendiden okumuş bir insan olarak kendimi şanslı hissetsem de(kendisi gördüğüm en iyi çeviri edebiyatçısı) dostoyevski'yi orijinal dilinde okumayı çok isterdim. doğrusu bu yaştan sonra ne rusçada ne fransızcada ne de diğer dillerde öylesine bir yetkinliğe kavuşabilir miyim bilemiyorum. zor görünüyor. bunu düşündükçe bir nebze hayal kırıklığına uğruyorum.

    gelelim murakami'ye. bunları düşünürken, beni istanbul'un varoşlarında bulunan evime götürecek olan otobüs çoktan gelmişti ve ben yine oturabilmiştim. cumartesi sabahının erken saatlerinde insanlar doluşmuyor pek. he murakami demiştik, doğrusu bilgi çağında hâlâ daha çeviriden çeviri yapmak biraz saçmalık. yayınevleri ucuza kaçıyor, nasıl olsa bunu sorgulayan insan sayısı çok değil. hatta okuyucu kitlesinin yüzde 5'i bile değil kanımca. zaten çoğu kitapta çevirmene ait bilgiler olmaz bile. okuyucuya saygısızlık bu. üzülerek söylüyorum ki, insanlar edebi haz almaktan ziyade listelerinde bulunan kitapların üstünü çizebilmek adına okuyorlar; pek fazla sorgulamadan, düşünmeden. yani öyle çeviriler var ki, adamı dostoyevski'den soğutur, dostoyevski'nin günahı ne?

    not: internette şöyle bir yazı buldum, okumaya değer: https://medium.com/…iriler-çevirmenler-d18c96f1b830