şükela:  tümü | bugün
252 entry daha
  • geçtiğimiz günlerde altın portakal film festivali'nde üzerinde konuşulması gereken bir olay yaşandı. zeki demirkubuz başkanlığındaki jüri, eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan, vasat denebilecek bir filme en iyi film de dahil olmak üzere toplam 10 ödül verdi.

    bu olaya birkaç yerden bakılabilir. bozkır filmi daha öncesinde adana film festivali'nde ön elemeyi bile geçememiş bir film. konusu, oyunculukları, tavrı sebebiyle eleştirmenler tarafından sanki ağız birliği etmiş gibi düşük puanlar verildi. jürinin istediğine ödülü vermesi doğal karşılanabilecek bir şey, ama burada üzerine düşünülmesi gereken olay festivale katılacak filmlerin kabulü esnasında yaşanan çeşitlilik. türkiye'deki film festivalleri dünya genelindeki büyük festivaller gibi belli bir karakteri olan festivaller değil. konsept yok yani. böyle olunca her daldan film başvuru yapabiliyor. sene içinde çok az türk filmi çekiliyor deyip festivallerin karakteri olmama mevzusuna bir açıklama getirilebilir. ama ödüle aday olanları seçme kısmında da bir problem var sanki. mesela bu seneki cannes'da jüri başka bir jüri olsaydı büyük ödülü başka bir film kazanabilirdi ama eminim ki seçkiye seçilen filmlerde bir değişiklik olmazdı. çünkü iyi film kişisel bir tercih olsa bile kaliteli filmler bu işi az çok bilenler için ortaktır. ben türkiye'de işinin ehli sinemacılarından oluşan jürilerden birinin elinin tersiyle ittiği filmi başka bir jürinin ödüle boğmasını anlayamıyorum.

    ama tahmin ediyorum. son yıllardaki film seçkileri o kadar kötü ki ödüller layıkıyla dağıtılmış olsaydı ödüle layık görülmeden boş geçilen yıllar olurdu. bozkır'a verilmeseydi de başkasına verilseydi o film çok iyi bir film mi olacaktı? tabii ki hayır. en iyi film ödülünü vermek için festival tüzüğünü değiştirdiler daha ne olsun yani. çünkü bu film kötü ama diğerleri de çok kötü.

    ama bence bakılması gereken yer, türkiye sinemasının son yıllardaki elinde olanların bu olduğuyla yüzleşmek. daha önceki senelerde altın portakal'da ödül kazanmış filmlerin listesi şöyle. bir 2006 ve 2009 var ki mükemmel. oradan buraya nasıl geldik merak ediyorum. türk sinemasının içinde olan sanatçılar, festival yöneticileri, eleştirmenler türk sinemasının sadece birkaç iyi yönetmen sayesinde biraz ilerleyebildiğini ama genele bakıldığında bir arpa boyu yol alınamadığının nedenini kendilerine soruyorlar mı gerçekten.

    teknolojinin her yerden ve en kalitelisinin alınabildiği bir çağda türkiye'de kaliteli film sayısının az olmasının sebebi tabii ki teknik yetersizlikler değil. asıl problem hikaye üretememeleri ve birilerinden ilham alırken bunu öykünme seviyesinde yapmaları.

    bir hikayenin illaki orijinal bir hikaye olmasına gerek yok. sonuçta dünya aşk, yalnızlık, varoluş sancısı, karakter değişimi konuları üzerinde çekilmiş filmlerle dolu. yeni bir hikaye oluşturacağım diye kasmaya da gerek yok. ama yalın olmayı kendine yediremeyen sinemacılar filmlerine her şeyi koymayı çalışıyorlar. çok ucuz bir yöntem bu.

    dünya genelinde artık kimsenin alıntı yapmadığı kafka'ya çağdaş türk sinemasında alıntı yapma yarışı var. dünya bunu yapmıyor çünkü o kadar çok yapıldı ki, artık sıradanlaştı, yapıldığı zaman bayağı hale geliyor. türkiye'de çokça bulunan, azıcık kitap okuduğunda sadece kendisinin kitap okuduğunu düşündüğünden dolayı bilgisini satma peşine düşen kitle sinemada da var. bu bilgiyi satıyor ama gizliden satmaya çalışıyor. aslında göze parmak ama gizliymiş gibi. hadi popüler alıntı yapmayı geçtim, alıntı yapılacaksa üzerine hikayeler kurulacaksa kendi kültürüne dair hikayeleri anlatmıyor. dünyada muhafazakar olmayan insanlar hristiyanlık hikayelerinden faydalanırken, kendi ülkesinin mitolojisine yaslanmışken, masallarını bile kullanırken bizimkiler islama ve türk kültürüne dair bir hikayeden faydalanmaya bile tenezzül etmiyorlar. modernleşememiş şehirli yaftası yemekten korkan itici ve az entelektüel kadar sinir bozucu çok az şey var. film, kendi reklamını yapan yönetmenlerin gösteri malzemesi olup çıkıyor bir yerden sonra.

    hikaye 30'lu yaşlardaki birinin hikayesiyse araya illaki babadan kaynaklı bir politik duruş sıkıştırılıyor. erkeklik baskısının erkekleri nasıl yorduğu anlatılacaksa kadınlar karikatürize edilmiş bir şekilde baskıcı; kadınların toplum içindeki yeri tartışılacaksa da erkekler kimsenin hayatında görmediği kadar kötü oluyor. ergen erkek çocuk hikayesi varsa varoş bir mahallede kendi halinde ve kimsenin ilgilenmediği hobilerle ilgileniyor. kasabadaki genç hikayesi, sanki nuri bilge ceylan'a hiç özenmemişcesine, ondan farklı bir şey anlatacağım diye kasarken asla yaşanmayacak hikayeler anlatmayı tercih ediyorlar. biz ülkece hayata dair bir şey anlatırken neden hayattan bu kadar kopuk şeyleri anlatıyoruz acaba?

    türk sinemasında en sevdiğim filmlerden biri bir zamanlar anadolu'da. belki de ilki. bu filmin hazırlık ve çekim aşamasının anlatıldığı, senaristlerinden biri olan ercan kesal'ın yazdığı evvel zaman kitabı bir sanat eseri yaratmak isteniyorsa üzerinde uzun uzun kafa patlatmak gerektiğinin kanıtı gibi. diğer yanda da film festivaline yetiştirmek için apar topar hazırlanan yönetmenler var. bu vasatlığın katbekat üstüne çıkmış iyi yönetmenler kendini kurtarmış mı oluyor, yoksa bu kitleyle beraber anılmak/çalışmak zorunda olduğu için de bu duruma müdahale etmeye gerek duyuyorlar mı tam olarak emin değilim.

    işte bu özensizlik, klişe yollardan sapmamak, başarılı türk sinemacılarını örnek almaktansa başarısız taklitleri olma yolunda ilerlemek hikayelerini de gerçek dışı bir duruma sokuyor. hiç gitmediğim, tek bir vatandaşını dahi tanımadığım norveç'ten, macaristan'dan, güney kore'den çıkan bir film orta sınıf ahlaksızlığımı, kişilikli olduğumu sanırken sıradanlaştığımı fark etmediğimi benim yüzüme vurup beni rahatsız ettiği kadar kendime de getirirken, kendi ülkemin sineması neden bunu bu kadar az sıklıkta yapabiliyor diye düşünmeden edemiyorum.

    dünya genelinde hem edebiyatta hem sinemada bir avamlaşma tabii ki var, ama kendi ülkemdeki vasatlaşma dünyanın geri kalanındakine kıyasla beni daha çok ilgilendiriyor.
36 entry daha