şükela:  tümü | bugün
39 entry daha
  • bu romanı şekillendiren şey sadece yazarın hayal gücü değil, yazarın karakterlerini yarattığı ve yaşattığı toprakların tarihi. 1920ler ve 70lere doğru ağırlıklı olarak işlenen fakat neredeyse 80 yıllık bir zaman dilimine tekabül eden hikayede, çok da uzak olmayan tarihiyle zamanın ne kadar hızlı geçtiğini değil her şeyin ne kadar hızlı değiştiğini düşünüyorsunuz. bir kuşaktan bir sonraki kuşağa açılan o mesafelerin süratle ilerleyişini ve bugün neredeyse yakalanamaz oluşunu… her kitap bize içinde bulunduğumuz ama düşünmediğimiz şeyleri düşündürtür ya biraz, bu kitap da öyle. ana karaktere ulaşana kadar üç neslin hikayesini okuyoruz ve kitabın arka yüzünde tanışmış olduğumuz bu karaktere ulaşmak için çevirdiğimiz her sayfada yaşadığımız heyecan giderek katlanıyor. yazar bizi calliope ile ne zaman ve nasıl kavuşturacak merakla ilerlemeye devam ediyoruz. daha doğrusu calliope kendisine ne zaman ve nasıl kavuşacak? çünkü jeffrey eugenides middlesex’i öyle bir kurgu ile oluşturmuş ki şöyle diyebiliriz “yazar romanındaki her başlığa ana karakterinin (calliope) bugününden kısa yemler verip okuyucunun iştahını daha da kabartarak başlıyor, bu kısa detaylardan sonra ise kuşak serüvenine kaldığı yerden devam ediyor.” bir nevi zamanda yolculuk yapıyoruz. yazar benim daha önce karşılaşmadığım bir anlatım tekniği kullandığından bambaşka bir keyif yaşadım. türkiye – yunanistan - amerika üçgeni, izmirin kurtuluşu, (13 eylül 1922) izmir yangını, 2. dünya savaşı, henry ford, sanayi devrimi, içki yasağı, 1967 detroit isyanı, amerika politikacılarının skandalları, cinsel devrim, , kıbrıs harekatı, biyoloji, mitoloji, ekonomi ve saymadığım bir çok şeyi doğru ve yerinde harmanlayıp serpiştirerek 9 yıllık bir emeğin ve araştırmalarının sonucunda 600 sayfalık bir yapıta ulaşan eugenides biraz da otobiyografik katkılarda bulunduğu bu şaheser ile pulitzer ödülünü almış, bbb culture'ye göre 21. yüzyılın en iyi 12 romanında biri olarak gösterilmiş ve ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitap listesine girmiştir. neredeyse pek çoğumuzun araştırma yapmadan diğer bir değişle google olmadan okuyamayacağı bu dopdolu romanı kavrayabilme yolunun öğrenmekten geçtiğini söyleyebiliriz. bununla beraber elimizdeki kitap arka kapakta da bahsettiği gibi nesiller boyu ondan ona geçip duran bozuk bir genin yolculuğunu anlatıyor bir hermafroditin hayatını değil. deminde bahsettiğim gibi yazarın bizi calliope yani bozuk gen ile ne zaman ve nasıl kavuşturacağını okuyoruz. calliope ise bozuk geniyle karşılaştığında yolculuk tamamlanıyor diyebiliriz. middlesex ile queere giden yolu bütün okuyucular birlikte yürüyoruz. middlesex bir intersexi bilmek için iyi fakat tanımak için yetersiz. eugenides’in okuyucusuna devam etmesi için yeni bir yol araladığını düşünüyorum. bu kitabı belki de queer edebiyata başlamak için (başlamamış olanlar için) bir vesile kabul etmeli, bilinçlenmeli ve tüm detaylarıyla birbirimizi tanımaya, anlamaya çalışmalıyız. özellikle benzer içerikteki çok güzel ve güncel kitap tanıtımlarına yer veren k24 yazarı seçil epik’i okumanızı öneririm.

    middlesex’i ilk okuduğumda çalışma sosyolojisi dersini alıyor, sanayi devrimini ve fordizm konularını işliyorduk. yazarın detroit ve henry ford’u anlattığı her an aslında sanayi devrimini anlatışıydı. hiç bir ders kitabında bulamayacağım bir biçimde dersimi işliyordum. işin magazinsel bir boyutu oluştu benim için diyebilrim. henry ford’u neredeyse kitaptaki bir karakter olarak hikayenin içinde görene kadar çalışma sosyolojisi dersi ilgimi kazanamamıştı. daha sonra middlesex’le beraber ilgimi hiç kaybetmediğim bir konu haline dönüştü. bununla ilgili bir pasaj:

    “biz ford sosyolojik çalışmalar dairesi’nden geliyoruz,” diyor. “bay stephanides evde mi acaba?” lefty bir adım öne çıkıyor, “buyurun.” “bay stephanides ziyaretimizin nedenini açıklayayım.” “yönetimimiz şöyle bir karara vardı,” diye devam ediyor kısa boylu olan, “beş dolarlık yevmiye bazı yetersiz kişilerin elinde yanlış kullanılarak onların toplum düzen ve ahlakını tehdit etmelerine neden olabilir.” sözü yine uzun boylu aldı, “bu nedenle bay ford, bu paranın, onu akıllıca ve ahlaka uygun olarak kullanamayacak kişilere verilmemesine karar verdi.” “bir başka nokta da...” -kısa boylu konuşuyor- “...diyelim kişi başlangıçta düzgün yaşıyor, ama sonra bir zayıflık içine giriyor. bu durumda şirket belli bir süre için onu izlemeye alacaktır, tabii kişi düzelene kadar da ücreti ödenmeyecektir. içeri girebilir miyiz?” sadece kapıdan geçerken birbirlerinden ayrılıyorlar. uzun boylusu çantasından kalın bir dosya çıkarıyor. “size bazı sorular soracağım izninizle. içki içer misiniz bay stephanides?” cevabı zizmo veriyor, “hayır, içmez.” “acaba kiminle teşerrüf ediyorum?” “adım zizmo.” “kiracı mısınız?” “hayır, ev sahibiyim.” “demek bay ve bayan stephanides kiracı.” “öyle.” . “olmadı, olmadı,” diye başını sallıyor uzun boylu. “biz işçilerimizi ev sahibi olmak için kredi almaya teşvik ediyoruz.” “o da zaten bunun için çalışıyor,” diyor zizmo. kısa boylu bu arada mutfağa giriyor. tencere kapaklarını kaldırıyor, çöp kovasını denetliyor, fırının kapağını açıyor. desdemona itiraz etmeye hazırlanıyor, ama lina yapma diye işaret edince geri çekiliyor. (dikkat çekici bir durum daha var burada. desdemona’nın burun kanatları kıpır kıpır. iki gündür koku alma duyusu tuhaflaştı, yiyecekler kötü kötü kokar oldu. feta peyniri kirli çorap, zeytinler keçi boku gibi geliyor burnuna.) uzun boylu soruyor, “ne sıklıkla banyo yaparsınız bay stephanides?” her gün. “ya dişleriniz? dişlerinizi ne sıklıkla fırçalıyorsunuz?” “her gün.” “neyle?” “karbonatla.” şimdi kısa boylu merdivenden yukarı çıkıyor. büyükannemle büyükbabamın yatak odasına dalıp çarşaflara bakıyor. arkasından banyoya gidip klozeti inceliyor. uzun boylu, “bundan böyle,” diyor, “bunu kullanacaksınız. diş macunu. bu da diş fırçanız.” büyükbabam sıkıntılı bir suratla uzatılanları alıyor. “biz bursa’dan geldik,” diye açıklama yapıyor, “büyük şehirden...” “dişetlerinizi de fırçalayacaksınız. yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı. sabah akşam iki dakika. bir deneyin bakalım, söylediğim gibi yapın.” “bizler uygar insanlarız.” “yoksa bu hijyenik gereçleri red mi ediyorsunuz?” “beni dinle,” diye lafa karışıyor zizmo. “yunanlılar parthenon’u, mısırlılar piramitleri yaparken anglo-saksonlar hayvan postuna bürünüp dolaşıyordu.” uzun boylu zizmo’ya ters bir bakış attıktan sonra dosyasına bir şeyler yazıyor. “böyle mi?” diye sordu büyükbabam. diş fırçasını kuru ağzında bir aşağı bir yukarı oynatırken gülmemek için kendini zor tutuyor. “çok güzel, çok güzel.” kısa boylu yine merdivenin başında. dosyasını açmış, yazıyor: madde bir - çöp kovasının kapağı yok. madde iki - yemek masasının üzerinde bir sinek görüldü. madde üç - yemekler fazla sarımsaklı. hazımsızlığa neden olabilir.” (ve desdemona onu neyin rahatsız ettiğini keşfediyor. adamın saçları. briyantin kokusu katlanılamaz derecede berbat.) “buralara kadar gelip çalışanların sağlıklarıyla ilgilenmeniz çok düşünceli bir hareket,” diyor zizmo. “hiç kimsenin hastalanmasını istemeyiz, öyle değil mi? bu, üretimi düşürebilir.” “bunu duymamış olayım, diyor uzun boylu. “neyse ki siz ford motor fabrikası için çalışmıyorsunuz.” büyükbabama dönüyor, “sizin için yazacağım rapora sosyal ilişkileriniz konusunda bazı notlar ekleyeceğim. size tavsiyem eşinizle birlikte en kısa zamanda mali durumunuza uygun bir eve çıkmanız.” kısa boylu meraklı bir sesle zizmo’ya soruyor, “acaba neyle meşgulsünüz bayım?” “taşımacılık yapıyorum.” lina lafa karışıyor, “buraya kadar gelmeniz gerçekten de çok hoş beyler, fakat izninizle artık akşam yemeğimizi yemeliyiz, sonra da kiliseye gideceğiz. bildiğiniz gibi lefty’nin de saat dokuzda yatakta olması gerekiyor. sabahları işe diri bir halde gitmek ister de.” “tabii, tabii. çok güzel.” adamlar şapkalarını alıp gidiyor.”

    middlesex’i bugün okuduğumda ise bursa’dan yeni dönmüştüm. elimdeki roman daha birkaç gün önce gittiğim kozahan’ın bir kervansaray oluşundan, ipek şallar aldığım dükkanların bu hanın odaları olduğundan, sıcak simidim ve çayımla hayran hayran vakit geçirdiğim avlusunda bir zamanlar tüccarların ipek böceği kozalarını sattığından, kafelerin olduğu yerlerin eskiden depo, ahır olarak kullanıldığından bahsediyordu. ilginçtir ki tüm bunları jeffrey eugenides isimli bir yazardan öğreniyordum. bu enteresan tesadüfler her okuduğumda kitapla olan bağımı kuvvetlendirir oldu. kozahan’ı anlatan bir pasajla devam ediyorum “lefty şehre ulaştığında, kapalı çarşı caddesi’ne indi, borsa sokağı’na döndü ve biraz sonra kozahan’a giren kemeri geçiyordu. içeride, fıskiyenin etrafında, yüzlerce sert ve yüksek çuval ipekböceği kozalarıyla doluydu. erkekler her yeri doldurmuştu, alım satım yapıyorlardı. o sabah saat onda çalan açılış zilinden beri bağırıyorlardı ve sesleri kısılmıştı. ‘iyi fiyat, iyi kalite’”

    tek merak ettiğim kozahan’da fıskiye değil şadırvan ve mescit var. acaba burada yazar mı yanlış bilgi sahibi yoksa mescit mi sonradan yapıldı? bir tek burası muallakta bırakıyor beni.

    biraz da desdemona’dan bahsetmek istiyorum. kitapta en sevdiğim karakterdi. biraz benim babaannem gibiydi, ailemin içinden biriydi, hepimiz için öyle muhakkak . kendi memleketimi, kendi insanımı hatta kendi batılımızı gördüğüm bir karakter desdemona… gerçi kitabın pek çok yerinde görüyoruz bunu. lefty’nin kahve fincanını ters çevirişinde, desdemona’nın tesbihinde, ölünün arkasından verilen yemekte (anma yemeği), zizmo’nun cenazesinde ölünün yakınlarının asla gösteriş yapmamaları kuralına uyarak günlerdir tıraş olmayan lefty’nin sakalında, sıcak sesli sarılmalarında, beslenme alışkanlıklarında, feta peynirinde, zeytininde… bazı hamile kadınların bebeğim sana benzesin diyerek mavi gözlü birine ya da güzel birine uzun uzun baktığını, bu veya benzeri cümleleri duymuşssunuzdur ya da benzer bir nedenle bakmak istemeyişinide. şu pasajda yine o benzerliklerimizden birini görüyoruz.
    “doğum büyüleyici bir olay. şu sakatlıkları ele alalım mesela. eskiden insanlar bunların annelerin hayallerinin sonucu olduğuna inanırdı. ilişki sırasında annenin baktığı, ya da düşündüğü şeyin etkisine inanılırdı. şam’da anlatılan bir hikâyeye göre kadının birinin başucunda yahya peygamber’in bir resmi varmış, tabii peygamberin üzerinde her zamanki gibi kıllı gömleği. kadıncağız ilişki sırasında resme bakmış. dokuz ay sonra da bebeği doğmuş, her yanı kılla kaplı bir bebek.”
    “bir başka hikâye daha var. ilişki sırasında eli bir kurbağaya değen bir kadının hikâyesi. bebek patlak gözlü ve siğillerle kaplı olarak doğmuş.”

    bir diğer benzerlikse şimdi paylaşacağım pasajda yer alıyor. bana tamamen halalarımı hatırlatan o pasaj
    “desdemona ise hatırlamanın sembolüydü. arkasında bir yastık dağı, keder içinde şikâyetler ediyor, ama çok kibarca... büyükannemin ve ait olduğu kuşağın yunan kadınları hep böyleydi, umutsuzluklarını gayet ince bir üslupla dışa vururlardı. hem size tatlılık sunar, hem de acılarını dile getirirdi onlar. sizin dizinizi okşarken kendi hastalıklarını anlatırlardı. odasına her gidişim desdemona’yı harekete geçirirdi. “merhaba dolly mou,” derdi yerinde gülümseyerek doğrulurken. o saçımı okşarken yatağının kenarına otururdum, bana yunanca güzel sözler söylerdi. kardeşimin yanında yüzünde hep neşeli bir ifade olmasına dikkat eden desdemona benimle baş başa kalmasının onuncu dakikasında gözleri dolarak gerçek duygularını anlatmaya başlardı. “çok yaşlıyım. çok yaşlı tatlım.””
    *dolly mou : oyuncak bebek

    yunanistanla aramızdaki benzerlikler yakınlıklar bitmez. biz dönelim desdemona’ya. ben kitaba farklı bir açıdan bakıldığında middlesex esasen desdemona'nın hayatını anlatmış diyebilirim. hatta ismi desdemona olsa bile sırıtmayacakmış. çünkü hepimiz varoluşumuzun ilk yarısında başrolüz, hayatımızın öznesiyiz. o korkular, heyecanlar, düşler en yoğun hali ile şahsımıza aittir. bizi düşünürler, biz düşünüldüğümüzü biliriz. evlendiğimizde roller değişir her şey paylaşılır. ebeveyn olduğumuzda roller değişir her şey paylaştırılır. yani günümüzde çok da böyle olmasa da, yaşam bir zaman sonra devreder. diğerleri öznesidir artık hayatımızın, onları yaşatır onları düşünürüz. kendimizi düşünmeyi azar azar bırakırız bir süre sonra unuturuz. desdemonanın hikayesi ise bir hayat nasıl yaşanırsa öyle anlatılmış kitapta, çocuklarına, torunlarına dagıtılarak. hatta 4. kitaba gelindiğinde artık desdemonadan hiç bahsedildiğini görmeyiz, merak ederiz. desdemona’dan bahsedilmemiştir çünkü son 10 yılını odasından çıkmayarak her şeyden elini eteğini çekerek yaşamıştır. ve tabi ki hikaye devralanlar tarafından akmaktadır.

    yunan mitaloljisi tarihte bilimde sanatta her şey de olduğu gibi middlesexte’de fazlasıyla var. hatta middlesex’i okuyunca tanrılar bizim kaz dağlarımızda (ida dağı), uludağımızda (olimpos) yaşamakta, karakterler bursa’dan kozahan’dan izmir’den (smyrna) bizim topraklarımızdan geçmekte. kitapta olabildiğine mitolojik metafor bulmakta mümkün. aslına bakarsanız bunca bilgi, bunca metafor, bu cinsiyetsiz dil kullanımı, sarkastik anlatım ve kıtaları dilleri dinleri birleştirip sürdürme başarısı bu kadar kusursuz bir birleşimin hazırlık süresinin 9 yıl sürmesine şaşırmamak gerek. bunların en beğendiğim örneğini paylaşıyorum“ben de kendimi bir parça desdemona’ya geçim kaynağı sağlayan o çinli prenses gibi hissediyorum. ben de onun gibi hikâyemin ipini çözüyorum ve ip uzadıkça anlatacak daha az şey kalıyor. şimdi ipi tekrar geri saralım ve siz kozanın henüz küçük bir düğümcük, henüz belli belirsiz bir ilmikçik halinde olduğu döneme geri gidin. hikâyemin ipini bıraktığım yere...”

    yazar bir yerde “fard muhammed bir daha detroit’te görülmedi. şiilerin on ikinci imamı gibi o da gizemlerin arasına katıldı.” diyor. 12 imamın hikayesine, imam mehdinin sır oluşuna böyle bir gönderme yapması olağanüstü şaşırttı beni keza fard muhammedin hikayesi ve müslümanlığın yalan yanlış da olsa siyahilerin arasında bu kadar yayılmasında ki payının büyüklüğü de öyle. bu hikaye ile ilgili de paylaşmak istediğim bir pasaj var:
    “belki hatırlarsınız, geçen konuşmamızda size ay’ln nasıl oluştuğunu anlatmıştım. hatırladınız mı? altmış trilyon yıl önce iyi bir bilimci dünya’da bir çukur kazdı, çukuru dinamitle doldurdu ve dünya’yı patlattı. dünya ikiye ayrıldı. bu parçalardan küçüğü ay’ı oluşturdu. şimdi hatırladınız mı? bugün size bir başka bilimciden söz etmek istiyorum. şeytani bir zeka, adı yakup. yakup, yirmi beş bin yıllık tarihin içinde sekiz bin dört yüz yıl önce yaşadı. onun kafatası diğerlerinden büyüktü. çok zeki bir adam. parlak bir adam. islam aleminin en büyük alimlerinden biri. bu adam henüz altı yaşındayken mıknatısı buldu. iki parça metalle oynuyordu ve onları birleştirince o bilimsel buluşu gerçekleştirdi: mıknatıs. ama yakup’a mıknatıs yetmezdi. o kocaman kafasında daha pek çok fikir vardı. ve bir gün yakup orijinal insanlardan tamamen farklı -kalıtımsal olarak- bir ırk yaratabilirse, bu ırkın hile bilimi yardımıyla siyahları yönetebileceğini biliyordu. her siyah adam iki hücreden oluşur. bir siyah, bir kahverengi. ve yakup elli dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz siyahı pelan adası’na göç etmeye ikna etti. pelan adası ege denizi’ndedir. bugünkü haritalara bakarsanız onu görebilirsiniz ama tabii sahte bir avrupalı adla. yakup, elli dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz müslümanı bu adaya getirdi. ve işine koyuldu. pelan’daki laboratuvarında yakup siyahların üremelerini kontrol altında tutuyordu. doğan siyah bebekler hemen öldürülüyordu, sadece kahverengi doğanlar yaşayabiliyordu ve yakup sadece kahverengi tenli olanlara çiftleşme izni veriyordu. bu yakup denen adam çok korkunç biri.” “darwın’in doğal seçilim teorisini bilirsiniz. işte bu da doğal olmayan seçimdi. yakup bu şekilde ilk sarı tenliyi ve kızıl tenliyi üretti. ama durmayacaktı, devam etti. en açık tenlileri çiftleştirerek her kuşakta daha da açık tenli bir bebek elde ediyordu. böylece yıllar, yıllar sonra siyah insanın genetik yapısını bozup onu solgun ve zayıf bir hale getirdi. onun ahlaki yapısını bozdu, onu kötülüğün içine itti. ve kardeşlerim sonunda yakup istediği sonuca ulaştı. işini bitirmişti. şeytani zekasıyla ne yaratmıştı? size daha önce söylediğim gibi kardeşlerim, iyilik iyiliği, kötülük kötülüğü doğurur. yakup beyaz adamı yaratmıştı. yalanlardan, kötülükten, hainlikten ibaret beyaz adamı. mavi gözlü şeytanlar ırkını.”

    yazarın şöyle bir röportajını okuyabilirsiniz
    https://egoistokur.com/…en-abdye-bir-gen-yolculugu/

    pasajlar:

    bir çin efsanesine göre, mö 2640 yılında prenses si ling-chi çay fincanına bir ipekböceği kozası düştüğünü fark ettiğinde bir dut ağacının gölgesinde oturuyormuş. onu dışarı çıkarmak istediğinde bir de bakmış ki koza sıcak nedeniyle çözülüyor. hemen nedimesini çağırmış, incecik iplikçiğin ucunu eline verip yürümesini söylemiş. hizmetkâr prensesin dairesinden çıkmış, avluyu geçmiş, saray kapılarını aşıp kendini yasak şehir’in dışında bulmuş ve koza tamamen çözülene kadar, sekiz yüz metre kadar daha yürümüş kırlarda. (batı’da bu efsane üç milenyum boyunca değişerek elma ile fizikçi hikâyesine dönecektir. hangi yönden bakarsanız bakın yine işin özü değişmez: büyük buluşlar, ipek ya da yerçekimi olsun, genelde umulmadık armağanlardır ve hep ağaç altında aylaklık edenlere kısmet olurlar.)

    prenses si ling-chi (her nedense zihnimde onun yüzü hep, geçen gün ubahn’da gördüğüm bisikletli kızınki... bir şekilde hep o kızı düşünüyorum ve sabahları ona rastlamak umuduyla bakınıp duruyorum.) evet, prenses si lingchi ipeği keşfettikten sonra ulusu üç bin yüz doksan yıl boyunca bunu bir sır olarak sakladı. çin’den ipekböceği yumurtası çıkartmak isteyenler derhal ölümle cezalandırılıyordu. bu durumda, (procopius’un yazdığına göre) eğer imparator justinian iki misyoneri bu riski göze almaya ikna edemeseydi benim ailem de ipekböceği yetiştirmekle uğraşamayacaktı. ms 550 yılında bu iki misyoner yumurtaları o günün kondomu (yenilebilir) olarak kullanılan torbamsı bir şeyin içine koyup çin’den çıkardılar, ayrıca yanlarında dut ağacı tohumları da taşıyorlardı. böylece bizans ipekçiliğe başladı. anadolu tepelerini dut ağaçları kapladı. ipekböcekleri bu ağaçların yapraklarını yedi. işte bunlardan dört yüz yıl sonra giulia gemisindeki büyükannemin kutusunu dolduran yumurtalar çin’den çalınan o yumurtaların ahvadıydı.

    eskiden insanların yüzüne bakıp milliyeti söylenebilirdi, göç meselesi bunu ortadan kaldırdı. daha sonra insanların nereli olduğunu giydikleri ayakkabılardan anlar olduk. bunu da küreselleşme sonlandırdı. o ayıbalığı derisinden yapılmış fin pabuçları, almanların flounderleri - artık onlara pek az rastlayabiliyorsunuz. daima nike giyiliyor, her yerde, herkes tarafından. baskların da, hollandalıların da, sibiryalıların da ayağında hep o var.

    biz, yunanlılar dairesel hareketlerle evleniriz, evliliğin temel gerçeklerini esas alarak: insan mutlu olabilmek için tekrarların içindeki çeşitliliği bulmalı, ileri gidebilmek için de başladığı noktaya geri gelmelidir.

    zengin çeşitlilikteki dünyamızın güneş kuşağı ya da incil kuşağı gibi bir şeyiydi bu kıl kuşağı da. kıl kuşağı güney ispanya’da başlıyordu, herhalde bunda faslıların büyük etkisi olmuştu. sonra kuşak italya’nın koyu renk gözlü insanlarının yaşadığı bölgede devam ediyor, yunanistan’ın çoğunu, türkiye’nin de tamamını kaplıyordu. güney’de fas, tunus, cezayir ve mısır da kuşağa dâhildi. kuşak suriye, iran ve afganistan’ı halı gibi kaplayarak (ve haritalardaki okyanus derinliklerinin koyuluğunda) doğuya doğru gidiyor ve hindistan’ı terk ederken giderek renk açılıyordu. bundan sonra da japonya’daki ainu [japonyada genç kızlara süs olarak bıyık dövmesi yapılan yer] üzerindeki tek koyu noktadan başka bir yerde görülmüyordu.

    dr luce : bu biyolojik bir durum, yalnız çok ender rastlanan bir durum olduğunu da söylemeliyim. bu çeşit mutasyonların dominik cumhuriyeti’nde, papua yeni gine’de ve türkiye’nin güneydoğu bölgesinde olduğunu biliyoruz. sizlerin atalarınızın geldiği köye çok da uzak değil. beş yüz kilometre kadar sanırım.

    güzel gönlümüz leş gibiydi.

    bezelye ve prenses masalı
    bir varmış, bir yokmuş. evvel zamanların birinde, uzak bir diyarda, iyi kalpli bir prens yaşıyormuş. evlilik çağındaki bu prens, bir prenses ile evlenmek istiyormuş. kendisine uygun bir eş bulmak için bütün ülkeleri dolaşmış ama bir türlü istediği gibi birini bulamamış. karşılaştığı prenseslerin gerçek olup olmadığı konusunda hep tereddüt yaşıyormuş. aramaktan yorulan prens, sarayının yolunu tutmuş..
    bir gece sarayda büyük bir uğultuyla korkunç bir fırtına çıkmış; gök gürlüyor, şimşek çakıyor, adeta bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, deyim yerindeyse adeta kıyamet kopuyormuş. çok geçmeden sarayın kapısı çalınmış, kraliçe gidip kapıyı açmış. fakat, o da ne kapının önünde, yağmurdan sırılsıklam olmuş genç bir kız duruyormuş. tepeden tırnağa sırılsıklam olmuş bu genç kız, sarayının yolunu kaybettiğini, kendisinin de gerçek bir prenses olduğunu söylüyormuş.
    yaşlı kraliçe, kapıdaki prensesi içeri almış, “acaba gerçek prenses mi? dur bakalım anlarız!” diye düşünmüş ama bu durumu kimseye belli etmemiş. gerçek prenses için bir yatak sermiş, yatağının altına da bir bezelye tanesi koymuş. bu bezelye tanesinin üstüne de yirmi kat döşek, döşeklerin üzerine de yirmi tane de kaz tüyü yatak koymuş. gece olmuş, prenses kraliçenin yaptığı yatakta uyumuş. sabah olunca da gerçek prensese, gece nasıl uyudun, rahat ettin mi diye sormuşlar.
    gerçek prenses;
    “ah, ah, yatağımın altında ne vardı bilmiyorum. sanki yatağımın altında çok sert bir şey vardı. gece boyunca gözümü bile kırpamadım, sabaha kadar kıvrandım. sabah uyanınca da her yerim ağrıyordu.” demiş gerçek prenses.
    kraliçe, o zaman anlaşılmış ki, yirmi kat döşeğin ve yirmi kaz tüyü yatağın altındaki bezelye tanesini hissedecek kadar nazlı, narin olduğuna göre, bu prenses gerçek bir prensestir! hemen oğluna durumu anlatmış, oğlu da onun gerçek prenses olduğuna inanıp onunla evlenmiş. o bezelye tanesini de mumyalayıp saraylarında yaptıkları özel bir müzeye koymuşlar. o bezelye tanesini görmek isterseniz, belki hala müzede duruyordur. işte size gerçek bir masal.

    bbc culture'ye göre 21. yüzyılın en iyi 12 romanı:

    1. junot diaz, the brief wondrous life of oscar wao (oscar wao'nun tuhaf kısa yaşamı) (2007)
    2. edward p jones, the known world (malum dünya) (2003)
    3. hilary mantel, wolf hall (kurtlar hanedanı) (2009)
    4. marilynne robinson, gilead (2004)
    5. jonathan franzen, the corrections (düzeltmeler) (2001)
    6. michael chabon, the amazing adventures of kavalier & clay (kavalier & clay) (2000)
    7. jennifer egan, a visit from the goon squad (it kopuk tanımı) (2010)
    8. ben fountain, billy lynn’s long halftime walk (bana kahraman olduğum söylendi) (2012)
    9. ıan mcewan, atonement (kefaret) (2001)
    10. chimamanda ngozi adichie, half of a yellow sun (yükselen güneşin ülkesinde) (2006)
    11. zadie smith, white teeth (inci gibi dişler) (2000)
    12. jeffrey eugenides, middlesex (2002)
2 entry daha