şükela:  tümü | bugün sorunsallar (3)
1109 entry daha
  • (bkz: insanlığın ne önemi var mühim olan para)

    öncelikle babamın hepinize selamı var. ileteyim de üzerimde kalmasın.

    bilirsiniz, hayatın slovmoyşın aktığı zamanlar vardır. bu aralar hayatım biraz slovmoyşın akıyor ve kendimi, kendime sorduğum tuhaf sorulara cevaplar verirken buluyorum. bu slovmoyşın zamanlar dediğim de baya yavaş bir zaman. üç kere doğsan üçünde de intihar edersin, öyle bir zaman yani. pek öyle herkesin dayanabileceği bir yavaşlık değil anlayacağınız.

    geçen gün annem "yorgun musun?" diye sordu durduk yere. battaniyenin altındaydım. ben de kafamı salladım konuşmaya üşenerek evet anlamında. annem durumu anlayıp "yorgunsun annecim" dedi. "bi çorba yapıyım da beraber bi şeyler yiyelim" dedi. ulan bi iyi geldi bu bana, anlatamam. yorgunluğu falan unuttum ben bildiğin. zaten "bi çorba yapıyım da beraber bi şeyler yiyelim" diyen bir insan bana kendimi güvende hissettirir.

    yine geçen gün saadettin hocanın doğum günü kutlandı okulda. esen hoca(saadettin hocanın eşi), "muhammed hocam saadettin'e doğum günü sürprizi yapacağız giyim sınıfında, onu oraya getirir misin?" diye sordu, ben de "tabii hocam" dedim. aldım saadettin hocayı, giyim sınıfına götürdüm. kapı açılır açılmaz alkışlar, iyi ki doğduuun hocaaam'lar... güzeldi. bizim üzeyir "ben pasta yemicem dişim ağrıyor" dedi. üzeyir mental retardasyon, yani zeka geriliği bulunan öğrencilerimin en ağırı. havar hoca, üzeyir'e dönüp "senin doğum günün ne zaman üzeyir? seninkini de kutlayalım mı?" dedi. üzeyir cevap vermeden bana dönüp "sen biliyor musun hocam bunun doğum tarihini, kutlayalım. bunun doğum gününü kimse kutlamamıştır bu zamana kadar, sevinsin çocuk" dedi gülerek ve biraz da müstehzi... ben o anda bi düşündüm, kendime acıdım. çünkü bu zamana kadar doğum günüm üzeyir gibi pek kutlanmamıştı. aile arası ufak sürprizler ve tek tük dört beş kişi hariç ne okulda ne arkadaşlar arasında toplu(yine bir kere hariç ki onu hiç unutmam) kutlanmamıştı. böyle bir sürprizi bana kalabalık bir arkadaş grubum yapsa zannediyorum dayanamayıp ağlarım. hani ismail abi hayatında ilk kez hediye alınca ağlıyordu ya. ehehe ben de öyle olurdum galiba. pastayı yerken bunları düşündüm, yalan olmasın.

    yine geçenlerde şeyi düşündüm: hiçbir şey değil ama dönüp dolaşıp çocukluk acısından dolayı intiharı düşünüyorum. insan yedi yaşına kadar biriktirdiklerini yaşarmış sonraki hayatında. niye dönüp dolaşıp küçüklük zamanlarımdan biriktirdiklerimi kafamda tekrar tekrar yaşıyorum ki?

    yine geçenlerde babam, annem ve ben yemekteydik. bi şarkı açayım dedim. şarkı böyle "ben yoruldum hayat" diye girince kuru fasulyeden alırken ben kafamı kaldıramamaya, babamın annemin yüzüne bakamamaya başladım bir anda. bi an bi ağlamak duygusu geldi yemek yerken. baya bildiğin kafamı kaldıramıyorum ama anlarlar diye. gözyaşlarımı da tutmaya çalışıyordum ama kendimi sıktıkça daha çok birikmeye başladı. sonra gözyaşım pıt hehehe. bunun aynısı şanışer'in şu susamam parçasında intihar hakkında "gitme! daha çok şeyi değiştirebiliriz bu hayatta inat etme!" diye girdiği kısım vardı ya orada da olmuştu. gözlerimi çeviriyorum falan, başka yere bakmaya çalışıyorum, gülmeye zorluyorum kendimi, yok ı ıh olmuyor. tutamadım gözyaşımı ben çıktı gitti.
    sonra bi anda sanki yılların yorgunluğuyla intihar etmeyi düşündüğümü söyledim. yani etmem ama aklıma geliyor sürekli dedim. bi psikoloğa mı gitsem... cidden kötüyüm ben, dedim. yani psikologları pek ciddiye alamadığım için gitmem aslında ama sırf ilgi göstersinler diye böyle duygularımı abarta abarta dökülmeye başladım sofrada. bütün kötücül düşüncelerimi pat pat söyleyiverdim bi anda. bikaç şey söyleyecek gibi oldular ama sustuk sonra. sonra bi şey oldu. annem "kuzuum benim" demeye başladı. zaten diyordu da. böyle daha bi içli demeye başladı sanki. kıyamıyor işte oğluna.
    kalbim bazen durduk yere hızlı atıyor. durduk yere heyecanlanıyormuş gibi oluyorum. günün her saatinde olabiliyor bu. sabahları kötü düşüncelerle uyanıyorum. bazen de tam tersi: hayat dolu, enerjik... bakıyorsun okulda herkese "günaydıııın" diyen, öğrencilere sataşan, öğretmenleri trolleyen, derste çocuklarla "seni gidi topal" şarkısını açıp "topal dansı" yapan, bağıra bağıra konuşan, şakalar yapan, hayat dolu, hep gülen, enerjik, öyle ki "hocam nerden buluyorsun bu enerjiyi yahu, vallahi hayranım" ya da "hayat sana güzel valla senin kafandan istiyorum" dedikleri bir öğretmen oluyorum. allah var, hep de neşeli olurum öğrencilerime karşı. hani şu komik ve hayat dersi veren öğretmen cinsinden. sadece bir iki kere "kalbim kırık arkadaşlar" demiştim biraz da gülerek. zaten ben acılarımı nedense ciddiye alınmaması için gülerek, komik bir şeymiş gibi anlatırım çoğu zaman. "yalnızım, kovamı boşalttılar, kovamı kırdılar mustafa, napcam len?" derim. mustafa da pek ciddiye almaz, anlamsızca gülerek bir karşı espiri yapar. ya da bazen hiç beklemediğim olgunlukta ve muhtemelen kendilerinin de farkında olmadıkları anlamlı cümleler kurarlar zihinsel engellerine rağmen. artık şans mıdır, yoksa cidden bu çocuklar aslında biliyorlar mıdır bilmem.
    işte bir iki kere "kalbim kırık arkadaşlar" demiştim biraz da gülerek. onu da zihinsel engellerinden dolayı anlamadılar zaten. kırık bir kalbin nasıl olabileceğini açıklamaya çalışırken buldum bir anda kendimi. "hani öğretmenim kırık değil?" deyince mehmet, "oradan göremezsin yaklaş, yakından bak, kırık aslında" demiştim. sonra durumumuza gülmüştük beraber. ama doğrusu gülünecek bir şey değil zira ben akşamları "olacak, yapıcam" diye uyuyorum; sabahları "hayır, olmayacak, yapamıyorum" diye uyanıyorum bazenleri. okula gidince bi enerji geliyor. bazen de böyle patlıyorum işte ansızın. taşıyamayınca biriktirdiklerimin neticesi böyle patlamalar ve gözyaşları oluyor işte bir anda. kalbim hızlı hızlı çarpmaya başlayınca kim varsa o an yanımda "bi şey var bu aralar bende, heyecanlanıyorum hep" diye ilgi çekmeye çalışıyorum. neyin var diye sorsunlar da 'anlatamayayım' istiyorum. anlatamıyorum çünkü. "bilmiyorum ya kötü bi şeyler işte" diyorum. "böyle hızlı hızlı atıyor kalbim, hep telaşlı gibi..." sanki bu kötü halim yeni başlıyormuş da yeni keşfediyormuşum gibi... amerika'yı yeniden keşfediyorum. "iyi misin?" diye soran bir sese ihtiyacım mı var nedir, bazen sırf sorsunlar diye hiç yapmadığım şeyi yapıyorum bu aralar: bahsediyorum durumumdan, anlatıyorum biraz. "iyi misin? hasta gibisin" deyince bir ses gözlerim parlıyor, utanmasam ağlarım hani. "iyiyim" diyorum. sonra, biraz konuştuktan sonra konu değişiyor fakat hayatımda hiçbir şey değişmiyor. sadece gecenin ve sadece saat tiktaklarının olmadığı yerlerin özlemini çekiyorum. galiba ben bu yüzden perşembe pazarında hiçbir alacağım olmamasına rağmen sırf kalabalığı seyretmek ve içime insan sesi doldurmak için dolaşıyorum. galiba ben bu yüzden öğrencilerime "hadi birbirinize sarılın da fotoğrafınızı çekeyim" diyorum. birbirlerini çıkarsız seven birilerini görmek gözlerimi dolduruyor. bana ben olduğum için sarılan birisini hayal ettiğimden midir nedir sarılan insanları izlemeyi seviyorum. daha geçen gün şu yazıyı yazarken, ümitliyim derken şimdi ümitsizim işte. oradan anlayın duygu durum bozukluğumu. "aa hayat ne kadar güzel lan!" derken bir anda tepetaklak olan ruh halimi sadece bu biri karamsar diğeri ümitli onlarca çelişkili yazılarımdan bile anlarsınız. işte tonlarcası da içimde...
    şimdi bir şarkının ilk cümleleriyle annem ve babamla beraber bu sofrada iken olan oldu. ümitsizmişim meğer. yorulmuşum. patladım. ama bu sefer fena patladım bu sofrada. her zamankinden daha şiddetli. tıpkı artık sinirinden ağlayan ve sarılmaktan utanmasına rağmen birine sarılan biri gibi. babam nasihat verdi, kuran'dan örnekler okudu. bir ara annemle geçmiş meselelerden dolayı laf dalaşına girdiler. lan dedim, ben ne anlatıyorum ki. sonra gene gülmeye başladım. kalktım oturma odasına geçtim. oturma odasında kanepeye uzanıp şarkılar dinledim, satranç oynadım, sigara içtim, mandalina yedim. annem geldi. anne bak bu şarkıyı iyi dinle, bu şarkı bana hep geçmişi hatırlatır, neden öyle dediğimi dinleyince anlayacaksın, dedim. tamam, dinliycem senin için, dedi ve karşımdaki tekli kanepeye oturdu. şaşırdım, normalde mutfağa geçip bulaşıklara devam etmesi gerekiyordu. bu durum beni daha çok duygulandırdı.
    tırnaklarımı kesmek bile dram sanki son zamanlarda hayatımda. siz hiç ağlarken tırnaklarınızı kestiniz mi? annem "hadi annecim tırnaklarını keselim" diye peşimde dolanıyor elinde tırnak makasıyla çocukmuşum gibi. "annecim şu saçlarını kestirelim, enseni bari alalım hiç olmazsa" falan diyor. bense "keseriz anne, yaparız anne, biraz rahat bırak beni anne, yapıcam sonra" diye diye erteliyorum. niye kesiyorsunuz ki sanki? gücünüz yoktur yıkanmaya paklanmaya bile... neye gücünüz kalmıştır ki buna kalsın.

    ama işte

    - yorgun musun?
    - hıhı.
    - kuzum beniim bi çorba yapayım da içelim beraber.

    diyor ya bana annem. vazgeçiyorum işte ben o zaman bu düşüncelerden. öyle salonun ortasında voltalar atıp "şunu yapabilirim, daha bu var, bu olabilir" diye gaza geliyorum sanki bir anda o zamanlarda.

    velhasıl hayatın slovmoyşın aktığı zamanlar böyle bi şeylerdir işte. onu anlatıyorum. boşuna demiyorum, üç kere doğsan üç kere intihar edersin böyle zamanlarda diye.

    fakat büyüdükçe anladıklarımız vardır bir de, bunu da bilirsiniz. büyüyorum. hem de içimde deli gibi koşuşturan çocuğa rağmen büyüyorum. büyüdükçe hayallerimdeki renkli, alacalı dünya grileşiyor. oysa hansel ve gratelin evi çukolatadandı, bizimki safi beton.

    sıradanlaşıyor hayat... ayaklarım sandalyeden yere değmeye başladığından beridir, lolipop tatmin etmiyor. artık biliyorum; örümcek adam olma şansım yok, hiçbir zaman süper güçlerim olmayacak.(şu an sahip olduğum tek süper güç, buzdolabı kapağını totomla kapatabilmek.)

    ahmet uluçay'ı anlatan röportajlardan birisinde görmüştüm. çocukluğun nasıl bittiğini anlatan şöyle bir metafora dikkat çekiyordu kişi:
    karpuz kabuğundan gemiler yapmak filminin şu sahnesinde kız bir aşk mektubu alır. odaya mektubu okumak için telaşla girer. odaya girdiğinde mektubu okumadan önce oyuncak bebeği düşer. oyuncak, çocukluktur. kız hala çocuktur. büyümemiştir. ve düşen oyuncağını kaldırıp yerine koyar ki bu çocukluğunun devam ettiğini gösteren bir detaydır. hem de ayağındaki ojelere rağmen. pencerenin dibine oturup aldığı mektubu okur. yüzü güler. odadan çıkarken oyuncak bebek tekrar düşer. tekrar yerine kaldırıp koyar. merdivenlerden inip o evin kapısını sertçe kapatıp dışarı çıktığında ise oyuncak bebek tekrar düşer. misketler de düşer. aslında düşen çocukluktur. kızın hayatına aşk girmiştir ve çocukluk bitmiştir.

    çocukluk bitiyor. anılar insanı büyütüyor. bana sorsalardı, bugüne kadarki anıların, şimdiki sen ve büyüdükçe anladıkların mı yoksa para mı diye, anılarımı ve şu anki kendimi ve büyüdükçe anladıklarımı seçerdim. her insan büyürken anılarından farklı anlamlar çıkarır. hem anıları farklıdır hem anladıkları. çok şükür hayat bana güzel anılar ve anladıklarım konusunda cömert davrandı. çok şükür hayatımın bana verdiği 'anlamak'lar çoğu insana nasip olmayacak türdendi.

    ruhu paraya satmak kazık yiyeceğin bir alışveriştir. kapına gelen bir dolandırıcıdan 5 liralık saate verdiğin 50 liradan daha fazla kazık yersin bu alışverişte.

    büyük adam olmak toplum gözünde ne kadar para kazandığın ile alakalıdır. ürettiğin ile değil. bir ücretli öğretmen bir kadroludan daha fazla üretiyor olsa da kendisine sorulan "ücretli öğretmen misin, kadrolu öğretmen misin?" sorusu "ne kadar kazanıyorsun?" sorusudur aslında. ne kadar kazandığın ne kadar ürettiğinden daha önemli hale gelir toplum nezdinde. aldığın zevkten de öyle. buna göre ciddiye alırlar seni. oysa büyük adam olmak bir şeylerin altına imza atan bir patron olmak değildir. çok para kazanmak da değildir. üretiyor olmak bazen martin luther king'in dediği gibi dünyanın en iyi çöpçüsü olmak demektir:

    “eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse, michelangelo’nun resim yaptığı, beethoven’in beste yaptığı veya shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. o kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup 'burada işini çok iyi yapan, dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş' desin.”

    niceleri vardır ki ürettiği iş zamanında kıymet görmese de, para etmese de günümüzde o alanın en başarılılarından kabul edilir. bilinçaltımızda, ki bunda izlediğimiz filmlerin de etkisi vardır, bir fabrikatörü, patronu başarılı kabul ederiz. oysa van gogh'un yaşadığı dönem boyunca tek sattığı tablo olan arles'te kırmızı bağ (the red vineyard) para etmemiştir, üç kuruşa satılmıştır... başarının en temel şartının çok para kazanmak olmadığının en somut ispatlarından bir tanesidir van gogh. bugün kendimizi 19. yüzyıla brüksel'e ışınlasaydık "acı duymak gülmekten iyidir, zira acı insanın yüreğini arıtır" diyen ve acı çekenlere ilgi duyup bunları resmeden bu adam bizim için boş hayaller peşinde koşan birisi olurdu ve yüksek ihtimalle ona gerçek hayat hakkında öğütler verirdik. gülmesini, mutlu olmasını söylerdik. niye acı çekiyorsun derdik. onu anlamazdık, melankolik bulurduk. "o biraz şey, öyle bir adam, değişik" falan derdik dedikodusunu yaptığımız arkadaşımızla.

    "hadi ama van gogh bırak bunları, para kazan, evlen, mutlu ol!"

    söylediklerini saçma bulurduk.

    fakat biz o kadar ikiyüzlüyüzdür ki 19. yüzyılda yaşayan biri değil de bugün burada yaşayan biri olduğumuz için van gogh üzerinden entelektüelliğimizi ispat eden biri oluruz. tek değer yargımız meşhurluk, çok para kazanmak olduğu için yine meşhur bir aydın üzerinden kendimizi pazarlarız. her zaman yaptığımız gibi içselleştiremediğimiz van gogh sözlerini sıradan birisi söylese saçma bulup her sözüne karşı argümanlar geliştirecekken söz konusu 'bugün' ve 'meşhur bir ressam' olunca orada burada bu sözleri söyleyip alkış toplayıp o sözlerde derin manalar yattığını ve herkesin bunları anlamayacağı izlenimini yaratırız.
    düşünüyorum da akrabaları arasında bankacı, büyük tüccar gibi adamlar varken van gogh bir köy papazının oğlu olmuştu. kader... olmaz ya, van gogh'a bugün sorsak büyük tüccar olan akrabasının mı oğlu olmayı seçerdi yoksa yine aynı babasını mı seçerdi? büyük tüccar oğlu olmak mı yoksa aynı hayatı yaşamak mı isterdi? zira van gogh yüksek ihtimalle mutsuz ölen birisiydi. acaba yine aynı hayatı yaşayıp mutsuz ölmeyi tercih eder miydi? acaba o sefilliği ve o yaşamakta olduğu hayatını, anılarını tercih eder miydi yine yoksa "yok ya ben almayayım" deyip zengin bir hayatı mı tercih ederdi? insanlar fakirlere acırlar ama sefilleri hor görürler, ayıplarlar. evine ekmek götüremeyen bir baba acınacak biri değil suçlanacak biri olur çoğu zaman. aşağı yukarı bu anlamlara gelen bir şeydi sanırım bu söz ve sanırım raskolnikov'a söyleniyordu. şu an nereden hatırladığımı bilmiyorum ama galiba suç ve ceza kitabında vardı böyle bir şey. meyhanedeki sefil, sarhoş, kızını bile satacak duruma gelen adam söylüyordu sanırım.
    fakat size bir şey söyleyeyim. van gogh bugün yaşamıyor. bugün ona bu soruyu soramayız, sorsak bile canlı kanlı bir cevap alamayız fakat van gogh geçmişte bu sorunun cevabını vermişti aslında:

    "van gogh'un parası yoktu, yaşadığı dönem boyunca da itibarı olmadı (ki, bu bence otoritelerin, hakim fikir demetlerinin, sarsılmaz sandığımız her şeyin içinin ne kadar boş olduğunu kanıtlayan en kuvvetli delillerden biridir), hiç resim satamadı, çevresindeki ressamların bile arasına giremedi ama bakın o çulsuzlukta, o tahtadan sarı odasında ne yazıyor kağıda; "sarı odamda, mor gözlü ayçiçekleri sarı duvarda öne çıkıyor. odamın sarı perdelerinden geçen sarı güneş, altın rengi bir seli içeri taşıyor. ve sabahları yatağımda uyandığımda hepsinin çok güzel koktuğunu hayal ediyorum.

    bakın ben size bir şey diyeyim, bugün nice parası olan insanın erişemeyeceği bir istikrarda neşe düzeyi bu. ben bunu da okurken yüksek hazlar duyuyorum. bunu düşlerken de haz duyuyorum. sanki ben de odasında, yanındaymışım gibi. bundan haz duyabilmekten ötürü de ayrıca mutluluk duyuyorum."*

    işte ürettiklerine odaklanan kişi bu sorulara ve öğütlere güler ve bu hayatta değiştirebildikleriyle, ürettikleriyle gurur duyar. hem de tam o çulsuzluğun içerisinde o sarı odada olur bütün bunlar. anlamlı bir hayat yaşamak daha fazla para kazanmanın önünde gelir.

    oysa insanlar üstünlüklerini her nedense böyle şeylerle değil maddiyatla ispatlama çabasına girer. ispat mı? boynumuza taktığımız altınlar...
    boynumuza ve kolumuza takıştırdığımız altınlar da insanların yüzüne "ben senden üstünüm" diyemediğimiz için bunu bu şekilde ispat yoluna gittiğimiz bir gösteriş dünyasının tezahürüdür aslında. altın değil de bakır doğada az bulunan bir element olsaydı muhtemelen bugün boynumuzda altın değil, bakır olurdu. çünkü derdimiz güzel olanı değil pahalı olanı taşımaktır çoğu zaman. çünkü insanoğlu her fırsatta diğerlerinden üstün olduğunu maddi anlamda sahip olduklarıyla ispat yoluna gider. ve bunu çok sinsice yapar. taktığı rayban gözlüğüyle ve akademik alemdeki kariyeriyle bunu inanılmaz sinsice yapar. yüzüne söylemese de giyindikleriyle, takıştırdıklarıyla, diplomasıyla bilinçaltına 'senden üstün olduğunu' ya da hiç değilse 'seninle eşit olduğunu, kendisine diğer eziklere davrandığın gibi davranamayacağını' fısıldar. küçükken bir keresinde bir arkadaşım, giydiği adidas marka montuna "hımmm güzelmiş" deyip dokunduğumda "dokunma olum pisleteceksin, götünü satsan alamazsın bunu, kaç para bu biliyor musun sen?" demişti. hah işte, aslında insanlar her zaman bu kadar açık sözlü bir çocuk olarak kalsaydı, montlarına "hımm güzelmiş" diye dokunan herkese aynen böyle derdi. fakat büyüdükçe artık bu kadar açık sözlü olamayız. bunu insanların yüzüne bu kadar açık söyleyemeyiz. tam burada da imdadımıza bunları söylemesek de söylemiş kadar olacağımız nesneler yetişir. işte bu yüzden de pahalı olana olan talebimizle aslında bunlara önem verdiğimiz ortaya çıkar. ve çocukken çok rahatça söyleyebildiğimizi bugün söyleyemediğimiz için bu şekilde ifade ederiz. her zaman çocuk kalamadığımız için insanlara bu cümleleri söyleyemeyiz fakat "marka tutkumuzla" bunu ifade ederiz. bu acı gerçeği minnoş kalpler "ben güzel olduğu için giyiyorum, ondan değil" gibi bir cümle ile örtmeye uğraşsalar da bu farkına varamadıkları acı bir gerçektir. altını yalnızca görüntüsü güzel olduğu için takıyor olduğumuza inanmak test edilebilir bir şeydir. görüntüsü güzel olan ucuz bir şey takabileceğini samimiyetle söyleyebilir mi acaba o insan? bunu kendimize itiraf edelim. benzer şekilde zevk alabileceği bir düğünün daha ucuzunu yapabilir mi acaba o insan? acaba kaç insan yaptığı düğünü "desinler, görsünler" diye yapmıyor? en paraya önem vermediğini söyleyeni bile toplumun taktığı bu kelepçeye, boyunduruğa razı gelmiyor mu? "mütevazılık" başlıklı konferanstaki konuşmasından çıkarken taktığı rayban marka simsiyah gözlüğüyle bir arabaya binip evine giden adam... fazla ironik değil mi? hissettiği bir büyüklenme duygusu değilse nedir? bunu görmezden mi geleceğiz?

    marka tutkusu insanın kendisini ispat çabasının ve "görsünler, desinler, özensinler, beğensinler" kaygısının bir yansımasıdır. kendine bunu itiraf edebildiğin zaman bu yeni dünya düzenine uyanmışsın demektir. uyanmışsan farkındalığın artmış demektir. farkındalığın artmışsa insanların zavallılığını görmüşsün demektir. bunu görmüşsen insanlardan nefret etme dönemine girmişsin demektir. nefret etmeye başlamışsan diğer insanlarla iletişim kurmakta müthiş bir motivasyonsuzluk ve yılgınlık hissediyorsun demektir. maddelerle dolu, dünyevi bir hayatı yaşamıyorsan, o yüzden yarak gibi bi adam olmak istemiyorsan dünyeviyattan kopmaman gerekir. orçun'un ucuza aldığı zara montun aynısını bulabilmek seni mutlu edebilecek bir meşgale ise basit yaşayabiliyorsundur. ne zaman ki orçun'un montu, selin'in amı sana içi boş gelmeye başlamıştır işte artık yarağı yedin demektir.

    işte o zaman hayatı şöyle görmeye başlarsın:

    "medeniyet dersi veren şık giyimli tipleri gördüğümde, hayalimde o insanı 19. yüzyıl güney abd'sine varlıklı bir ailenin çocuğu olarak ışınlıyorum ve onu onlarca kölesi olan bir kodaman olarak görüyorum. inandığı dini ya da dinsizliği boş sözlerle ama büyük bir iştahla savunan bir insanı derhal 10. yüzyıl avrupa'sına ışınlıyorum, karşımda derebeyine ve kiliseye itaatte kusur etmeyen bir katolik görüyorum. kadınların kendilerini pazarlayan ama aslında hiç de kendini pazarlama gibi bir amacı yokmuş intibası yaratmaya çalıştıkları hareketlerini görünce, gözümün önüne erkeğine kur yapıp ona sürtünen, kendini yerden yere atıp çiftleşme dansı yapan bir dişi hayvan geliyor, aralarında zerre fark göremiyorum."*

    heh işte bu sağlıklı değildir. hayatta kalman ve hayat standartların için çabalaman zorlaşır. insanız, motivasyona ihtiyacımız var. ikincil arzulara da ihtiyacımız var. mutlu olmaya ihtiyacımız var.

    fakat bazıları vardır ki (ahmet uluçay gibi) parayı değil, gölgeleri çok sever. hani eskiden elektiriğin olmadığı zamanlarda bir odada çocuklar toplanır elleriyle duvara yansıttıkları gölgeleri izlerlerdi. "gölgeler oyuncağımdı benim, tek oyuncağımı elimden aldı florasanlar" diye üzülür ahmet uluçay ve kendisini az ışıklı bir dünyada kendi yaptığı gölgelerle oyalayıp mutlu olur. hem de evine ekmek götüremiyorken yapar bunu. ayıplarlar, boş adam derler.

    dışarıdan seyredenler "ne yapıyor bu adam?" diye söylenirler ama bu çeşit çocuk adamlar pek umursamazlar modern dünyanın taklitçi insanlarının değer yargılarını. nietzsche'nin üst insan(ubermensch) dediği ise işte bu yüzden daima yapayalnız kalır. hiççilik dedikleri aslında bütün değer yargılarına siktiri çekip onları hiçleştirmek manasında bir hiççiliktir. fakat keloğlan bile sonunda padişahın kızını alır.

    (bkz: koyun insan)
    (bkz: aslan insan)
    (bkz: üst insan)

    ahmet uluçay gibi adamlar devrin yetiştirdiği özgün şahsiyetlerdir. her çağın özgün şahsiyetlere ihtiyacı vardır. bir hakaret olarak kullanılır tuhaf olmak. "tuhafsın" derler söz gelimi. farklı ve tuhaf olmak ihtiyacımız olandır.

    herkesin aynı sığır çobanlarının pantolonunu giydiği, aynı bayat köfteyi yediği, aynı gazlı içeceği içtiği, aynı kanepelerde - koltuklarda oturduğu, aynı yer döşemelerinde ikamet ettiği, tek tipleştiği bir dünyada yaşıyoruz. yani küreselleşme dediğimiz şey bir anlamda tek tipleşmeyi de beraberinde getirdi. bu tüketim kültürüyle de alakalı bir durumdur. tüketim kültürü de insanları mutlu kılmak, özgün kılmak, kendi başına, unique(biricik, benzersiz) kılmak adına aslında tek tipleştiriyor. bizim bu "tek tipleşmeye" karşı "teşahhus" dediğimiz şeyi keşfetmemiz lazım. mesela siyah tenlilerin bulunduğu bir yerde bir çinli bir şahsiyettir. ona eş-şahas derler araplar. çünkü o bir çinli olarak diğerlerinden temayuz ediyor, yani belirgin bir tarafıyla ön plana çıkıyor. eş-şahas tabirini kullanırlar, fizikî bir özellikle dahi olsa. biz bunu psikolojik, manevi, şahsiyet özelliklerine adapte edeceğiz. dolayısıyla günümüzde orijinal, özgün şahsiyetler, diğerlerinden, herkesten farklılaşmış şahsiyetler ortaya çıkmıyor. bu da çağın tek tipleştirmeciliğine kapıldığımızdan dolayıdır. özgün şahsiyetlerin yetişmesine müsaade etmediğimizden, kendi dayatmacı ya da aşırı kontrolcü tarafımızı evimizde, cemaatimizde, iş yerinde vesaire tatbik ettiğimizden dolayıdır. herbert marcuse'un tek boyutlu insan'ında değindiği bu tek tipleşme, aynîleşme konusunu önemsemeliyiz.

    ve en önemlisi hata yapmaktan korkmamalıyız.

    yapılan bir araştırmada, yaratıcı kabul edilen insanların diğer insanlara kıyasla daha çok hata yaptıkları ortaya çıkmıştır. toplum tarafından yaratıcı olarak kabul edilen insanların, diğer insanlara nazaran daha çok hata yaptıkları saptanmıştır. sorumuz şudur efendim, diyerek bir soru soruyor kemal sayar: türkiye'de neden yeterli düzeyde yaratıcı/yenilikçi fikir yok? neden büyük mucitlerimiz, çığır açan düşünce adamlarımız yok? bu zannediyorum hata yapmaya daha müsait olan özgün şahsiyetleri bizim gibi olmaları için baskılamamızdan ileri geliyor.

    durumu "kurban bayramı cinayettir/ ulan sen hiç et yemiyor musun?" minvalinde saçma sapan bir facebook tartışmasına taşımak gibi bir niyetim yok. niyetim şu yazıyı okuyanları biraz olsun bu konularda düşünmeye ve güzellikleri fark etmeye sevk etmek.

    zira "hayatın anlamını bulmak, dünyanın güzelliğini fark edebilmekteki hünerimize bağlıdır biraz."

    her neyse ben asıl şeyi diyecektim: bu slovmoyşın zamanlarda bile tutunduğum bir şeyler varsa o da bu anlayış farkıdır. bunu elimden alırlarsa yüksek ihtimalle yaşamak için hiçbir nedenim kalmayacak.

    bir psikoloji profesörü, bir deney yapmış. deney şöyle bir şey:

    bir adamı, baltanın ters tarafı ile bir kütüğe sürekli vurması için kiralamış. adama normalde kazandığının iki katı ödeneceği söylenmiş. adam bu işte yalnızca yarım gün dayanabilmiş. işi bırakmış ve gitme nedeni olarak da, “çalışırken tahta parçalarının uçuştuğunu görmem gerek” demiş.

    paraya ve toplumun değer yargılarına değil de, "çalışırken tahta parçalarının uçuştuğunu görmeye" sevdalananlara selam.

    (bkz: ahmet uluçay)
    (bkz: karpuz kabuğundan gemiler yapmak)
    (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=u-at041g738)
    (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=yo0914v0iok)
    (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=gsgdzenlryq)
    (bkz: https://www.youtube.com/watch?v=oufw52qvngi)

    edit: imla
90 entry daha