şükela:  tümü | bugün sorunsallar (2)
709 entry daha
  • the irishman, büyük bir yönetmenin, büyük oyuncularla sinemaya görkemli vedası bir bakıma. başta amerikan sineması olmak üzere, tüm dünyaya etki eden, kendinden sonraki tüm kuşakları tartışmasız şekilde etkileyen bir yönetmen ve oyuncular… 3.5 saatlik bir destan.

    hepsinin uzun uzun ömürleri olsun, bundan sonra yüzlerce film daha çeksinler ama bir daha böyle bir jübile şanları olmayacak, orası aşikar. peki sinemaya gönülden bağlı, 2 film birdenli, tahta sandalyeli, huzur gazozlu sinema salonlarında film izleme serüvenine koşan bizler, bu filmi elimiz böğrümüzde sevgili yolu gözler gibi gözleyen bizler sırf yönetmen ve oyuncuların hatırına mı beğendik bu filmi? yanıtı basit; karşımızda çok büyük bir film var. her karesi, her sahnesi, her anı, her sözcüğü, her mekanı eşsiz. hikayesinin koca amerikan tarihini arka plan yapan o büyük, gösterişli, riskli ama yine de kendini izah etmekten çekinmeyen o büyük hikayesinin neresini övsem bilemiyorum. evet, duygusal biraz yaklaşımım, ön yargım olumlu (oksimoron) ama sinemanın tanrılarına böylesine büyük, görkemli bir vedaya imkan tanıyan herkesin gözlerinden öperim kendi adıma. çocukluğumun, gençliğimin tüm maceralarına kitaplarla, zamanın tommiks , teksas’larıyla sinen sinema duygumun köklerini, izleme serüvenlerimin zorlu hazzını bana yeniden hatırlatan bir film the ırishman.

    bazı şeyleri, bazı insanların anlaması çok zordur. filmle ilgili birkaç entrye bakma gafletinde bulunup, yeni çağın klasik ‘her şeyden sınırsız bir özgüvenle anlayıp, her şeyi kendi anlama, anlamlandırma becerisinden teşekkül idrağıyla sınırsızca öven ve yeren, anlamadığı, anlamlandıramadığı şeylere fütursuzca saldırıp, kendi beğenilerini ve yergilerini her şeyin üstünde tutan’ bir neslin yaklaşımını görünce bazı şeyleri anlatma gayretinin ne kadar yararsız olduğunu bir kez daha anladım. bu filmi iki, üç gangsterin rüzgarlı macerası olarak göreninden, hiçbir şey anlatmadığını savunanından, ‘’eee bu filmin ana fikri ne’ diyenine kadar ana babalarının yeterince beslemeyip ortamlara saldığı nur topu gibi bir zevat. bu filmle ilgili okuma falan yapmayacağım, filmin analizini yazmayacağım ama hani sırf sinemaya ve şu adamlara olan saygımdan en azından bu filmi ve martin scorsese külliyatını çok kısa, bir paragraf anlatacağım size.

    martin scorsese hemen tüm filmlerinde amerikan tarihi ve onun travmalarından doğan kahramanların hikayeleriyle ilgilendi. ama onu diğer yönetmenlerden ayıran en önemli özelliği filmlerini klasik tarih usçuluğuyla anlatmamış olması. biyografi, otobiyografi ya da vuku bulmuş (11 eylül, vietnam gibi) büyük bir tarihsel olayın kendisini anlatmaktan ziyade o olayın yarattığı, etki ettiği, insanların, durumların hikayelerin anlattı hep. yani tarihi, kendi sinema anlayışının etkileriyle yorumladı hep. örneğin oscar aslanı, akademin uslu çocuğu spielberg keranecisi gibi istenen ve beklenen tarihi anlatmadı hiçbir zaman. taxi driver’dan, goodfellas’a, casino’dan, new york new york, gans of new york’a kadar birçok filminde şehir merkezli amerikan insanın tarihin arka odalarına kırıntı gibi yağan, görünmeyen ağırlıkları üstüne düşündü hep. bu filminde de koskoca amerikan tarihinin büyük figürlerinin mafya, yer altı örgütleri, siyasetçiler, tröstler ve legal, illegal bilumum (kurmaca taraflar, yorumlamalar da dahil) yapılanmanın tarihsel hafızasını yokluyor. ve bunu merkezine aldığı sıradan bir adamın tarihin dönüm noktalarındaki etkisiyle adeta (anlayanların elbette) beynimize kazıyor.

    tüm devletlerin bilen tarihleri dışında gayri resmi bir tarihler var. yazılmamış, yazılamamış, sözlü anlaşmalarla, yer altı pazarlıklarıyla, derin devletin kirli, çürük bilinciyle, tetikçilerin, mafyanın, sözde vatan, millet sevdalılarının devletin bekası için gönüllü, ama elbette pastadan pay bekleyen iştirakleriyle yazılan kanlı, kirli, çürük bir tarih. bunu bilmek için anştaynnn olmaya gerek yok. scorsese bu sıradan, sert, kirli adamların küçük tarihlerine bakarken aslında ülkenin nasıl kurulduğuna, kurumların, toplumun, yapının nasıl işlediğine de göz gezdiriyor ve anlamak isteyene alternatif oluşturabilecek kanlı ve acımasız tarihin esaslarını gösteriyor. kısacası amerika denen rüyalar ülkesinin üstüne kurulduğu kanlı tarihin arka planını didik didik ediyor filmlerinde ve özellikle the ırishman’de. filmin ve yönetmenin derdini anlatabildiğimi düşünerek filmi övmelere doyamadığım entryme devam etmek istiyorum.

    de niro ve pacino sanırım tüm kuşaklar için bir kıyaslama unsurudur. ikisinin de neredeyse 60’lı yıllara dayanan sinema serüveninde, sinemaya borcunu ihtişam ve benzersizlikle pekiştirerek ödeyen bir sürü abidesi var. ben sanırım oyunculuk enerjilerinden ve filmlerinin üzerimdeki etkisi yüzünden bir tık öne koyabilirim de niro’yu. ama hani kıl payı bir tık. hep söylüyorum, puanlamalardan, yıldızlardan, sıraya sokan değerlendirme sistemlerinden hiç hoşlanmıyorum ama bu iki adamın bendeki yerleri en fazla bir puan oynar. e yanlarına pesci, keitel gibi kuşakdaşlarını da almışlar. ha insan açgözlü, doyumsuz ya hani; ‘ulen dustin hoffman’da şu filmde 2 dakika bile görünse nasıl olurdu’ diye iç geçirmedim değil hani. hatta biraz ileriye götürüp, ‘aga gene hackmen’de olaydı keşke.’ falan de dedim utanmadan. ama nihayetinde mahşerin atlıları, sinema perdesini değilse de, evdeki tvyi ele geçiren bu eşsiz, unutulmaz geçit törenleriyle, saf, hakikatli, kökenlerin sadık ama çağdaşlığını bir an yitirmeyen, enerjisini, risk faktörünü, hikaye anlatma konusundaki büyüklüğünü ve ustalığını bizden esirgemeyen bir vedaya imza atıllar. ben kendi adıma hepsine teşekkür ederim.

    kısacası çok büyük bir iş the ırishman. her şeyden önce sinemaya, sinemayla bir saygı duruşu. scorsese’nin marvel zırvalıklarına açtığı savaşını, bir makaleyle izah etmeye çalıştığı tüm düşüncelerini perdeye, eksiksiz bir şekilde yansıdığı saf sinemaya ait bir başyapıt. benim gibi sinemaya üstüne düşünen, yazan, ona her şeyden çok inanıp, değer atfeden insanlar için de benzersiz bir hediye. sinema üstüne unuttuğumuz tüm esasları, sorumluluk duygusuyla bize hatırlatan (geleneğe bağlılığıyla değilse de) geçmişin abidelerine uzan yolun gelecekte nasıl kurulabileceğini hatırlatma misyonu edinen eşsiz bir miras. bağrınıza basın.
940 entry daha
hesabın var mı? giriş yap