şükela:  tümü | bugün
63 entry daha
  • öncelikle belirtmek isterim ki ben şimdiki halimle bu adamın tırnağı olamam. iş bilgi birikimine gelince aramızda dağlar kadar fark var. az sonra yazacaklarım sadece ve sadece kendi görüşlerimi, bakış açımı yansıtmaktadır, subjektiftir. herhangi bir bilimsellik iddiasında bulunmuyorum.

    guilty, pek çok yönden sıradışı, nevi şahsına münhasır bir yazar. ben de olaylara farklı bakmasından ve bilgi birikiminden dolayı kendisinden çok kere tavsiye istedim, başının etini yedim, ağlandım. çok çocukça bir biçimde resmen taciz ettim adamı mesaj ata ata. hatta ona "aç köpek gibi yazılarınızı bekliyorum" demişliğim vardır. öyle de ezik bir insanım. olmamış biriyim. adamın mesaj kutusunu günlük niyetine kullandım. bunun için özür dilerim. yaptıklarımın gerçek hayattaki karşılıklarını yapmış olsam hapisteydim. bütün bunları yapma sebebim ise bu adamı evrenin sırrını çözmüş biri olarak görmemdi. yan komşum buda idi ve onunla konuşmak için her yolu deniyordum. sadece mecra gerçek hayat değil internet olunca ne kadar ileri gittiğimi göremedim.

    der kluge mann olmam gerekirken guilty olmaya çalıştım. mesela normalde üniversiteyi yurt dışında okuyacakken %99 bu adamdan dolayı bir süre daha burada kalmayı tercih ettim (pişman da değilim, doğru bir karar vermişim sanırım). karizmasına kapıldığımdan değil. okumak ve gelişmek konusunda söyledikleri mantıklı olduğundan. fakat bununla yetinmedim, hep daha fazlasını istedim. resmen taklit etmeye çalıştım adamı. son entry'lerime bakarsanız bunu görebilirsiniz. şimdi fark ediyorum ne kadar saçma birisi olduğumu. bu yazarın da (tıpkı hepimiz gibi) mükemmel olmadığını, yazdıklarının kanun olmadığını görebiliyorum. aslında kendisi bunu söylemişti bazı entrylerinde, fakat ben bunu söyleyebilmesini bile mükemmelliğine bağladım. şimdi geçelim buraya paragraf döşeme sebebime.

    guilty: eğitim sisteminden arabalara, almanya'dan mevlana'ya kadar her türlü kavrama, bizim sorgulamadan kabul ettiğimiz şeylere daha derinden bakmaya çalışan birisi. biz boğaziçi-odtü tartışırken bu adam niğde üniversitesi'ne de bir şans verin bence der. biz köylere okul yapmayan hükümeti eleştirirken bu adam "yapılmasın daha iyi zaten" der. biz araba yarıştırırken bu adam "araba şarlatanlıktır" der. beni bu adama bu kadar çok çeken şey de buydu zaten. gerçek anlamda ufkumu açtığını düşünüyordum. bir insan 100 tane "anormal" düşünceye birden nasıl sahip olabilir diye hayret ediyordum. şimdi fark ettim ki bir düşünceye sahipmiş sadece, bütün entry'leri bu düşünceden türemiş.

    bu yazar aynı zamanda çok sade bir üslup kullanıyor her zaman. bundan dolayı söylediklerini kafanızda çok rahat canlandırabiliyorsunuz, adeta hayatınızı yaşamaya değer hale getirecek, bütün iç çatışmalarınızı yok edecek, sizi leonardo da vinci'ye dönüştürecek ince bir kurallar kitabı koyuyor önünüze, ve sizden sadece kitabı hatmetmenizi bekliyor. "ben bu kitaba uyarsam sonunda önemli biri olabileceğim" diyordum ben de kendi kendime. şimdi ise reşit olma yaşını 18 yapan kişiyi lanetliyorum. ben resmen hala çocukmuşum. kendi kendimin beynini yıkamışım. üstelik bunda tek suçlu benim. hala okuduğum şeyleri kendi eleştirel süzgecimden geçiremiyormuşum, daha doğrusu geçirmekten korkuyormuşum. kendimi birisine teslim etmek istiyormuşum. guilty'nin tabiriyle guilty beni "hoppacık yapsın" istiyormuşum.

    şimdi fark ediyorum ki bu yazarın felsefesi (**bana göre**) sorunlu, hatta bazı yönleriyle tehlikeli. benim mantığıma uymayan çok kısmı var. bu adam olacağı varsa olur, başkasını değiştireceğine kendini değiştir diyor. su akar yolunu bulur diyor. yani pasif ve fatalist bir bakış açısı var hayata karşı. dinleri şiddetle eleştiren bir adamın kaderciliğe kayması çok garip geliyor bana. özellikle son entry'sinde (#98847850) bu bakış açısı çok belirgin. peki bu kaderci bakış açısı neden sorunlu? cevaplayalım.

    en önemli husus şu: yazarın buraya yazdığı bütün yazılar şu cümlenin etrafında dönmektedir:
    doğal olan, her halükarda yapay olandan iyidir.

    -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    "doğa" derken yazarın tam olarak neyden bahsettiği belli değil ama homo sapiens harici canlıların yaşamları ve birbirleriyle etkileşiminden bahsediyor benim anladığım kadarıyla. bu adamın bir kitabı beğenmesi, tavsiye etmesi için ucundan da olsa doğayı anlatıyor olması gerekli. kurgu kitaplara karşı bakış açısı çok sert. neden? çünkü doğayı anlatmıyor bize. sizi a noktasından b noktasına götüren ama "doğal" olmayan her şeye nefret kusuyor. özellikle araba nefreti ile ünlü. şu zamana kadar bu nefretin sebebini fark edememiştim. doğal olmayan fitness yöntemlerinden hiç hazzetmiyor. dağı gezen adam dağ kadar olur, eliptik bisiklete binen adam eliptik bisiklet kadar olur (a=a taktiği, en sonda bahsedeceğim) diyor. doğal olmayan yemekten bile hazzetmiyor. makarnayı ve ekmek arası olan şeyleri sevmediği bilinen bir durum. hatta ve hatta doğal koşullarda yetişmemiş hayvanların etini de sevmiyor (endüstriyel, köle gibi yetişen tavuğu yiyen de köleleşir demişliği var [a=a burada da var]) bu kötü bir şey mi? hayır. ayıp mı? haşa. fakat yazarın bütün bu sevgisinin ve nefretinin sebebini asla öğrenemiyoruz. motivasyonunun, doğaya karşı olan bu sınırsız güveninin, doğa kurallarını tek yasa olarak görmesinin sebebi asla açıklığa kavuşmuyor. arada ünlü bilim adamları ve sanatçılar kozunu kullanarak, yani alan turing'in çocukluğundan, da vinci'den, newton'un çiftlik evinden enstantenelerle "kanıtlıyor" ki büyük olmanın, önemli olmanın, "dağ" olmanın tek yolu doğayla iç içe olmaktır. doğa her şeydir ve doğaya uymayan kendisine de uymamaktadır.

    buraya kadar benim gözümde öyle çok da büyük bir sorun yok aslında. doğayı bir bütün olarak görmeye çalışmak, her şeyi sınıflara ayırmaktan kaçınmak, doğadan ilham almak tabi ki çok güzel şeyler. ben de kendi hayatıma bunu uyarlamaya çalışıyorum elimden geldiğince.

    asıl sıkıntı bu adamın nasıl olduysa doğanın normal işleyişini, hayvanların davranışını bir tür kurallar dizisi olarak görüp, bu görüşünü doğa sevgisiyle birleştirerek bir tür manifesto ortaya çıkarmış olması. doğaya bakmak güzeldir, doğadan ilham almak güzeldir, doğayı olduğu gibi kabul etmek de güzeldir ama muhafazakarca denebilecek bir şekilde doğanın her halini örnek alınması gereken bir şey olarak görmek, tıpkı bir teist gibi doğaya "inanmak" ne kadar doğrudur?

    #98847850 üzerinden gidelim.

    "...siyasilere öfkeliyiz, katillere öfkeliyiz, tecavüzcülere öfkeliyiz, torpille bir yerlere girenlere öfkeliyiz, instagramda memesini açan kadının bizden daha çok para kazanmasına öfkeliyiz, bazılarının daha büyük evde doğmasına öfkeliyiz, hastalıklara öfkeliyiz, ölüme öfkeliyiz, geçmişimize öfkeliyiz, tercihlerimize öfkeliyiz, etrafımızdakilere öfkeliyiz ve mecburen kendimize öfkeliyiz.

    öfke aptallıktır. doğayı yeterince anlayan hiçbir canlı öfkelenmez. doğada adalet yoktur. doğada adaletsizlik de yoktur. tazminat da yoktur. ödül de. ceza da. suç da. bazısı karamsarlığa kapılır böyle olduğunu fark ettikçe. halbuki böyle olması güzeldir. size kendiniz olma şansını vermiştir doğa..."

    işte doğaya iman böyle bir şey tam olarak. siyasiler, memesini açanlar falan benim de çok umrumda değil ama insanların katillere veya tecavüzcülere; yani bir insanın canına kıyan, ona işkence eden kişilere öfke duymasını aptallık olarak nitelendirmek çok garip bir durum.

    "...yeni doğan bir geyiğin dakikalar içinde yenip bitirildiği bir dünyada, sadece var olabilmenin bile ne kadar güzel olduğunun farkında değiller.

    hayvanlarda üstte bahsettiğim şey yoktur mesela. kurumsal istekleri yoktur hayvanların. uzaktan yemek gördüğünü sanan bir karga, bulduğu şeyin çöp olduğunu fark edince talihine küfretmez. böyle bir ihtimal yoktur onun için. yuvası rüzgarda yere düşen bir serçe bunu milisaniyeler içerisinde kabullenir. bundan sadece ders alır. ağlanmaz. sızlanmaz. yakınmaz. şikayet etmez. birilerini araya sokmaya çalışmaz. psikolojik destek almaz. dilekçe yazmaz. açlık grevi yapmaz. daha sağlam yuva yapar bunun yerine. o yuva düşerse de bozmaz karakterini ve aynen devam eder işinde gücünde olmaya..."

    bu "öldürmediklerine şükret, iyisin yine" demenin kibar bir yoludur. olacak o kadar felsefesidir. bütün sorumluluğu bir kişye yüklemektir. şikayet etmeyi, yakınmayı, destek almayı, sistemin sınırları içersinde olsa da hakkını aramayı anormalleştiren bir görüştür. çünkü yazarımız tabi ki doğada yeri olmayan "hak" kavramını gayrimeşru olarak addetmektedir. peki niye doğada yeri olmayan şeyleri gayrimeşru addediyor bu adam? işte dinde mantık arayamıyorsunuz.

    bilin bakalım ağlanmak, sızlanmak, yakınmak, şikayet etmek, birilerini araya sokmak (??), psikolojik destek almak, dilekçe yazmak, hakkını aramak ve açlık grevi yapmak arasındaki ortak nokta nedir? biz bunların hepsini yaparken "dil"i kullanırız. yazarımız ise bunların hepsine karşıdır. bunun sebebi ise yazarın "dil"e karşı olmasıdır (#95086466). peki bilin bakalım yazarımız neden "dil"e karşıdır? çünkü dil doğal değil. dili insanlar olarak biz uydurduk. sırf yapay olduğu için konuşarak iletişim kurmayı "sahte iletişim" olarak gören bir adam bu. diyor ki dil yüzünden gerçekte benzer yaşayan insanların çok farklı olduğunu sanıyoruz. iyi de dil bu değildir ki sadece. ben bunları yazarken dili kullanmıyor muyum? siz yazılarınızı yazarken dili kullanmıyor musunuz? dil denilen şey, benim gördüğüm kadarıyla iletişimi "net"leştiren bir kolaylıktır. "eminem'in rap stilinin modası sence de geçmedi mi?" diyemezsiniz dili kullanmadan. "patronumun lacivert takım elbisesi güzeldi ama beyaz kravatındaki ketçap lekesinden gözümü ayıramadım" demenin imkanı yoktur dili kullanmadan. bu kadar net olamazsınız yani. fakat yazar bu kadar net olmanın boş iş olduğunu düşünüyor büyük ihtimalle. niye? çünkü doğada bu denli bir netlik yok. yazar doğaya iman etmiş. mevlana'yı örnek alıp "iyinin ve kötünün bittiği yerde seni bekliyorum" demiş. doğal olmayan iyi ve kötü kavramlarına bile acımamış. yobazlaşmış bir bakıma. nefret ettiği şeye dönüşmüş. doğallaşacağım derken yapaylaşmış. ağaca bakmış ama bir bilim adamı gibi değil, bir din adamı gibi.

    dili kullanmak her zaman kötü değildir. şikayet etmek her zaman kötü değildir. sızlanmak da öyle. dilekçe yazmak da. önemli olan bunları doğru zamanda, doğru yerde, doğru miktarda, dozunu kaçırmadan yapmaktır. mesela call center çalışanına bağıracak, küfredecek kadar düşmüş biri gerçekten de kalkıp yüzüne su vurmalıdır. ama bağırmadan, sakince, kimseyi germeden yapılan şikayet güzeldir. güzeldir çünkü gerçekten aptallık olarak nitelendirilebilecek öfkeden yoksundur. call center çalışanına bağıranın öfkesiyle tecavüze uğrayanın öfkesi aynı değildir asla.

    dünyevi işlerle uğraşmak, arada "normal" şeyler yapmak da kötü değildir her zaman. alta "oğdi" çekmek her zaman kötü değildir bana kalırsa. oğdi sevmek suç değildir. pegueot 206 sevmek de suç değildir. binaenaleyh yapay şeyleri sevmek suç değildir. newton bile bilime çağ atlattıktan sonra yazarımızın "boş iş" diyeceği şeylerle uğraşmıştır (https://en.0wikipedia.org/wiki/isaac_newton). önemli olan abartmamaktır. araba için borç batağına girmemektir. sonuçta her araba aynı işi yapar aşağı yukarı. bunu görebildiğiniz sürece, arabaya başka anlamlar yüklemediğiniz sürece ve en önemlisi oğdi'ye yarım milyon saymayı hak ettiğinizi düşündüğünüz sürece oğdi almak kötü değildir bence.

    şu an fark ediyorum ki ben bu yazar kadar radikal, maceracı olamam. hatta aramızdaki tek ortak nokta "kendi halinde" olmaya önem vermemiz olabilir. onun dışında ayrı dünyaların insanıyız. benim düşüncem şöyle: ne hayat sonsuza kadar sürüyor ne de doğa. dolayısıyla yaşamak şans falan değildir. hatta objektif bir güzelliği de yoktur. yaşıyor olmak bir durumdan ibarettir ve bu durumu nasıl değerlendireceğiniz büyük resme baktığınızda hiç fark etmiyor. altına oğdi çeken adamla pozitronu keşfeden adamın büyük ölçekte yaşamının değeri aynı. önemli olan tek şey bizim kendi yaşamımıza ne kadar değer biçtiğimiz ve herkes bunu yaparken aynı ölçütleri kullanacak diye bir şey yok. altına oğdi çeken adam kendi ölçütlerine göre einstein'ınkinden daha değerli bir yaşama sahip olmuş olabilir. bunda ayıplanacak bir şey yok bence. herkes kendi işine bakmalı ve kendi yaşamını kendi ölçütleriyle değerlendirmeli. bir insanın ölçütleri sorgulanabilir ama bunu yaparken kendi ölçütlerimizin kime göre ve neye göre doğru olduğunu oturup düşünmeliyiz.
    -----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

    küçük bir sorun daha: "a=a"

    yazarın çok sık kullandığı bir taktik bu. ortaya attığı bir savı objektif argümanlarla destekle(ye)meyince a=a'nın büyüsüne başvuruyor.

    güzel bir örnek: (#94138869)

    yazı genel olarak güzel olmakla birlikte şöyle garip bir kısmı var:

    "...yurtdışında okuyacak kadar boş adamlarla yapılan iş, yurtdışında okuyacak kadar boş adamlarla yapılan iş kadar olur..."

    nasıl yani? yurtdışında okumak neden boş iş tam olarak? en basitinden: yurtdışında phd yapmış olan aziz sancar boş adam mıdır? boş adam ne demektir? dikkat ederseniz herhangi bir çünkü yok cümlede. bu a=a taktiği yazılan şeye bir "adam haklı abi" havası vermekten başka bir işe yaramıyor. işin daha da kötüsü bu gizemli denklemi her türlü görüşü desteklemek için kullanabilirsiniz:

    "islamiyet'in doğruluğunu göremeyecek kadar kör kişi, islamiyet'in doğruluğunu göremeyecek kadar kör kişidir."
    "devlet liselerinde beyni yıkanan öğrenci devlet liselerinde beyni yıkanan öğrencidir."
    "karl marx okuyacak kadar boş adamın ideolojisi, karl marx okuyacak kadar boş adamın ideolojisidir."

    bunun değişik varyasyonları da var:

    "ot yiyen otlaşır"
    "özgür balık yiyen özgürleşir"
    "halil sezai dinleyen halil sezaileşir"
    "mesut özıl, mesut özıl izleyendir"

    gibi gibi. hiçbir şey ifade etmeyen, sebep-sonuç ilişkisi barındırmayan cümleler.

    "a=a" matematik-mantık açısından bir devrim niteliğinde olabilir ama onu bu şekilde kullanmak hiçbir amaca hizmet etmemektedir.

    ======================================================================================================
    başka da ne denir bilmiyorum. buraya kadar gelebildiyseniz helal olsun.

    edit: (buradaki bilgiyi sildim. biraz hayvanlık yapmışım evet, farkedemedim. özür dilerim.)

    edit2: guilty'nin bütün yazıları = doğaya başvurma argümanı

    ikinci kaynak

    meğersem benim yukarıda yazdıklarımın formel bir karşılığı varmış. adam bilgili mi bilgili, ama bilgisini hastalıklı bir felsefeyle karıştırıyor. lezzetli bir meyveyi alıp petrole bulamanın düşünsel karşılığını görebiliyorsunuz bu adamın yazılarında. fakat bunu yapmasaydı ilgi çekemezdi burada. sadece bilgisini yazsa bu kadar takip edilmezdi, bize bu kadar gizemli görünmezdi, bizi bu kadar etkileyemezdi. bir dirhem bal için bir çeki odun yemişim. odun yemek istiyorsanız yiyebilirsiniz ama size tek katacağı bir "oha adam haklı abii, artık uyandım be" hissiyatı olur. evrim ağacı'nı internette olduğu için eleştiren bir internet yazarını gereğinden fazla ciddiye almak zaten bariz bir hatadır.

    bu adamın en çok tavsiye ettiği kitaplardan biri alıç ağacı ile sohbetler. ben yarısına geldim bu kitabın. hikmet birand isimli bir botanikçimizin yazdığı, müthiş bir kitap. su gibi akıyor ve bir sürü şey öğretiyor size. fakat bunu nasıl yapıyor, biliyor musunuz? guilty gibi "senin on yıl düşünsen aklına gelmeyecek şeyleri özetledim (#84103268)" havasıyla, boş bir felsefeyle, kaynaksız "fact"lerle değil; son derece duru bir dille, varolan bilgiyi kirletmeyerek, inanılmaz bir alçakgönüllülükle ve saygıyla. alçakgönüllülük ve saygı abi. gerisi hava cıva.

    öğretmek ile beyin yıkamak arasında çok ince bir çizgi var. öğrenmek ile inanmak arasında da çok ince bir çizgi var. dikkatli olun.
22 entry daha