şükela:  tümü | bugün
6 entry daha
  • kanal istanbul projesi üzerine sözlük’te ve farklı mecralarda bolca şey yazıldı çizildi. ben de sözlük’teki çeşitli ilgi başlıklar altına bölük pörçük entry’ler girdim. aslında konu hakkındaki görüşlerimi derli toplu yazmak istiyordum ama 8-6 yollarının bir neferi olduğum için ancak fırsat bulabildim. bu projenin ekonomik, sosyolojik, külterel, ekolojik yanlarını bir tarafa bırakarak esas olarak abd-rusya-nato-montrö sözleşmesi bağlamında üzerinde durmak istiyorum. buyurun başlayalım:

    cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan’ın “asrın projesi”, “çılgın proje” olarak tanıttığı ve istanbul boğazı’nı tehlikeden kurtarmanın formülü olarak lanse ettiği kanal istanbul projesi aslında yeni bir konu değil. bu proje esasında ilk olarak bülent ecevit’in kulağına fısıldandı ve ecevit tarafından 1990’lı yılların başında gündeme getirildi. foto1 foto2 fakat ecevit, bir süre sonra aydınlanmış, projenin esas amacını ve getireceği riskleri görmüş olacak ki projeyi gündemden düşürmüş, tekrar konuyu açmamayı daha uygun bulmuş.

    akp’nin ilk seçim zaferinden sonra bu proje sumen altından çıkartılıp yeniden hazırlıkları yapılmaya başlandı. öyle ki, yaklaşık 10 yıl önce; “istanbul’a yeni bir kanal yapılıp manhattan gibi bir bölge oluşturulacak” şeklindeki söylemlerle ilk tepkiler ölçüldü. fakat sonrasında bu proje pek duyulur şekilde dillendirilmedi. aradan yıllar geçti ve 2018-2019 yıllarında bu proje yeniden akp tarafından, daha doğrusu cumhurbaşkanı ve akp başkanı recep tayyip erdoğan tarafından yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. sayın erdoğan, bu “çılgın kanal” projesine dayanak olarak;

    1- boğazda sürekli artan gemi trafiğine çözüm yaratılması,
    2- tehlikeli yükler taşıyan gemilerin boğazlarda ve istanbul’da yaratacağı tehlikelerin giderilmesi,
    3- istanbul boğazı’ndan geçişlerin ücretsiz olması nedeniyle yeni kanaldan para kazanılacak olması,
    gibi 3 temel argümanı dillendirdi, dillendiriyor. bu nedenle, öncelikle bu 3 madde üzerinde durmak istiyorum:

    1- boğazlarda sürekli artan gemi trafiğine çözüm yaratılması: devletin resmi kurumunun verilerine baktığımızda, sayın cumhurbaşkanı’nın bu konuda yanıldığını ya da bilinçli olarak bu rakamları yanlış yansıttığını söylemek mümkün. zira şu tablodan (https://i.hizliresim.com/86j0ad.jpg) da görülebileceği gibi, boğazlardan geçen gemilerin sayısında yıldan yıla bir artış değil, bilakis bir azalma söz konusu.
    2- tehlikeli yükler taşıyan gemilerin boğazlarrda ve istanbul’da yaratacağı tehlikelerin giderilmesi: bu savın kendisinin ayakları yere basmaktan uzaktır. zira kanal istanbul’un, istanbul boğazındaki riski nasıl bertaraf edeceğini sayın erdoğan açıklamamıştır. tehlikeli yükleri olan gemiler kanal istanbul’a mı yönlendirilecektir? eğer böyle ise bu kez de kanal istanbul’un bulunduğu bölge (ki burası da istanbul!) riske edilmiş olacaktır. yani bu söylem de gerçekten uzaktır. boğazın ve istanbul’un tehlikeden korunması için yegane yol, tehlikeli yük taşıyan gemilerin boğazlardan geçişlerinin yasaklanması gerekiyor ki, bu da uluslararası sözleşmeler nedeniyle mümkün görünmüyor.
    3- istanbul boğazı’ndan geçişlerin ücretsiz olması nedeniyle yeni kanaldan para kazanılacak olması: bu sav da doğrulanmaya muhtaçtır. zira, uluslararası sözleşmelere göre istanbul boğazı’ndan düşük bir ücretle geçebilen gemiler, nasıl olup da çok daha yüksek ücretli olacak olan kanal istanbul’dan geçmeye ikna edilecektir. eğer gemilerin geçiş süresini uzatmak gibi bezdirici yöntemlerle bunun yapılması hedefleniyorsa, açılacak davalar nedeniyle türkiye’nin başının çok fazlasıyla ağrıması ve dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olması muhtemeldir.

    yeri gelmişken kanal istanbul'ün süveyş kanalı ve panama kanalı'na benzetilmesi konusuna ilişkin de iki satır not düşmek istiyorum. bu iki kanal, istanbul kanalının aksine, gemilerin yollarında binlerce kilometrelik avantajlar sağlamaktadır. bu yüzden ciddi bir cazibe oluşturmaktadır. oysa kanal istanbul, bu konuda en ufak bir avantaj sunmamaktadır. karşılaştırma için buyrun: süveyş kanalı panama kanalı kanal istanbul

    durum böyle iken, bu ülkeyi yönetenler neden bu proje için, üstelik böylesine yanlış argümanlarla savunma tutumu içerisindedirler? bu proje neden bu denli hararetle savunulmaktadır? bülent ecevit’in rafa kaldırdığı bir proje neden bugün tekrar ısıtılıp önümüze konmaktadır? buyurun adım adım bu soruların yanıtlarına geçelim. ama öncelikle, kanal istanbul projesi’nin doğrudan konusu olan montrö sözleşmesine kısaca değinelim.

    1936 tarihli montrö sözleşmesi; türkiye’nin ve karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin güvenliklerini büyük oranda etkileyen (pozitif anlamda) bir role sahip. bu sözleşme, çanakkale boğazı ve istanbul boğazı’ndan geçecek gemilere ilişkin bir dizi düzenleme getirmektedir. bu yanıyla da türkiye ve karadeniz’e kıyısı olan rusya, ukrayna, bulgaristan, romanya, gürcistan gibi ülkelerin deniz güvenliklerine pozitif bir katkı sunmaktadır. bununla birlikte bu sözleşme, boğazlardan geçişlerde türkiye’yi kontrolör konumunda tuttuğu için rusya tarafından zaman zaman tartışmaya konu edilmiştir. örneğin o dönemki adıyla sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği’ne göre (bugünkü rusya) montrö sözleşmesi, ikinci emperyal paylaşım savaşı süresince yardım alınmasını engellemiş ve rusların büyük kayıplar vermesine neden olmuştur. zira savaşta tarafsız kalan türkiye, boğalardan geçişleri kendi tutumuna göre kontrol etmiş ve bu nedenle rusya’ya yardımların ulaşmasında ciddi gecikmeler ve sorunlar yaşanmıştır. daha savaş sonuçlanmamışken, 10 şubat 1945’te, yalta konferansı’nda stalin, montrö sözleşmesi’nin yeniden düzenlenmesini talep etti. abd ve ingiltere yönetimleri de bu konuda aksi bir görüş bildirmediler. sscb tutumunu bir adım daha ileri taşıyıp 19 mart 1945’te, türkiye’nin moskova büyükelçisi selim sarper’e; 17 kasım 1925 tarihli türk-sovyet saldırmazlık paktı’nın, sscb yönetimi tarafından fesih edildiğini bildirdi, kars ve ardahan’ın kendilerine verilmesini istedi. elbette bu talepleri red edildi. sovyetler birliği, montrö sözleşmesi’nin şu şekilde değiştirilmesini istiyordu:

    1. boğazlar, bütün ülkelerin ticaret gemilerine açık tutulmalı,
    2. boğazlar, her zaman karadeniz'de kıyısı olan devletlerin savaş gemilerine açık olmalı,
    3. özellikle öngörülen haller dışında, karadeniz'de kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemilerinin boğazlardan geçişi menedilmeli,
    4. boğazlardan geçiş rejiminin tayini yetkisi yalnız türkiye ile karadeniz devletlerine ait olmalı ve
    5. boğazların karadeniz devletlerine karşı düşmanca amaçlarla kullanılmasını önlemek için türkiye ve sovyetler birliği arasında ortak savunma düzenlenmeli.

    1945 kasım’ında, abd de, montrö sözleşmesi’nin masaya yatırılması ve revize edilmesi konusunda türkiye’ye bildirimde bulundu. ancak sonrasında böylesi bir adımın ne gibi sorunlar yaratacağına ilişkin kendisine sunulan raporlar neticesinde bu görüşünden o gün için vazgeçmiştir.

    ingiliz dışişleri bakanı bevin ise 4 haziran 1946 tarihli açıklamasında: “ingiltere montrö sözleşmesinin gözden geçirilmesine karşı değildir. fakat türkiye'nin bağımsızlığını sarsacak ve bu memleketi bir peyk haline getirecek herhangi bir hareket tarzına mani olmaya karar vermiştir.” diyerek sscb’ye karşı açıkça türkiye’nin yanında olduğu mesajını veriyordu.

    fakat ilerleyen yıllarda şu gelişmeler abd’nin montrö’nün tekrar revize edilmesi noktasına gelmesine neden oldu:

    - abd ile rusya arasında yaşanan soğuk savaş,
    - sscb’nin dağılmasının ardından rusya’nın yeni oluşan devletlere yönelik tutumu,
    - abd ve nato’nun sscb’den ayrılan devletlerle ilişki geliştirme ve onları “koruma” politikası,
    - abd’nin ortadoğu’daki politikalarına karşılık rusya’nın gürcistan’a ve ukrayna’ya müdahale etmesi ve nato-abd’nin montrö nedeniyle karadeniz’de buna karşı yeterince etkin olamaması.

    zira montrö sözleşmesi gereği karadeniz’e kıyısı olmayan devletler, karadeniz’de sürekli olacak şekilde savaş gemisi bulunduramaz. barış zamanında ise, türkiye’ye bildirmek ve 5 gün içinde çanakkale boğazı’ndan girmek şartıyla, savaş gemileri 21 gün süre ile karadeniz’e girebilirler (madde 18/2). bu savaş gemisi/gemileri, 21 günlük sürenin bitiminde çanakkale boğazı’ndan türk karasularını terk etmek mecburiyetindedir. ayrıca kıyıdaş olmayan bütün devletler boğazlardan bir seferde toplam tonajları 15.000 tonu aşmayan, en fazla 9 adet gemiyi karadeniz’e çıkartabilirler (madde 14). yine bir başka maddeye göre karadeniz’deki en güçlü donanmanın tonajından daha fazla tonajda bir savaş gemileri grubu karadeniz’e hiçbir şekilde giremeyecektir (madde 18/1)

    sözleşmede yukarıda saydığım konular dışında uçak gemileri ve denizaltıların geçişlerine ilişkin savaş ve barış zamanı ile türkiye savaşta olduğunda tüm kontrolü dilediği gibi kullanmasına yetki veren, kısacası türkiye’nin güvenliğini ön planda tutan maddeler yer almaktadır.

    1982 bm deniz hukuku sözleşmesi’ne göre sahili bulunsun veya bulunmasın bütün devletlerin gemileri zararsız geçiş hakkından yararlanır, ifadesi bulunmaktadır. zararsız geçiş rejiminde geçişler sürekli ve çabuk olacaktır. durma veya demirleme sadece arızi sebeplerle olabilecektir(mad. 18/2)

    sahildar devletin barışına, düzenine veya güvenliğine zarar vermedikçe zararsızdır.”(mad. 19/1)

    1982 bm deniz hukuku sözleşmesi 35. maddesinin 3. fırkasında geçişin uzun süredir yürürlükte olan uluslararası antlaşmalarla düzenlendiği boğazlara 1982 sözleşmesi’nde öngörülen hiçbir geçiş rejimi uygulanmayacağı hükmüne amirdir. yani yeni açılacak boğaz ve kanallarda zararsız serbest geçiş hakkı vardır. bu durumda; uluslararası bir anlaşma ya da karadeniz’e kıyısı olan devletlerle bir anlaşma yapılmadığı sürece kanal istanbul’dan savaş gemileri de dahil olmak üzere gemi geçişleri “serbest geçiş rejimi”ne tabidir.

    işte yukarıda izah etmeye çalıştığım nedenlerden ötürü abd, montrö sözleşmesi’ni rafa kaldırmak ya da en azından kendi talepleri doğrultusunda düzenletmek istiyor. neden mi? gelin burada sözü, tsk’nın eski üst düzey komutanlarına bırakalım:
    emekli koramiral atilla kıyat, abd’nin suriye özel temsilcisi james jeffrey’in, 10 yıl önce türkiye büyükelçisi olduğunu hatırlatarak, “beni ziyaret edip sözleşmeyi (montrö) delme fikrini anlattı. karşı çıktım. itiraz eden askerler kumpas mağduru oldu” dedi.
    “abd'nin suriye özel temsilcisi james jeffrey, daha önce ülkemizde abd büyükelçisi idi. kayseri'de benim genel müdürü olduğum şirketin tekstil fabrikasını ziyaret etmek istedi. ‘buyurun' dedik, geldi. ‘siz kuzey deniz saha komutanı idiniz, karadeniz ve boğazlar'dan sorumluydunuz, türk ve abd donanmaları, karadeniz'de çok iyi şeyler yapabilir' dedi. ‘tabii ki ama, montrö sözleşmesi prensipleri dahilinde' dedim. ‘türkiye ve abd istedikten sonra kimse bir şey yapamaz' dedi. ‘hayır büyükelçi, bu sözleşme türkiye için hayati öneme haizdir ve hiçbir nedenle dışına çıkmayız' dedim. sustu, niyeti karadeniz'e çıkaracakları gemilerden atılacak füzelerle, ortadoğu'daki hedefleri, hiçbir tehdide maruz kalmadan vurmaktı.”

    ankara'ya giderek, görüşmeyi deniz kuvvetleri komutanı'na aktardım. “ilgililere aktarabilir miyim” dedi. “tabii” dedim ve mgk'da paylaştığını öğrendim.
    “montrö ile boğazlar'dan geçiş özgürlük hakkına sahip olmasına rağmen geçiş kuralları türkiye'nin koyduğu kurallara bağlıdır. kuvvetler dengesini koruyan anlaşmadır. kanal yapıp geçişlerin oradan yapılmasını zorlarsanız montrö masaya yatırılacaktır. montrö'yü gündeme getirecek her şeyden uzak olmalıyız.”

    eski genelkurmay başkanı ilker başbuğ da benzer görüşlere/kaygılara sahip. başbuğ, uğur dündar’ın sorularını yanıtlarken, “montrö antlaşması ile kanal istanbul projesi arasında bir ilişki var mı?” sorusuna şöyle dedi:

    “son yıllarda, abd karadeniz’deki varlığını arttırmayı istemektedir. bunu bir kere unutmayalım. bu nedenle, zaten abd ile rusya arasında karadeniz’de bir mücadelenin sürdüğünü biliyor, görüyoruz. ukrayna bugün için bunun öncelikli uygulama alanıdır. montrö’nün amacı daha önce de ifade ettiğimiz gibi türkiye’nin ve karadeniz’e sahildar ülkelerin güvenliliğini sağlamaktır. kanal istanbul projesi, montrö ile kurulan düzenin bozulmasına neden olmamalıdır.

    ayrıca, proje türkiye’yi rusya ile abd arasında karadeniz’de devam eden güç mücadelesine taraf haline dönüştürmemelidir. ilaveten kanal istanbul’un, trakya’nın muhtemel bir savaşta savunulması üzerine yapabileceği etkiler de unutulmamalıdır. umarım, bu noktalar dikkate alınmaktadır.”

    bir deniz amirali olan türker ertürk, 7 şubat 2016'da odatv'de yayınlanan "kanal istanbul'un altından ne çıktı?" başlıklı yazısında konuyu incelemişti:

    "kanaatim o ki; kanal istanbul projesi ülkemiz dışından belli amaçlara yönelik olarak sufle edildi. montrö boğazlar sözleşmesi'nin tartışılması ve masaya gelmesi durumunda türkiye, güvenliği ve boğazlar üzerindeki egemenliği açısından, kazanımlarını çok büyük bir oranda kaybedecektir. abd deniz kuvvetleri; karadeniz'de uçak gemileri ve nükleer denizaltıları da dahil olmak üzere, hiçbir sınırlamaya tabi olmadan, devamlı olarak konuşlanmak istemektedir. abd; montrö boğazlar sözleşmesi'nden memnun değildir ve değişmesini istemektedir. bu maksatla uygun ortamı kovalamaktadır.

    hiç tereddüt yok ki bu proje; dışarıdan yerli aracılar vasıtası ile erdoğan'a iletilmiş ve ikna edilmiştir. esas amacı; montrö sözleşmesinin diplomasi masasına gelmesi için doğal şartları hazırlamak ve bu sözleşme'nin karadeniz'e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine getirdiği kısıtlamaları kaldırmaktır."

    evet, tsk’nın emekli üst düzey isimlerinin görüşleri net, ki, ben de aynı kanaatteyim. şunu da not düşmek istiyorum: çanakkale boğazı ve geçiş şartları montrö sözleşmesi ile sınırlanmış olmakla beraber marmara’da aynı anda bulundurulacak sava gemisi konusunda sözleşmede açık bir madde bulunmadığı dikkate alındığında yabancı savaş gemilerinin daha açıkçası abd donanmasının sınırlamaya maruz kalmadan marmara denizin’de bulunma ve kanal istanbul’u kullanarak karadeniz’e çıkması riski tüm gerçekliği ile önümüzde duruyor.

    bazıları; “izin vermeyiz, olur biter” diyebilirler. ancak günümüz şartlarında uluslararası aktörlerin ekonomik, siyasal ve askeri baskılarının neler yaptırabileceğini artık sanırım hepimiz biliyoruz. bu nedenle işi olasılıklara bırakmadan çözmek, yani kanal istanbul projesini bir daha konuşmamak üzere rafa kaldırmak bence en doğrusu olacaktır.

    not: kanal istanbul’un hayata geçirilmesi durumunda 1. ordu’nun yaşayacağı zorluklar, trakya savunmasının yaşayacağı zaaflar, intikal güçlükleri gibi konulara değinemedim. umarım bir başka arkadaşımız da bu konuyu ele alır. hatta başkaları da ekonomik, ekolojik yanlarını buraya taşır ki bütünsellikli bir tablo ortaya çıkar.
13 entry daha