aynı isimde "gece (film)" başlığı da var
şükela:  tümü | bugün
1250 entry daha
  • doğduğum topraklarda halk müziği dendiğinde akla gelen görüntü, önünde bir org ile genellikle kıpır kıpır şarkılar çalan tek kişilik orkestralar olmuştur. yani öyle bir durum ki bir gün elektrikler gitse ve bir daha gelmese, koskoca bir müzik geleneği kaybolacak gibiy gerçi darbuka, davul, zurna ve kemandan oluşan "unplugged" fasıl ekibini de unutmamak gerekir ama orgun yeri bende apayrı. bu nedenle hala youtube'da "çılgın klavyeci x" videosu gördüğümde far görmüş tavşan gibi bakakalırım. adamların virtüözlüğü bir yana, türk müziğinin hareketli şarkılarının klavyede ne kadar güzel duyulduğunu takdir ederim.

    türk müziği ve klavye dendiği zaman ise 1960'lara kadar geri gidebiliyoruz. altın mikrofon yarışmalarının kuralları sayesinde ellerinde gitar, davul ve klavye bulunan gençler türk müziğini batı enstrümanları ile yorumlamaya başladılar. moğollar bu grupların arasında klavye/synthesizer kullanımı bakımından bir miktar öne geçti. murat ses'in bu gruptaki performansı, türk müziği namelerinin klavye ile de çok başarılı bir şekilde dinleyiciye aktarılabileceğini göstermişti. bu çalışmaların akla gelen en iyi örneklerinden biri benim için her zaman işte hendek işte deve'nin ilk versiyonu olmuştu. tabii şarkının sahibi barış manço'yu da klavye konusunda anmamak olmak. kendisi de albümlerinde synth çalabilen biri olarak şarkılarının düzenlemelerine klavyeyi çok güzel yediriyordu. özellikle 2023 ile 24 ayar arası çalışmalarının bir çoğu inanılmaz klavye performanslarına sahipti. manço'nun bir başka özelliği de grubunda davulun yanında iki tane de ekstradan perküsyon sanatçısı bulundurmasıydı. bu da şarkıların hareketliliğini daha da arttırıyordu. ahmet güvenç'in bas gitarda yaptığı numaralar ile perküsyon birleşince tadına doyulmaz bir altyapı ortaya çıkıyordu.

    entry'nin konusu altın gün de müziğinde synthesizer'a önemli bir yer vererek ve de davulcunun yanına bir de perküsyonist koyarak moğollar ve barış manço'nun başlattığı bir tarzı devam ettirmekte. ama büyük bir farkları var. o da şu ki 70'lerin anadolu rock'ı bağlamaya sırtını dönmüştü. ancak altın gün, orhan gencebay, derdiyoklar, arif sağ gibi rock yapmayan ama yerel müziği elektro hale getirmiş sanatçılardan etkilenerek müziğine bu enstrümanı da ekledi. bu elektrikli bağlama sound'unun yanında etkilendiği bir şey daha vardı, o da neşet ertaş'ın elinden çıkan melodiler ve ağzından çıkan sözler. ertaş'ın vokal tarzı da grubun vokalisti erdinç ecevit yıldız'ı çok etkilemiş. yıldız, albümün sound'unun en önemli iki yapıtaşı olan synthesizer ve bağlamayı birlikte götürerek çok takdir edilesi bir iş yapıyor. vokali de çok iyi. bir de gördüğüm kadarı ile çok sempatik bir arkadaş.

    anadolu rock, büyük ölçüde maskülen bir müzik. zaten genel olarak rock müzik dendiğinde, özellikle ülkemizde, akla erkek müzisyenler gelmekte. anadolu rock'ın etkilendiği halk ozanlarının da çoğu erkek. bu nedenle sözler de hayata bir erkeğin gözlerinden bakar. hemen aklıma namus belası gelir mesela. elbette bunun en büyük istisnası selda bağcan. elinde gitarı ile türk folk müziğinin en önemli isimlerinden biri haline gelen bağcan, son yıllarda anadolu rock'ın da dünyadaki en önemli temsilcisi. altın gün vokalisti merve daşdemir de anadolu rock dünyasındaki bir boşluğu doldurmakta. selda gibi politik bir duruşu olmasa da sahnede onun kadar sağlam ve karizmatik durduğunu söylemek mümkün. vokal olarak selda bağcan'ın yanı sıra bir neşe karaböcek de duyuyor gibiyim.

    bildiğiniz gibi altın gün'ün diğer üyeleri türk olmamalarına rağmen yaptıkları müzik tarzına oldukça hakimler. bas gitarda jasper verhulst çok dikkat çekmeden işini çok iyi yapıyor. verhulst, zaten istanbul'da türk müziğine gönlünü kaptırdıktan sonra bu grubu bir araya getiren isim. anadolu rock ya da pop dediğimiz müzik tarzında bas gitarın yerine çok büyük. bu yüzden verhulst'un bu müziğin temel taşlarını duyduğunda ne kadar etkilendiğini tahmin edebiliyor, bas gitarı daha farklı kullanma konusunda fikirler topladığını düşünüyorum. gitarist ben rider'ın albümdeki görevi bağlamaya eşlik etmek gibi. rider ve yılmaz, albüm boyunca çok uyumlu çalışıyorlar. ama ara ara rider'ın inisiyatif aldığını ve anadolu rock yerine garage rock diyebileceğimiz sololar attığını duyuyoruz. bu da grubun tarzını klasik anadolu rock'tan koparıp daha avrupai bir hale sokuyor. davulda daniel smienk, çok enerjik bir performans sergiliyor. canlı performanslarda gördüğüm kadarıyla türk ritmlerini çalarken hiç zorlanıyor gibi durmuyor. sanki yıllardır anadolu rock çalıyor gibi. perküsyonist gino groeneveld'e hayran kaldım desem yeridir. onun varlığı, şarkıları sanki anadolu'dan alıp daha evrensel bir hale sokuyor gibi. farklı şarkıların farklı yerlerinde farklı enstrümanlar kullanmakta ama seçimlerinin hepsi çok uyumlu bence.

    gece, grubun ikinci albümü. bu senenin nisan ayında çıktı aslında albüm. o zamandan yana da avrupa ve amerika'da konserler verip isimlerini daha da geniş kitlelere duyurmaya devam ediyorlar. albüm, grubun on adlı ilk albümünden kısa bir süre sonra yayınlandı. ilk albümde olduğu gibi burada da türk halk müziği klasiklerinin, 1970'lerin türk rock müziği etkisi ile kaydedilmiş yorumlarını dinliyoruz. ilk albüm biraz daha düz bir cover albümü iken, bu albüm müzikal olarak çok kaliteli pasajların olduğu ve düzenlemelerin usta işi olduğu bir çalışma. yukarıda da bahsettiğim gibi synthesizer'ın ön planda olduğu, perküsyon, davul ve bas gitar üçlüsünün şarkılara enerji kattığı, elektro bağlama ve elektro gitarın zaman zaman öne çıktığı, elektronik müziğe de, (psychedelic) rock müziğe de göz kırpan bir tarzı var.

    albüm yolcu ile çok funky açılıyor. elbette şarkının iç kıpırdatan melodisini yazan neşet ertaş'ın payı burada küçümsenemez. ama bunu sadece bağlama yerine cayır cayır bir sound ile eşlik eden bir gitar ile vermek, zaten güzel olan melodiyi daha da güçlendiriyor. gitar solosu da çok iyi. bir yandan türk olmayan biri böyle türk işi bir solo nasıl atabilir diye şaşırıyorum, bir yandan da bluesy nameler kulağıma çalınıyor. bas gitar kıpır kıpır. albümde bu enstrümanın en çok öne çıktığı parçalardan birisi bu. davul atakları da şarkıyı hareketlendiriyor. ama genel olarak çok hızlı ilerlemeyen, dinleyiciyi yavaş yavaş ısındıran bir başlangıç bu. yılmaz, duru bir vokal performansı göstermiş. istese türküyü abartılı bir şekilde yanık yanık okuyabilirdi ama gösterişsiz ve düzgün bir vokal kaydetmiş. bu arada asıl türkünün sadece ilk kıtası kullanılmış ama türkü baştan sona çok değerli bir sorgulama içermekte - ki "hayvanlar neden var? neden biz insan olarak onlar hayvan olarak dünyaya geldi?" gibi konuları dile getiren başka bir eser olduğunu sanmıyorum.

    "yolcu", mid-tempo ilerleyen bir şarkı iken aslen sadık doğanay'ın olan el vurup yaremi incitme türküsünün vay dünya adlı yorumu ile albüm hızlanıyor. şarkının ana melodisi ilk şarkıda da olduğu gibi çok akılda kalıcı ve hareketli. başta sadece synthesizer ile çalındığında bir yeşilçam şarkısı gibi geliyor - ki bu bence iyi bir şey. sanki 70'lerden fırlamış bir havası var. ama ikinci tekrarda elektro gitar da synth'e eşlik etmeye başlayınca ana rifin verdiği zevk ikiye katlanıyor. şarkının ortasındaki synth solosu da inanılmaz çılgın. müziğe doyuruyor dinleyeni. şarkının çok sevdiğim başka bir yönü davul performansı. güzel, tok bir ton kullanmışlar. ritmi çok iyi. yıldız'ın vokali de çok çok başarılı. kelimeleri telaffuzu çok hoşuma gidiyor.

    albüm üçüncü şarkıda neşet ertaş'a geri dönüyor ve bir leyla yorumu dinliyoruz. ilk iki şarkı orijinaline sadık iken bu şarkıda altın gün'ün kendi imzası daha belirgin. şarkı, çok kirli ama çok leziz bir gitar tonu ile açılıyor ve tüm albümde olduğu gibi bu gitar, synthesizer ile destekleniyor. hem gitarın hem de synth'in birbirinden güzel soloları da albüm boyunca duyduğumuz güzel melodilerden örnekler gösteriyorlar. enstrümantal kısımlar oldukça rock bir havada iken vokal daha sakin bir müzik ile dinleyiciye sunuluyor. daşdemir'in vokalini de "vay dünya"nın geri vokallerini saymazsak ilk kez bu şarkıda duyuyoruz. yumuşacık, tatlı bir vokal. çok saçma ama ikinci "leyla"ları ayrı bir güzel söylüyor gibi geliyor bana.

    anlatmam derdimi, bir aşık veysel yorumu. genel olarak ağır funky bir havası var şarkının. hatta uzaktan uzaktan bir alla beni pulla beni etkisi geliyor gibi. elbette bas gitarın şarkının iskeletini çok belirgin bir şekilde oluşturmasının bunda etkisi büyük. şarkının bu funky havasını veren sadece bas gitar da değil. perküsyon da bas gitar ile hareket ediyor gibi. şarkıda ilginç bulduğum bir şey ise bu altyapının funky / groovy tarzına ters olarak vokallerin ve synthesizer'ın saykodelik bir hava ortaya çıkartması. güzel bir füzyon olmuş. tabii bu bahsettiğim kısım şarkının sadece bir bölümü. diğer bölümü ise kıtaların son mısrası ile (misal "sabretmeyen maksudunu bulamaz") volümü artan ve tüm grubun dahil olduğu müzikal bölümler. buralar aşık veysel'in sazından gelen o muazzam ezgiler sayesinde baldan tatlı. hele sonunda bu motif üstünde synthesizer'ın attığı solo ve çeşitlemeleri var ki o da çok zevkli.

    albümün tabii ki en ayrıksı şarkısı şoför bey. altın gün'ün elinin altından türk halk müziğini çektiğimizde geriye baba zula kalıyormuş demeki ki. albümde en az sevdiğim şarkı olsa bile yaptıkları numaralar ve artistik seçimler ilginç. şarkının en öne çıkan yönü daşdemir'in konuşma şeklinde ilerleyen vokal performansı. vokalde kullanılan efekt ve daşdemir'in ses tonu birleşince vokal, yeşilçam dublajı gibi duyuluyor. bu da bende bir miktar yabancılaşma yaratıyor. kafiye olarak tutsa da anlam olarak tamamen birbirine oturmayan sözler ile "yeter, bak, dayak" gibi tam kurulmayan cümleler de bu yabancılaşmayı körüklüyor. ama genel olarak baktığımızda şarkı kalabalıkta yanında oturan yolcusunu ellemeye çalışan bir şoförden yakınan bir hanımefendinin hikayesini anlatıyor. burada da toplumsal bir derde, mizahi bir şekilde, parmak basılmış. karakter bir miktar üzgün ("gözümde bir damla") ama daha çok da sinirli ("çek elini dedim, çek, çek, çek"). vokalin külhanbeyi tavrı da vokalistin görsel olarak çizdiği ciddi ve mesafeli imaj ile uyumlu. müzikal olarak bas gitar ve davul/perküsyon şarkıyı götürüyor. bağlamanın da aralara güzel nameler attığını söylemek lazım. yine de şarkıyı tam benimseyemiyorum.

    ufak bir aradan sonra tekrardan aşık veysel'e dönüyoruz. derdimi dökersem çok yumuşak ilerleyen bir şarkı. yumuşacık bir şarkı olmuş. yine perküsyoncu abimiz çok rahatlatıcı, hani utanmasam şarkıya latin müziği havası getirmiş diyeceğim. bas gitar tabii ki bu altyapıyı yine zenginleştiriyor. çok iyi çalmış. keşke sesini biraz daha açsalarmış. elektro gitarın kendini bağlama zannettiği bir solo var şarkıda. gitarın tonu ve solonun hızı, şarkının o yumuşak havasına çok uyumlu. daşdemir'in vokali bir önceki şarkıdaki sinirden arınmış. baştan aşağıya pozitif bir şarkı bu. insanın gamını kederini alıyor vallahi.

    itiraf vakti: şarkı listesinde kolbastı'yı gördüğümde dudak büktüm. yıllar öncede kalan kolbastı fırtınası nasıl bir etki bırakmışsa bende, şarkının adını bile görmek soğuk terler döktürüyordu. ama şunu unutmamak lazım ki bu albüm kolbastı'dan bıkmamış, hatta onu hiç bilmeyen yabancı dinleyici için hazırlandı. tüm korkularıma rağmen kolbastı albümdeki en favori şarkılarımdan oldu. bir kere bağlama ile çalınan ana melodi çok sıkı olmuş. düzenleme kendilerinin mi yoksa başka bir yorumdan mı gelme bilmiyorum ama çok eğlenceli. insana gerdan kırdırıyor. şarkıdaki "jandarma" temasına uyumlu olarak daşdemir'in synthesizer'ından gelen siren efekti de müziğe ekstra hareket katıyor. onun dışında daşdemir vokalde de çok temiz bir performans gösteriyor. genel olarak çok bilinen bir şarkıya taze bir yorum getirmeyi başarmışlar. az bir şey değil bu. şarkının sonunda grubun vitesi arttırması da ayrı bir güzellik.

    aşık sümmani türküsü ervah-ı ezelden ile albüm devam ediyor. yıldız'ın vokali, türkünün orijinaline sadık. grubun, şarkılara kendi imzasını atmak bahanesine sığınıp şarkıların özleri ile oynamamalarını çok takdir ettiğimi bu şarkı özelinde söyleyeyim. sonuçta yeniden yorumlamak adı altında vokalleri orasından burasından yamultup dinleyiciye sunanlar da var. vokal olarak orijinaline sadık olsa da grubun bu şarkıdaki imzası düzenlemede belirgin. girişteki ve kıta aralarındaki klavye numaraları ve gitar rifi zevkli. şarkının gitar solosu, hem çalış tarzı hem de gitar tonu olarak mazhar ve fuat'ın türküz türkü çağırırız albümünden fırlamış gibi. bu solonun ardından da oldukça uzun bir klavye solosu eklemişler. bu solo ve kıta aralarındaki numaraları düşününce, şarkının iyiden iyiye bir elektronik düzenlemesi olduğu ortaya çıkıyor.

    "kolbastı" ile birlikte çok çok fazla yorumlanmış bir diğer şarkı gesi bağları da bu albümde kendine yer bulmuş. aynı nedenden dolayı "kolbastı" gibi bu şarkı hakkında da soru işaretlerim vardı. maalesef kuşkuyla yaklaştığım bu yorumdan beklediğimi bulamadım. "ervah-ı ezelden"e benzeyen bir elektronik altyapı var. oldukça sade. belki de bir önceki şarkıyı kaydederken, yıldız'ın içinden bu şarkıyı söylemek gelmiş, kaydı beğenince de albüme koymuş olabilirler. iki dakikalık kısa bir performans zaten. ama pek bir öne çıkan özelliği yok. çok standart bir yorum. fazla akılda kalacak bir performans değil. bağır delen "gesi bağları", öyle bir kulaktan girip ötekinden çıkıyor gibi.

    albümün kapanışını yapan süpürgesi yoncadan ise albümün en iyi şarkısı. grubun albüm boyunca yapmak istediği alternatif rock ile türk müziği karışımı en iyi bir şarkıda ortaya çıkmış. özellikle canlı performanslarında şarkı uçuyor. kesinlikle youtube'dan bulup izleyin. yıldız ve daşdemir'in girişteki synth'leri deli gibi eğlenceli. bas gitar ve davul da şarkıya girince şarkı melodik olarak hafif doğu kokan, canavar gibi bir indie rock şarkısına bürünüyor. dans etmeden durmak mümkün değil. en kötü dinlerken ayağınız ile tempo tutuyorsunuz zaten. yıldız'ın nameli nameli vokali da şarkının oynaklığına büyük bir katkıda bulunuyor. çok doğru bir tercih ile beş buçuk dakika sürüyor şarkı. keşke daha bile uzun sürseymiş. son bölümde synthesizer şarkıyı daha da uçuruyor.

    bildiğimiz üzere albüm, 62. grammy ödülleri'nde en iyi world music albümü dalında aday oldu. bu dal, 1990'lardaki world music furyası ile paralel olarak "dünya, abd ve ingiltere'de üretilen ingilizce sözlü popüler müzikten ibaret değil" düşüncesi ile 1992'de ortaya çıkmış. sıkıntı şu ki bu dalda birbirinden farklı tarzlarda albümler birbirileri ile kıyaslanıyor. ortaya da elmalar ve armutları karşılaştırmak gibi bir sorun ortaya çıkıyor. yani seçim yaparken hangi kriterlere önem gösterecekleri bir soru işareti. ancak daha önce türk müziğinin grammy'lerde boy göstermemesi, böyle bir müziği ilk kez dinleyecek jurinin albümden daha da etkilenmesine neden olabilir. göreceğiz. bugüne kadar brezilyalı ünlü bossa novacı sergio mendes, hindistanlı sitar ustası ravi shankar, latin müziğin kralları gipsy kings, güney afrika'nın meşhur seslerinden ladysmith black mambazo gibi isimler bu ödüle sahip olmuş. tamamen türkçe şarkılardan oluşan bir albümün bu kadar prestijli isimlerin ödül aldığı bir dalda aday gösterilmesi bile çok önemli bir olay. altın gün'ün yükselen grafiğini böyle bir ödül ile perçinlemesi muazzam bir olay olur.

    sonuç olarak ben albümü oldukça beğendim. ama yanıp sönen alarm ışıklarına da değinmeden olmaz. elbette türk müziği bir derya. alıp yorumlanacak binlerce şarkı var. ama bu formülle daha nereye kadar gidilebileceği hakkında soru işaretlerim var. muazzez ersoy gibi nostalji 12'ye kadar albüm çıkarmaları yerli dinleyicide kesinlikle bir bıkkınlık yaratır. yabancı dinleyicide de altın gün'ün albenisi aynı formül devam ettikçe kaybolacaktır. bu albümde bile zaman zaman bir tekrar hissediliyor: klavye ya da bağlama ile çalınmış hareketli bir ezgi, bas gitar üstüne daha sakin ilerleyen kıtalar ve onun üstüne tatlı ve sade bir vokal, klavye ya da gitar solo, tekrar, son bir enstrümantal atak ve son. bu sorun elbette grubun kendi şarkılarını yazması ile aşılabilir. ancak grubun şarkı yazarlığındaki becerileri şu an için başka bir soru işareti. özellikle "şoför bey"i düşününce kendi şarkılarında türk müziğinin klasikleri haline gelmiş şarkılar kadar başarılı olma ihtimalleri ne kadar yüksek, bilinmez. yine de bu albümdeki sound'u koruyarak yepyeni ürünler çıkarmaları herkes için hayırlısı olacak. ama bugüne baktığımızda grup, hem büyük ölçüde plaklarda kalmış bir müzik tarzını günümüze taşıyor, hem halk müziği şarkılarının üstündeki tozları alıyor, hem türk müziğine yurtdışında dinleyici buluyor, hem de müzik kritiklerini etkiliyor. yani şu ana kadar her şey yolunda.

    4/5 verdim gitti.
    albümü en iyi anlatan şarkılar: süpürgesi yoncadan, leyla, anlatamam derdimi
93 entry daha