şükela:  tümü | bugün
  • memleketin yetiştirdiği en iyi şairlerden birisidir. *

    bazı şiirleri:

    (bkz: kirtim kirt)
    (bkz: bir alıp bir satıcı gönül)
    (bkz: memleketimin şarkıları)
    (bkz: ilk adım)
    (bkz: 39 harbi)
    (bkz: türkiyem)
  • "bütün şiirleri" evrensel basım yayın tarafından basılmıştır. birinci basım: ekim 2001
  • (bkz: dost)
    (bkz: vatandaş)
  • (1920 erzincan -19 kasım 1981 ankara) ankara üniversitesi dil ve tarih-coğrafya fakültesi türk dili ve edebiyatı bölümü’nü bitirdi ( 1948). politik bir derneğe bağlı olması yüzünden yedi yıl hapis yattı (1951-1957), iki yıl da sürgünde yaşadı. hayatını gazetelerde çalışarak kazandı. ilk şiirleri ülkü dergisinde çıktı (1943), üniversite öğrenciliği sırasında ant dergisini (ankara’da on sayı çıktı, 1945) yönetenlerden biri oldu. şiirleri yurt ve dünya, ant, gün, söz gibi dergilerde görüldü. çeviriler yaptı. şiir kitapları: dost dost ile kavga (1973), panzerler üstümüze kalkar (1977), şiirler (1982).
  • şairi sevmemek okuyucuya kalır. şairi kamuya açık yayın organlarında aşağılamak okuyucunun değil eleştirmenin işidir eleştirmenliğe soyunan da dikenine katlanır ki illa ki diken birisi bulunur.

    enver gökçe, hayatın içinde her gün sayısız kere tekrar edilen kelimeleri, yaşayan türkçeyi, (burada gül canım kardeşim ukalalıkta sınır tanıma içinde halk geçen bir tamlama okuyacaksın) halk dilini şiire ilk defa sokmayı becerebilen şairlerdendir. monşerler ve dallamalar edebiyat ı edepli uyu anlamında emir cümleciği sananlar beğenmeyebilirler ama ahmed arif ve enver gökçe sırf bu yüzden bile kilometre taşıdır. benzer bir işlevi de can yücel "küfür"ü şiire sokarak gerçekleştirmiştir.
    enver gökçe düz yazı yazmayı bile beceremez ehuhu salaaak salaaak, diye çığırmadan evvel bu şairin şiirlerini okumak icab eder. şüphesizki sanatsal beğeni kişinin yaşadığı ve kendisini belirleyen sosyal şartlara göre oluşur ve gelişir. şiirleri okumadan önce çağın neresinde durduğunuzu ayırd edecek bir anlaka ve biraz olsun gelişmiş sanatsal beğeniye sahip olmanız gerekir. aksi takdirde "ehueee bu adam var ya, yok edebiyat tarhinde yer alamaz ben öyle bir angutum ki edebiyat tarhini ben belirlerim sanıyom o derecede dallamayım" diye ortada dolaşmanız normal karşılanır. picasso resimlerine bakıp aha bunu bende yaparım yaparım demeniz ya da ama bu resim balığa benzemiyor ki diye dolaşmanız da olasıdır ki işe yaramış olursunuz insanlara neşe kaynağı olursunuz.

    biz olmasak gokyuzu, biz olmasak uzum,
    biz olmasak uzum goz, komur goz, ela goz;
    biz olmasak goz ile kas, opucuk, nar ici dudak;
    biz olmasak ray, donen tekerlek, yikanan bugday,
    ayin onbesi;
    biz olmasak tasova'nin tutunu, kutahya cinisi,
    yani bizsiz
    anne dizi, kardes dizi, yar dizi
    guzel degildir.

    bu dizeleri ve nicelerini yaratan enver gökçe edebiyatın ne olduğunu anlamış ve kendi tavrını belli etmiş bir şairdir.
    edebiyat tarihi sağda solda rastladığı yazılardan sonra "ahaha ne okudum lan bak adam nasılmış muhahaha gidip ekşi sözlüğe yazayım da okuyup okuyup kendimi adamdan sayayım" diyen kişilerin abukluklarıyla değil işbu şair ve yazarların eserleriyle oluşur. daha edilecek laf da çoktur ama ilgisiz alakasız edebi dehaların ciddiye alındıklarını zannedip mutlu olmalarına fırsat vermek gibi bir misyonum yok netekim.

    ***
    not: onlarca yazı yazmıştı bırı enver gokce'nin nasıl salak olduguna dair. onun cevabıydı bu entry. eskiden buralar dutluktu
  • süslü kelimeler kullanmaktansa vurucu imgeler kullanmayı tercih eden şair, ahmed arife çokça benzetirim hatta şiirlerini enver gökçeden çaldığı bile söylenir, ama ben inanmam o ayrı. şiirde önemli olan orta okul dili kullanılmasından ziyade vurucu gücü asıl imgeyi verebilmektir. büyük ve akılda kalan şiirler hep böyledir. mesela
    "çocuklar öldürülmesin şeker de yiyebilsinler"
    "samanlık sevişenindir diyor"
    "terketmedi sevdan beni"
    "su çürüdü"
    "acı çekmek özgürlükse özgürüz ikimiz de"

    pablo nerudanın atları tarif ederken

    "o kapanık berlin kışını unuttum.
    ama atların ışığını unutmam"
    dizeleri...

    görülen üzere kelimeler süslü püslü kelimeler değil cümleler de gayet basit fakat olay ifade etmeye gelince son noktayı imgeler veriyor.

    son olarak da bir enver gökçe şiiri:

    yıldız boklarıdır üşüşür

    şu
    pır pır
    maviş
    maviş
    yamyaş
    gecede
    yıldız
    boklarıdır. ( * )
    üşüşür
    keban
    toprağının
    üstüne
    gel
    kardaş
    çözüver
    kuşağını

    kar
    gibi
    bembeyaz
    ekmeğini
    upuzun.
    biraz
    ceviz içi
    az
    kuru
    kaymak
    bir de
    çay
    demleyelim
    kerpeten
    gibi
    tavşan
    kanı
    olsun.

    * ateş böceği
  • bir ilhan başgöz yazısı.

    //enver gökçe ile bir nice yıl

    ilhan başgöz

    enver'le epeydir yazisamiyorduk. mektuplarima ya iki satirla karsilik veriyor, ya hiç vermiyordu. son haberini pertev hoca'dan almistim. enver'i huzur evi'nde ziyaret etmis. oturup eski günleri anmislar, benim de kulaklarimi çinlatmislar. enver iyi imis, yaralari kapanmis. ayten'in evine kadar yürüyormus. iyimserlikle, umut dolu, "egin türküleri"ni yayina hazirlamaktaymis. hoca böyle yaziyordu. ben de, ne iyi diyordum, yaza ankara’ya varirim, enver’i huzur evi’nden alir, kocatepe’ye dogru yürürüm. aramizda büyüyen sessizligi belki bu sefer kirariz. onbes yil var ki, yani enver hasta olali beri, ne vakit bulussak karsilikli susuyoruz. saatlerce iki söz etmeden bakisiyoruz. enver eskiden de az konusurdu. ama hastaliktan sonra, bana öyle gelir ki, enver düsünemiyordu da.

    amerikalilarin hindi günüydü… aklima nerden esti bilmem, kitapliga ugrayip türkçe gazetelere bakmak istedim… cumhuriyet gazetesinin ilk sayfasinda enver’in resmini gördüm. iyilik haberlerine öyle inanmistim ki, ilkin, belki bir kitabi filan çikmistir diye düsündüm. meger ölmüs enver. gurbetteyim. dalgin dalgin yollari arsinlamaktan baska bir sey yapamadim. cenazesine katilamadim, tabutunu tutamadim enver’in, topraginin önünde saygi ile egilemedim. bundan olacak, enver ölmemis gibi. eskisinden daha diri, daha canli bende…

    yil 1940. dil tarihteyim. dil tarih dedikleri bir büyük yapi, bir sanli yapi. türk dili kitapliginin önünde enver’le karsilasiyoruz. gözlüklü. bana baka kisa ve tiknaz. biyiklari ile gülen tatli bir oglan enver. o vakit bir gözünün takma oldugunu bilmezdim. suna bak, bugün bile neden oldugunu bilmiyorum. sormayi bile akil etmemistim. ama bu yüzden enver çürüge çikarildi, askerlik yapmadi. egin’in çit köyündenmis. ben de gemerek’tenim. edebiyat ögrencileriyiz. dilimizde karac’oglan, yahya kemal, orhan veli, mehmet akif birbirine dolasik. hemen kaynasiyoruz. on yil ankara’da içtigimiz su ayri gitmeyecek. "kalem yazmaz bir nice sevda". umutlarin, acilarin, deli gibi sevinmelerin ve zulumlarin içinden beraber geçecegiz. 1950 yilinda yollarimiz ayrilana kadar, her allahin günü, ya enver benim kapimi “fâilatün”ün bir uzun, bir kisa ve iki uzun darbesi ile vuracak, ya da ben onunkini. tikirtilardan gelenin kim oldugunu anlayacagiz.

    1940 yilinin baharindayiz. kocatepe o vakit küçük ve sirin bir agaçlik. baharda ilik topragin üstüne oturdun mu, bozkirin ankara’yi çevreleyen tepelerini görürsün. daha gecekondular konmamis bu tepelere. agaçlarin dibine uzanip enver’le ‘daglar ve rüzgâr’i okuyoruz:

    “burda bahar açmiyor,
    yildizlar isik saçmiyor,
    geçmiyor günler geçmiyor.”

    enver gökçe, halk türkülerini iyi bilirdi. küçük ama tatli ve dokunakli bir sesi de vardi. çok üstelersek bize egin elagözlüleri söylerdi. uzun nefes isteyen bu gurbet türkülerini sürdüremez, sigara içtiginden nefesi tez kesilirdi. ancak enver’in sanatinda halk siirinin etkisi dogrudan olmadi. araya sabahattin ali’nin bu küçük, ama içli kosmalari girdi. enver bu kosmalari çok sevdi. gördü ki, çagdas bir yazarin dilinde kosma, diyelim hapishane duygularini yolunca anlatmada ise yariyor. ilk kosmalarini enver bunun üzerine yazdi. bunlar köy insaninin fukaraligini, çaresizligini yansitan kisa siirlerdi. yakin zamanlara kadar bunlardan bir iki dörtlük aklima gelirdi. simdi hiçbirini çikaramiyorum. ama bu kosma taklitçiliginden enver tez siyrildi. sonra yazdigi siirlerde, bu ilk denemelerinden imgeler, söz kaliplari yer alacaktir. enver kosmayi terkeyledi ama, halk türküsünün yalin anlatimini ve ari türkçesini bulmustu bir kez. bu kaynagi, sanatinda sonuna kadar kullandi. bitirme tezini egin türküleri’ne ayirdi. dede korkut hikâyelerini bugünkü dille yeniden yazdi. birkaç da masal yayimladi…

    kocatepe ondan sonra bizim ugrak yerimiz oluyor. nice kitaplari, daktilo edilmis çevirileri ve brosürleri orada, enver’le birlikte okuyoruz. hepsini enver bulup getiriyor. nerden buluyor diye sormuyorum. kitapliklardan almadigi belli.

    1942 yilina enver’le divan siiri delisi olarak giriyoruz. hocamiz abdülbaki gölpinarli. yesile çalan saçlari ve edali yürüyüsü ile baki hoca coskulu bir adam…

    baki hoca iyi siir okur. aruzun ezberlemeyi ne kadar kolaylastirdigini bilmiyoruz daha. baki hoca’nin bu kadar siiri aklinda tutmasina sasiyoruz…

    divan siirini seviyoruz. ama nef’i’nin böbürlenmesi, baki’nin gümbürtülü sesi, fuzuli’nin umutsuz sevgisi bizi pek sarmiyor. sonra nedim gelip bas köseye oturunca is degisiyor. nedim tepeden tirnaga istanbul. nedim hovarda adam. sevgisinde insan, üzüntüsünde de. üstelik istanbul türkçesini çok iyi biliyor. halk siirine de yakinligi olmali. “bildigini elden koma” diyor. “ay aydin hesap belli” diyor. “tepeden tinaga dek” diyor. “bas üzre yerin var" diyor. “gönlü su gibi akti” diyor. onun, “serimde gene bir dag-i heves, bagrimda basim var” diye siire girmesi bana hep yunus’u hatirlatmistir. nedim’e bayiliyoruz. o vakit nedim divani daha yeni yazi ile yayimlanmamis. eski yazi ile olanlari da ele geçirmek zor. bulunsa bile ates pahasi. ben tutup nedim divani’ni bastan sona yeni yaziya çekiyorum. koca bir dosya oluyor. enver’le nedim divani’ni ezberliyor, bir zaman nedim’in dilinden konusuyoruz…

    divan siirinin etkisi enver’de kolay sezilmez. bunun nedeni, genç kusaklarin divan siirini iyi bilmemesidir. halbuki, bu siirin ses ve söz dünyasini iyi taniyanlar, enver’in bu yanini anlamakta güçlük çekmezler. enver, “gönlümüzce”, “evvel madde, ahir fikir”, “sol aski bilmezlenenler”, “hayal etmesi zor”, ben berceste misrai buldum” derken sadece divan siirinin usta söyleme gelenegini yansitmaz, onun sözcükleri ile de konusur. divan siiri enver’e sözcükteki siir yükünü bulmada çok yardim etti. bir bilmece oyunu kurmustuk. divanlari tarar, karsidakinin görmedigi, bilmedigi bir çiftdize (beyt) ayirirdik. ondan en güzel sözcügü çikarir, birbirimizden bu sözcügü bulup yerine oturtmasini isterdik. aruzun yardimi ile oraya yakisan bir sözcük bulmak kolay olurdu. ama tek bir söz vardi ki, o gelip yüzük kasi gibi yerine oturmadikça, “sah beyit” sahligini bulamazdi. burdan yola çikip, siir yükü yogun sözcükler aradik. en çok pinar adlarinda bulduk. alim pinari, gülüm pinari, kekik pinari, yavsanli pinar, kanli pinar… bunlari yan yana koymak bile cografyamizdaki güzelligi görmeye yetiyordu. enver’in siirine “aydin tütün tarlalari, manisa baglari, karadeniz’in rumelikâri tütünü” bu aramalardan geçerek girmistir.

    fikir gelismemiz bizi divan siirine karsi çikardi. ama bu siirin çiftdizelerini hep sevdik. onlarda insan duygularinin bulunmadigi savi dogru degildir. pek ince ve pek güzel anlatilmis insan duygulari bu siirde vardir...

    1945 yili idi. baki hoca, divan siirini yeren bir kitap yayinladi: “divan edebiyati beyanindadir”. bu edebiyati çok iyi bilen birisinden gelen kitap bizi etkiledi. divan siirinden artik söz etmez olduk. zaten o yillarda dil tarih’in koridorlarinda baska bir güçlü siir dalgasi esmeye baslamisti. bursa hapishanesi’nden geliyordu. nazim hikmet ilk siirlerindeki soyut, ideolojik havayi birakmis, “memleketimden insan manzaralari”na egilmisti. her gelen siirini ezber ediyor, dikkatle kopya ederek sakliyorduk. divan siirinin selvi boylu güzelleri, bizim dilimizde de yerini, “arap kisraginin üstünde taze, yesil selvi gibi, ince uzun duran” yigitlere biraktilar. nazim’in siiri enver’i sasirtti. yaptigi ise güvenini sarsti. uzun zaman siir yazmadi enver. “usta her seyin iyisini söylemis, baska ne yazilir artik?” diyordu. bu duralama ne kadar sürdü bilmiyorum. ama bu eziklikten enver’i dede korkut kitabi’nin kurtardigini biliyorum. pertev hoca askerden dönmüstü. halk edebiyati dersleri veriyordu. tutuk bir konusmasi vardi. basladigi cümleleri bitiremeyecek gibi gelirdi bize. ama her dersin sonunda ne kadar yeni seyler ögrendigimize sasardik. üstelik de hiçbir cümlesini yarim birakmadi. enver’le masal derlemeye giristik. sonra sabit müdami’den, dursun cevlani’den halk hikâyeleri yaziyor, fakültede bir halk edebiyati arsivi gelistiriyorduk. bu çaba bize masalin, tekerlemenin, halk hikâyesi anlatiminin dilini ve deyimlerini tanitti. dede korkut’u enver o vakit okudu. sanatçi sezisi ile hemen ondaki yinelemenin, iç uyaklarin, ari türkçenin ve bir destan solugu içinde verilen yalin insan duygularinin tadina vardi. yeniden siir yazmaya koyuldu.

    enver gökçe, halk siirinden divan siirine, nazim’dan dede korkut’a uzanan bu birlesimi 1943’lerde tutturdu. siir yükü yogun sözcükler seçmede, bunlari dizelemede, destelemede enver bu geleneklerin hepsinden fayda gördü. ustaca söylemenin yoluna girmisti. daha 23 yaslarindaydi. verimli siir yazma yillari ancak yedi yil sürdü. sanatini daha da gelistirecek, en olgun eserlerini verecek çaga girmisti. harbiye mahpusuna düstügü vakit 30 yasinda idi. yazik ki böyle baslayan ve uzun süren çileli hayat ve hapislik enver’in yalniz saglikli yasamasinin degil, siir ve sanatçi hayatinin da sonu oldu. onun 1960’tan sonra yazdigi siirleri ve söylediklerini okudum. hiç biri enver degil bunlarin. çalisamayan, okuyamayan ve en kötüsü artik düsünemeyen bir adamin kesik kesik sözleri bunlar. enver’i genç yasinda budadilar.

    enver’le yollarimiz 1949 yilinda ayrildi. o istanbul’a gitti. ben tokat lisesi’ne ögretmen atandim. birlikte geçirdigimiz bu dokuz yilin bir tek günü enver’siz degil. halkevlerinde beraber çalisiyoruz. ülkü dergisinde beraberiz. ant’i ve yagmur ve toprak’i çikaranlarin içindeyiz…

    bir gün fakültenin önünde yürüyoruz. ben uzun, enver kisa ve tiknaz. yapisi enver’i andiran bir türk dili hocamiz var. yanimiza geliyor. ve nükte yapiyor: “çocuklar yanyana gelmissiniz de on numara olmussunuz.” hocayi pek sevmeyiz. enver karsiligi yapistiriyor: “siz de yanimiza geldiniz, simdi yüz numara olduk hocam.”

    enver az konusurdu. agir adamdi. ama eskilerin “nüktedan” dedikleri insanlardandi. sirasi gelince tasi gedigine kordu. bu agirlik yüzünden hiçbirimiz enver’in iç dünyasina giremedik. bizimle hep siirleri ve yaptiklariyla konustu. bu yüzden uykusuz geceler boyunca, nelerin çilesini çektigini ben de bilmem. haftalar geçer, ablasi, annesi ve yegeni ile bir söz konusmazdi. eve konuk gibi girer çikardi. içinde devrilen dünyalardan kimsenin haberi olmazdi…

    enver’le 1953 yilinda bir daha karsilastim. sansaryan hani’nin üç numarali odasinda enver duvar yazilari olarak karsima geldi. el yazisindan hemen tanidim. eline nerden kalem geçirmis de yazmis bilemem. belki de ifadeni yaz diye vermislerdir. o da firsati kaçirmamis yazmis duvara:

    “yüce dag basinda bir koca kartal
    açmis kanadini dünyayi örter
    bazi yigit vardir ölümden korkar
    ben korkmam ölümden er geç yolumdur.”

    enver orada olmaliydi. kapiya fâilatün’le vurdum. biraz sonra 12 numaradan da kapiya ayni ölçü ile vurdular. enver’in 12 numarali hücrede kaldigini böylece ögrendim. bir de divan edebiyatinin islevi bitmis derler. ondan sonra enver 5 yil da hapis yatti. romatizmalari eskiden de vardi. ama hapiste iyice artti. enver hapisten posasi kalmis bir insan olarak çikti. artik yasamayacakti. onun en çileli yillari bundan sonra basladi. ben de bu yillarda türkiye’den ayrildim.

    enver’den kötü haberler geliyordu. yürüyemiyormus, pantolonunu çekemiyormus. kisin çit köyüne dönüp eski evlerinde vakit geçiriyor, yazin istanbul’da ya sirkeci otellerinde ya ihsan’in yaninda kaliyormus. dostlarinin çogu aramaz olmuslar. yazamiyor, okuyamiyor, is göremiyormus. 1967’de türkiye’ye dönüsümde ilk isim enver’i aramak oluyor. yusuf atilgan’in evinde kaliyormus, evi de yasar kemal biliyormus. yasar’a ugruyorum. enver’in odasina variyoruz. enver bir yer yatagina bagdas kurup oturmus. yatagin yaninda, yerde bir sigara tablasi var. izmarit dolu. geceyi gene uykusuz geçirmis olmali. kucaklasip aglasiyoruz. enver sandigimdan da kötü, elleri titriyor. ayaga kalkamiyor, kalksa ayakta duramiyor. enver bitmis… ertesi gün sirkeci’de bulusmak üzere ayriliyoruz. sirkeci’de bir lokantaya giriyoruz. enver yürüyemedigi için baska bir yere gidemiyoruz. enver eski dostlardan dert yaniyor.

    “bunlar halkçi degil balikçi, kardesim” diyor. “sen burda olsan ben bu hallere düsmezdim.” …

    enver’in evinde peynir ekmek yiyerek, onun fasülyesini ve tursusunu paylasarak sanat hayatina adimlarini atan nice dost köse baslarindalar. iyi de para kazaniyorlar. ama enver’e yusuf atilgan bir oda göstermese, enver hasta basi ile yatacak yer bulamayacakmis.

    enver’in bu kötü yillari ölümüne dek sürdü. son birkaç aydir iyilik haberlerini aliyordum. ama iyi günlerini ben göremedim. 1970’lerin sonuna dogru sanat çevrelerimiz enver’i yeniden buldular. eski dostlari geç de olsa, onu hatirlar oldular. siir kitaplari, çevirileri basildi. enver’in eline para da geçer oldu. ama o asil, yeniden taninmasina seviniyor, yeni kusaklarin ilgisinden onur duyuyordu. yeniden dirilmenin enver’e faydasi olmadi degil. hele huzur evi’ne girdikten sonra yavas yavas kendini toplamaya baslamisti. sonunu getiremedi…

    türkiye’de olsa enver’in tabutunu dogu ekspresine koydurur, kemaliye’nin çit köyüne yollatirdim. bir yerlere de onun siirini yazardim:

    “beni sehir sehir beni
    beni köy kent beni
    beni usul, beni yolca götür
    kardeslik treni!”

    enver’i kötü günlerinde adi haritalarda bile bulunmayan bir köy arkalamis, yaralarini bu köy sarmistir. enver’in mezari en çok oraya yakisacaktir.

    enver hayati boyunca kendisi için hiçbir sey istemedi. hep baskalarinin agrisini, sizisini tasidi. enver, kardesim, dilerim “incinmesin kollarin, ayaklarin, ellerin…” //

    iç. imece, sayı: 7/ocak 1999

    web.archive.org/web/20010822204450/imece.org/arsiv/enver.html
  • eğin' li enver gökçe eğin türkülerinde işlenen gurbet olgusunun sonuçlarından birinci derecede etkilenen kadının dramını,gene kadının kendi ağzından bir dörtlükle şöyle örneklendirir:
    ''yüksek ayvanların serin köşesi/kırıldı gönlümün zarif şişesi
    ve dahi olsaydın mısır paşası/çağımda gelmedin istemem seni..
    bu dizeler beklemenin kadına verdiği korkunç acının bir anlatımı değilse de nedir,nesidir?
  • son yıllarını seyranbağları huzurevi'nde geçirmişti. 1981'in baharında cumartesi günleri kurtuluş parkı'na getirirlerdi. öğlen güneşinde havuz kenarındaki bahçede oturur bir bira içerdi. fırsat olursa gidip sohbet ederdik. pek konuşmazdı, hep yalnız yaşamış olduğu için olsa gerek, ama hoşuna giderdi yanına gitmemiz. o yılın kışında öldü. 12 eylül günleri, 60-70 kişi vardı cenazesinde. yaşar kemal, ahmet arif hatırladıklarım. genç olarak erdal akalın, feridun aker ve ben vardık aklımda kaldığı kadarıyla. tabutu taşırken zorlanmıştık. mezarına indirdiğim ilk kişidir. sonra başkaları da oldu.