şükela:  tümü | bugün
  • evvela hafiften filmin sinopsisine değineyim, sonra diyeyim diyeceklerimi kolay olsun kanaatindeyim.

    iii. dünya savaşından sonra, yetkililer, girişkenler ya da kimlerse onlar, "father"(baba)'nın yönetimi altında yeni bir dünya kurmuşlardır. artık savaşlar olmasın diye, bu bize anlatılırken, ii. dünya savaşından atom bombası klasiği, saddam, stalin, hitler görüntüleri vesaire gösterilir. artık savaşların olmaması için, insanların huzurluca yaşayabilmeleri için duygunun ortadan kaldırılmasında bulunmuştur çare; prozium adlı ilaç da buna müsaade etmektedir. duygulanmak isteyenlerse "cleric"(rahip)ler ve nypd'ninkiler benzeri polisler tarafından öldürülmekte yahut yakılmaktadırlar. rahipler üstün savaşçılardır. bunu bize şöyle gösterir film. cleric john preston (asıl adamımız, christian bale tarafından canlandırılmakta) ve cleric partridge (sean bean oynuyor ve bu adamı görür görmez film içinde bir yerlerde öleceğini o da olmadı ihanet edeceğini biliriz ne yazık ki) polislerin, çete benzeri grupla çatıştığı bir binaya girerler. acayip fiyakalı giyinmişlerdir, karizmaysa karizmadır, neske yarıyorsa. polisler bomba falan atmazlar binaya, salak gibi, "ta ta ta" dekmancılık oynarlar rahipler müdahale edene kadar. preston içeri bir girer, karanlık bir odada acayip numaralar yaparak, bütün çeteyi öldürür. buz gibi bir adamdır. öldürülmesi gerekenler öldürültükten sonra, araştırmalar sırasında mona lisa bulunur ve oracıkta yakılır. mona lisa duygu yüklü bir resimdir ve insanlığın iyiliği ve düzeni için resim, müzik vb. sanat kümesi içindeki hiç bir şeye müsaade yoktur.

    rahip partridge, o binadan yeats'ın bir kitabını yürütmüş ve yeraltı denilen bir yere gidip duygularla dolu o kitabı okumaktadır (sean bean bu defa da ihanet etmiştir ama doğru yolda). preston bunu farkeder, ortağını bulur ve oracıkta öldürür.

    preston karısını bile, kendisine karşı duygular hissetti diye katletmiş bir cani ve o sistemin en üstün rahibidir. herkes ona hayrandır. arkadaşını öldürdükten sonra ilacın etkisi geçtikçe bir şeyler hissetmeye başladığını sezer ve yaşadığı dünya kendisine garip marip gelir. prozium'u enjekte etmeyi bırakır ve daha sonra gizli bir odada bulduğu gramofondan müzik dinlerken ağlayıverir (her ne kadar müslüm çalmasa da), karşı cinse karşı duygusallık/seks arzusu, yağmurlu bir havada romantizm, soğuk bir demire dokunmanın hissi gibi duygular içinde bulur kendini ve yeraltı örgütüyle bağlantı kurarak, bu düzeni yıkmaya yeltenir. fakat yeni ortağı zenci ve preston'u ideal edilmiş sinsi, duygusuz bir rahiptir.

    klişeler hayatın olmazsa olmazlarındandır. iki insan konuşurken, iki sevgili sevişirken, bir alkol muhabbeti çerçevesinde, klişeler hep vardır ve klişeler buralarda klişe olmazlar. çünkü hayat klişelerle doludur ve klişele dersek her şeye hiç bir şey paylaşılamaz. filmlerde klişeler olmak zorundadır, ne kadar kaçarsan kaç; sonlar, bir karakter, olay örgüsü, entrikalar daha önce defalarca denenmiş ve klişe olmuşlardır. bundan rahatsız olmamak, doğal deyip, görmemek, klişeyi hissetmemek lâzımdır. lakin eğer bir insan klişelerle bezeliyse, bir film tamamen klişeler üzerine kuruluysa, o zaman buna katlanmak mümkün değildir.

    equilibrium klişelerden yapılmış bir film. aslında göndermeler çok önemli ama apartmalar fazlasıyla göze batıyor. sanat eserlerinin yakılması, duygunun yokedilmesi zaten belli ki fahrenheit 451, robotlaşmış insanlar, dev ekranlardan seslenen "father" brazil/1984, prozium, sanırım prozac veya dolayısıyla prozac nation'a bir gönderme, zenci rahibin arabasının plakası thx1138, rahiplerin kıyafetleri ve silahlarla kata çizmeleri mevzusu matrix, robot ajanlar(!) ve ajanların ajanları öldürmesi ve disütopik yapısıyla, daha bir dolu benzerliğiyle blade runner, "sistemi çökertmeye girişen sistemin en değerli elemanı" temasıyla minority report, preston'un kollarındaki silah mekanizması taxi driver. ve bu kadar yeter. preston'un çocuğunun bekleneni yapması, father'ın kim'liği, preston'un kadına ilgi duyması, karşı tarafa geçmesi, değişimi, ve daha neler neler, her taraf klişe; şaşırtan hiç bir şey yok.

    insanları duygusuzlaştıran prozium konusu da saçma. insanların duygusuzlaşması bu kadar önemli, etkisi 24 saat süren bir ilaç bu ve bu ilacın kullanımı her insanın kendi kontrolünde. yani tesadüfen bir günde 10.000 kişi bu ilacı kullanmasa devrim olur. ha bütün dünya mı kullanıyor prozium'u onu da bilmiyoruz. biz sadece bir şehir görüyoruz; metropolis'i referans alan idare binasıyla. madem ilaç bu kadar önemli, neden etki süresi artırılmıyor belli değil, o teknolojide, ilacı kullanmayanlar nasıl belirlenmiyor, giriş çıkışlarda, koyun bir kapı, içinden geçeni kontrol etsin; yok öyle bir sistem. gökyüzünden yağdırın, akbil gibi bir sistem yapın, insanlar evlerine girebilmek için bassın düğmeye alsınlar ilaçlarını. her neyse işte, koca uygarlık kurmuş ve onu bir ilaca bağlamışlar ama birileri kullansın, kullanmasın, umurlarında değil.

    ikinci husus; insanlığın kurtuluşu için savaşlar olmasın diye duygudan mahrum bırakılmalı insanlar diyor ve bunu derken stalin'i, saddam'ı falan gösteriyorlar. bunlar çok tehlikeli insanlar, o yüzden sanat eserleri yok edilmeli, duygu olmamalı... bu ne alaka şimdi?

    bu filmden bir şey olmasını beklemek mümkün değil. hani olur da, bir kaç kişi, toplumun gelebileceği durum hakkında yahut ilaçlarla duygusuzlaştırılan toplum konusunda tez yapmaya kalkar, ama o kadar olur. onun ötesinde, bu film bomboş bir film çıktı ve üzdü, üstelik yordu beni. sadece mekânlara aşırı özen gösterilmiş, dövüş sahnelerinin kareografisi insanı yerinde zıplatıyor, "dünyayı kurtaran adam lan bu, bak neler yapıyor", kendini hiç kasmadan ateş edip monitörleri vurabilecekken, onları vurmak için bile şekilden şekile giriyor diye, bu filme "külttür, klasiktir" demek olmaz.

    elinde olası orjinal bir konu varken, -ki konu gerçekten ilginç, bambaşka felan yaaane- konuyu kareteye kunfuya, baretta silahlara ve diğer filmlere referanslara endeksleyip, totalde ortaya çıkacak kolajı boşverek, bir film yapmaya soyunmak ve bundan "big hit" beklemek aymazlıktır. ortaokul çocuklarını, en fazla 5-10 sekansıyla kandırabilecek bu filmi de burada gömüyorum. ruhuna hell fatiha.
  • hayatimiza agent smith tarafindan sokulmu$ kelimelerden biri..

    - hilmi abi paraya siki$tim borc verebilir misin?
    - bak cevat. siz insanlar etrafiniza oyle bir equilibrium yaratmi$siniz ki birbirinizi tuketerek hayatta kaliyorsunuz..
    - anladim abi sagol.

    bu kelimelerden bir digeri icin (bkz: inevitability)
  • insanların çoğunlukla "gönderme - klişe" ekseninde kendilerini nereye koyduklarına göre eleştiriler alan bir film. kendi adıma ben beğendim, belki de bunun nedeni benim gönderme seven bir insan evladı olmam ve hakkında yapılan yorumların yarısında geçen bütün eserleri de okuyup gayet seviyor olmamdır, bilemiyorum. zira gönderme ve klişe arasındaki ayrım herkes tarafından aynı şekilde algılanmamakta, belki de yönetmenin / eserin yazarının özellikle göstere göstere yaptığı göndermeler kimisine ilk dakikadan klişe geldiği için böyle yorumlar almakta bu film. yine de ben (de) bu filmi illa ki kült yapmak ya da "berbat" diye nitelendirmek arasında bir nokta olmamasındaki siyah - beyaz ayrımına şaşmaktayım. [gördüğünüz gibi dahi anlamındaki de'yi parantez içine alarak bir takım refere sorunlarından kurtuldum, dahi miyim neyim. neyse...]

    hakkında yazılanların tamamını okuduktan sonra birkaç noktaya da ben değineyim izninizle, çünkü yorum farklılıklarına açık kısımların dışında bariz bir şekilde yanlış anlaşılan/anlaşılamayan kısımları mevcut.

    --- spoiler ---
    --- spoiler ---
    "filmin sonunda monitörler kırılınca şehirde patlama oluyor, yuh nasıl iş"
    bu yoruma inanıp inanmamak arasında uzun süre düşündüm sevgili sözlük. bu filmi izleyen ve bazılarını tanıdığım kişilerin dvd / vcdlerinin aynı yerinin bozuk olma ihtimali nedir acaba? soruyorum çünkü patlamaların nedeni filmin ikinci yarısında açık açık asilerin liderinin ağzından seyirciyle paylaşılıyor: "baba öldüğünde şehirdeki prozium fabrikalarına bombalı saldırılar düzenleyeceğiz". uzun süredir planlanan ve olması için tetikleyici bekleyen bir eylem bu, john preston da şehri "hipnotize eden" yayını durdurduğunda isyancılar gerekli işareti almış oluyorlar ve bigbadabum gerçekleşiyor, roket bilimi kadar karmaşık değil açıkçası.

    "1984'ün aynısı"
    evet, 1984 atmosferine çok benzeyen bir atmosfer hakim filme. "baba" karakteri, insanların sürekli izlenmesi vs. tamam ama benim sözlüğümde bir şeyin diğerinin "aynısı" olmasının bazı başka şartları mevcut. "1984'e benziyor", veya "1984'ün ortamına benziyor" ayrı "tıpkısının aynısı, yeniden çevrimi, eşek etinden yapılma hali, coverı, spin-off'u" ayrı. zira bu ikisine aynı diyenler ya equilibrium'un sonunu izlememişler, ya da 1984'ün sonunu okumamışlar. belki de dvdlerinin o kısmı da bozuktur, bilemiyorum.

    "baba karakteri hissediyormuş ama filmin sonunda öğreniyoruz"
    baba karakterinin "hissedebilmesinin", daha doğrusu bilinçli olarak kendisinin hissetmeyi seçmesinin filmin mantığı açısından herhangi bir problem teşkil etmemesinin yanında, kendisinin "hissedebildiğini" zaten gene daha önce ellerini masada gezdirmesi (preston'ın ilk "uyanış"ı sırasında merdiven trabzanını hissedişini hatırlayın. iki karakterin de alelade elini oraya buraya sürmekten öte isteyerek ve hissederek yaptıkları eylemlerdi bunlar) ve sinirlenip yumruğunu vurmasından çok açık olmasa da anlayabiliyorduk.

    "matrix'le aynı"
    açıkçası gene 1984 benzeri bir yorum bu, benzer aksiyon sahneleri ve pardesü imgelerinin haricinde ben aman aman bir matrix benzerliği kuramadım. zaten izlerken kendim de "aaa pardesü, matrix lan bu" demedim ama filmi izleyenlerin yüzde bilmemkaç-nokta-kaçının (küsüratlı veriyorum bilinçli olarak) böyle düşündüğünün de farkındayım. derseniz ki "iki filmde de 'sistem' var ve sisteme karşı duruluyor, fak dı sistım o yea", sistemlerin farklılığından, verilen mesajların birbilerinden nasıl ayrıldığından dem vurur ve sizi sinemadaki sistem eleştirisi grubu altında toplanabilecek filmlerin geri kalanından habersiz olduğunuz için kınarım, hepsine "matrix taklidi" mi diyelim şimdi?
    --- spoiler ---
    --- spoiler ---
  • dunyayi hakimiyeti altina alan clubberlara bas kaldiran metalcilerin mucadelesini konu alan bir filmdir. clubberlar her gun adini prozium zannettikleri extacy turevi bir nane almakta ve sabahlara kadar cilginca eglenmektedir. metalciler ise karidan kizdan vazgectim heavy metali sectim felsefesi ile yeraltina cekilmis, uzun saclari ve sert bakislari ile underground ortamlarda takilmaktadir. hakim sinif clubberlarin en saygideger dj yi kata ustasi american psycho bir gun ex atmayi unutur ve club muziginin aslinda pek de iyi birsey olmadigini anlar. bundan sonra tek emeli metalcilerle baglanti kurup onlara yardim etmek, bir gruba dahil olmaktir. bas gitara bile razidir, olaylar gelisir.
  • hazzı insanoğlundan söküp alırsak geriye ne kalır konulu film. gri bir hiçlik kaldığını da göze sokan harikulade bir film ayrıca.
  • iki gunde sinema mudavimi kesilen, 'izledigin en guzel film ne?' sorusuna rahatlik ve gururla vizontele diyebilecek turde insanlarin haksiz elestirilerine maruz kalan, oldukca hos bir film.

    ----
    "afi$inden bile buram buram matrix kokusu salgilayan film. kendimizi "taklitcilik ve ba$kalarinin ba$arilarindan pay ¢ikartma ama¢li eylemler" nedeniyle ele$tirirken, koskoca amerikan sinema sanayiinde dahi bu zihniyetin varliginin a¢ik kaniti olan yapim."
    ----

    gibi elestiriler almasi, filmin degil bilincsiz izleyici kitlesinin eksigidir. zira vatandas taklit ediyorsunuz, igrencsiniz derken bile sozluk celebritylerinin yazi stilini taklit etmekte, durmaksizin '¢' ve '$' harfleri kullanmakta. (arada bir kullanmayi da unutuyor ustelik)

    orijinal bir fikri alip, ona kendinden birsey katip daha ileriye goturmek ile orijinal fikri aynen devam ettirmenin farkini anlayamamak zeka/bilinc eksikliginden kaynaklanabilir, normaldir; ancak kalkip da bu aptalliginizla bir filmi elestirirseniz, hele hele filmi izlemeden elestirirseniz 'bi siktir git' cevabi alir, uzulursunuz.
    yapmayin, sadece bilgi oldugunuz konularda elestiri yapin. kafaniz yeteri kadar calismiyorsa, bosverin gitsin; dunyada bir suru aptal var, yalniz degilsiniz.
  • filmi "film" olarak eleştirmek lazım, ama distopyalara özel bir ilgisi olan benim için gayet lezzetli bir filmdi. 1984, brave new world veya v for vandetta okumuş/izlemiş olmak gerekir zaten filmden tat almak için, o yüzden bunları okumuş/izlemiş/hazmetmiş kişilerin filmi neden bu kadar yerdiğini anlayamadım. onları bilmesem zaten o göndermeler bana ne ifade edecekti?

    uyuşturucuyu bile bile yaygınlaştıran, ucuzlaştıran politikaları el altından destekleyen devletlerin, ilerdeki hayalini sunuyor bu film bize. devlet denen aygıtın, her zaman yaptığı gibi, "yüce bir amaç altında" elbette bu: savaşları önlemek. bu noktada, hitler'i öcü olarak gösteren devletin hitler'in kurduğundan farkı olmayan, aynı bokun laciverdi olan sistemi, bu yüce amaç üzerinden aklaması, çok düşündürücü. keza tıpkı star wars'taki gibi, özgürlük, hakkaniyet, insanlık vs. kavramları üzerinden en fazla prim yapanların, en büyük diktatörlere dönüştüğünü bir kez daha görmek, bu koca sistemin içinde basit birer elemana dönüşmek, filmi izlerken bunun yüzümüze yüzümüze vurulması, duygulardan arındırılmaz üzere kullanılan insanlardan müteşekkil sürüler görmek son derece tokatlıyor bünyeyi, ve dahası; yarattığı kurt: güvensizlik!

    çocuğuna, karına, kocana, iş arkadaşına, "dostuna" güvenemezsin. böylece "birlikten kuvvet doğması" da önlenir. sistem böyle böyle sağlar devamlılığını. ister 1984'ü okuyun, ister 1980 darbesini, işleyiş süreci aynı...

    halkı istediğin gibi eğiterek programla, sanatçıları deli olarak yaftala, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın", konformistliği "takım çalışmasına yatkın olmak, uyumlu olmak, prezantabl olmak" diye iyi bir şey olarak benimset ve kakala, sevişmeler ööyle içgüdüsel takılsın duygulardan arınsın, "kariyer yapalım aman da en iyi cleric biz olalım"... gidiyor bu.. esas "gerçek hayata" bu kadar referans vermesi, bu kadar esinlenmesi, "bilmem neyden çalıntıymış"tan daha mühim ve etkili değil mi?

    şimdi filme geçecek olursam, özgün ya da değil, bu kısım teferruat olur, bu film düşündürdükleri açısından bence son derece başarılıdır. aynı kitabı ikinciye okumaz mısınız? size bir şeyler hissettiren bir şarkıyı kaç yüz kez dinlediniz? demek ki duygulanmak ve düşünmek için ilk şartımız orjinalite değil, ha olsa iyi olur, o ayrı.

    filme dair mantık hatası ararsak buluyoruz, bu onu film olarak, kurgu değeri açısından düşürebilir, ama anlattıkları açısından benim için bir değer kaybı yaratmıyor, çünkü öyle aman aman, filmin bütünlüğünü bozacak, yok efendim konsantrasyon dağıtacak kadar falan değil. ha eleştirilecek bir yanı varsa, o da bence -bu tarz filmlerde hep olduğu gibi- kadın karakter azlığıdır. her şeyi erkekler yapar, yönetir, karar alır, halkı kurtaracaksa da o kurtarır, kadın sadece onu etkileyen, esinlendiren ikinci derece kahraman olabilir. bunu eleştirenlerin, aynısını 1984, brave new world, v for vandetta ve daha aklıma gelmeyen diğerleri için de yapmasını diliyorum, çünkü bence çok geçerli bir eleştiri olur. ha derseniz ki, "kadıncağız arkasında hisli ve bunu saklayabilecek kadar tedbirli iki çocuk bırakmış daha naapsın?" diye, ben de derim ki "klasik ataerkil düşünce tarafından formlandırılmış iyi yetiştiren anne rolüdür bu ve kadının birincil amacı ve aynı zamanda en yüce başarısı olarak kodlanmıştır. geçiniz."

    son söz, matrix taklidi diyenlere, yanlış bilmiyorsam bu filmin yaratıcıları zaten matrix'in yaratıcıları! eee yani? yani adam çok sevmiş o pardesüyü, kullanmış bol bol, napalım... ayrıca yine yanlış bilmiyor isem -yanlışsam düzeltin- bu film zaten matrix'ten önce kotarılmış, senaryo cart curt ondan önce, şimdi bu durumda kim kimden çalmış? kim kimin özentisi? bunu çekip az değiştirip yenileyip başka bir evren yaratıp matrix'i çektilerse, aman tü kaka mı?

    düşündürdüğü için sevilen bir film, delikleri de olsa, diz battaniyesi olabilir, çünkü en azından ısıtır.
  • yıl 2072'dir; insanlık, bir insanlık suçudur ve tüm kolluk kuvvetleri küçük birer daft punk'tır.
  • hiçbir, şekilde berbat bir film değildir. yine insanların abartılarına şahit olmuş olduk böylece. bir insan bir şeyi beğenmediğinde neden onu hemen berbat diye nitelendirir? ben de bir çok filmi beğenmiyorum ve diyorum ki : "beğenmedim, şöyle şöyle." ama yok beyaz giyme toz olur, siyah giyme söz olur mantığıyla değil. sen beğenmeyebilirsin. bir dahisindir veya bir salaksındır veya (en çok görüleni) film sana hitab etmemiştir.

    sevgili izleyici, bu filmi izlemeyi düşünüyorsan umarım entryleri okumaya buradan başlamışsındır. sana bir çift sözüm var: başka bir entry okuma. filmi izle ondan sonra gel hepsini bi güzel oku.

    objektif fikir tamam da, "equilibrium dünyanın en kötü filmi veya berbat bir filmidir" diyen objektif fikre sıçarım afedersiniz.

    not: düşündüm de banane lan, sıçmam.
  • altay ünsal'ın yanısıra filmde bir türk daha var, ki gözden kaçmasına üzülüyor insan.
    (bkz: fatma girik)
    (bkz: emily watson)