şükela:  tümü | bugün
  • ömer asım aksoy'un oğlu. ktü mimarlık fakültesi'nin kurucusu ve ktü'nün eski rektörlerinden.
    -alıntı-
    ne bu, insanlık mı?
    iki yıl önce özgönül ile erdem aksoy’u dört ay arayla yitirmiştik. geçen hafta ankara’da trabzon’dan, antep’den, samsun’dan, antalya’dan, istanbul’dan kimbilir başka nerelerden insanlar toplandılar onları anmak için. çünkü özgönül’le erdem şu son 60 - 70 yılın (bir bakıma cumhuriyetin) yontusuydular.
    bizler, 1930lu yıllarda cumhuriyet coşkusunun içine doğduk. şimdi bile ancak düşü kurulabilen bir eğitim eşitliğinde büyüdük. yerli malcıydık, onurluyduk, güveniyorduk, çalışıyorduk. okuyana, yetişmiş olana arka çıkılıyordu. biz öyle biliyorduk, öyle inanıyorduk.
    sonra 1940’ların ilk yarısı... ikinci avrupa savaşı yılları... ekmek karnesi, kaput bezi... kendileri yemeyip bize yediren ablalarımız, ağabeylerimiz, ana-babalarımız...
    bu arada elbette kaçakçılar, karaborsacılar...
    kırkların ikinci yarısında yeni oluşan yeryüzü dengelerinde yalpalayınca işbirlikçiler, işbirlikçiler, işbirlikçiler. küçük amerikacılar... (alın size amerika...)
    1950de halkın göz göre göre aldatılması... demokrasi aldatmacası... nankörlüğü sevmeyen, kendini toplumuna borçlu duyanlarnı 1960larda yol ayrımına gelmeleri...
    işte tam bu noktada, türkiye’de ardından almanya’da mimarlık eğitimlerini tamamlayan özgönül’le erdem’in türkiye’ye dönüşleri. istanbul teknik üniversitesi’nin onlara açılan kucağını, sunulan olanakları tepip, trabzon’a, karadeniz üniversitesi’ne mimarlık fakültesini kurmağa gidişleri...
    (ama ne üniversite... ilkokuldan bozma sanki...)
    bundan ötesi gerçek bir destan! kayada, dalgaların altında bir üniversitenin çiçeklenmesi. ben karadeniz üniversitesini bir “sympozium” nedeniyle tanıdım. her türlü olanaksızlık içinde “üniversiter” eğitim yapılan bir yerdi... öğrenenle öğreten sarmaş dolaş, yürek yüreğe... halkıyla iç içe... rektörü, erdem aksoy’du çünkü...
    sonra 12 eylül...
    erdem aksoy’un y.ö.k.ün neden kötü olduğunu anlatan k.t.ü bildirgesini kendi elleriyle çankaya’ya götürüşü...
    ya sonra?.. bütün “akademik ünvan”larının alınışı... sanki alabilirlermiş gibi... o gün bütün cübbeler çıkarılıp çankaya’ya bırakılmalıydı. elbette ardından hukuk savaşı...
    savaşı kazanıp, eliyle kurduğu okula-yuva sandığı yere dönüş... yuvasını kirletenlerin, pisletenlerin ona yaptıkları... dostların (?) güllerinden büyük yaralanma... kimseler dayanamaz buna... ne aile, ne yuva... işte bundan ötürü yazdım bu yazıyı...
    bu ne biçim “aydın”lıktır? hala...
    neden hiçbir değerimize “sahip” çıkamayız? neden bize gereksinimleri olduğunda yalnız bırakırız? korku-ödleklik mi? aptallık mı, aymazlık mı? bilinçsizlik mi?
    bugün de sürüyor bütün bunlar...
    dostuna dost olmayı, hem de en gerektiğinde bile bilememek...
    yok olmanın sularındayken bile...
    karşıdakilerin tvleri var alaca bulaca çeşit çeşit günceleri var, radyoları var... biz ne yapıyoruz?
    özgönül’ler, erdem’ler kolay mı yetişiyorlar?
    birileri yok edilirken sözüm ona demokratlar, sözüm ona halkçılar, sözüm ona şunlar bunlar neredeler?
    ne bu?
    insanlık mı?
    cengiz bektaş
  • ankara numune ihtisaslı plastik ve rekonstrüktif cerrahi uzmanıdır. 2005 pakistan depreminde pılıyı pırtıyı toplayıp bu ülkeye gitmiştir. imkansızlıklar içinde moloz yığınları arasından topladığı parçalarla çene ameliyatı yaptığı, hiç bir şeycikler yiyemeyen depremzedeyi bu şekilde hayata döndürdüğü anlatılmaktadır halen. elinden her iş gelir (mikrocerrahi, yanık, tümör vesaire), doğal cillop estetik operasyonlar gerçekleştirir kendileri.