şükela:  tümü | bugün
  • abdulhamit kırmızı'nın el cezire türk'e yazdığı yazıda savunduğu görüş. goygoya başlamadan önce yazıyı bi okuyun bence. gene de siz bilirsiniz tabii.

    http://www.aljazeera.com.tr/…ustafa-kemale-benziyor

    ***

    kırmızı, mütemadiyen sultan ii. abdulhamit'le reis arasında benzerlikler kurmaya çalışanlara karşı bir bakış açısı, hattâ bir tepki koymak istemiş.

    ben günümüzde yaşayan insanlarla tarihe mâl olmuş şahsiyetler arasında bu tarz benzerlikler kurmanın zihinlerimize duvar örmekten, vizyonumuzu dar kalıplara mahkûm etmekten başka bir işe yaramadığını düşünüyorum.

    evet, recep tayyip erdoğan'ın sultan ii. abdülhamit'le ortak noktaları vardır. evet, basmakalıp düşüncelerden sıyrılıp baktığımızda, recep tayyip erdoğan'ın mustafa kemâl atatürk'le de ortak noktaları vardır. ideolojik kalıpların yahut şahsi kinin/sevginin esiri olmadan, fanteziye kaçmadan, recep tayyip erdoğan'la başka pek çok kimse arasında rasyonel ilişki kurabilirsiniz. ancak bu, biri diğerinin devamıdır, biri diğerinin vekilidir anlamına gelmez.

    kaldı ki reis'i geçmişin zâlim yöneticileriyle ilişkilendiren niyeti bozuk veya analiz yetisi gelişmemiş fantastik bir kitle de var. bunların hepsi, --kırmızı'nın burada yaptığı bir ayarlarla oynama uğraşı bence. o yüzden onu katmıyorum. onun özelinde de nesnelliğini kaybetmeden yorum yapanları tenzih ederek söylüyorum- genel hatlarıyla gelişime kapalı zihinlerin mahsûlüdür.

    siyaset arenasında, tarih ve toplum nezdinde iz bırakmış insanlar başkalarının taklidi olarak o payeleri almamışlardır. recep tayyip erdoğan, 14 yıldır türkiye siyasetini yöneten, tarihimize yön vermiş kişilerle arasında muhakkak ortak noktalar bulunan ama neticede kendine has bir karakteri, bir vizyonu olan bir liderdir. öyle olmasaydı, bu kadar zaman bu milletten bu derece bir teveccüh görmezdi.
  • abdülhamit kırmızı'nın yazısı buraya da alalım:

    "erdoğan abdülhamid’e değil, mustafa kemal’e benziyor"

    geçen yüzyılda kemalist rejimin antidotu olarak harlanan sultan ıı. abdülhamid (1842-1918) sevgisi son yıllarda iyice büyüdü. abdülhamid o zamanlar gayrımemnunların sığındığı mazbut bir muhalefet sembolüydü, bugün muktedirlerin kendilerini bağladığı siyasal silsilenin ilk halkası. geçen yüzyılın ecdatçıları iktidara gelince gençlere bu nostaljik mirası devrettiler.

    yetkili makamlara gelen eski tüfekler kurumsal imkanları geçmişle ilgili fantezileri için kullanırlar. bu ülkede hep böyle olmuştur. bu hafta abdülhamid tartışmalarını alevlendiren dolmabahçe (“sultan ıı.abdülhamid han ve dönemi”) sempozyumu da milli saraylar’ın bağlı olduğu tbmm başkanlığının bir etkinliği, nitekim. bu bilimsel toplantı yeni araştırmalara şevk verecek meşru bir faaliyettir. 33 yıl süren abdülhamid dönemi modern türkiye tarihinin en mühim bir cüzüdür, dönemin dedikoduların ve klişelerin ötesinde daha iyi anlaşılması için bu düzeyde yüzlerce faaliyete ihtiyaç vardır.

    rahatsızlık duyulacak bir mesele varsa abdülhamid dönemiyle bugün arasında benzerlikler kurmaya çalışan, tedavüldeki hezeyanlardır: sokak afişlerinde, dergi kapaklarında, sosyal medyada abdülhamid’i menderes, özal ve erbakan silsilesi üzerinden cumhurbaşkanı recep tayyip erdoğan’a bağlayan resimler görülüyor. bu silsile ve resimler zaman ve mekan bağlamına göre değişebiliyor.

    erdoğan abdülhamid gibi orta yolcu ve idare-i maslahatçı değil, mustafa kemal gibi gözü kara ve korkusuz. ani ve radikal kararlarıyla kendi takipçilerini bile ters köşeye yatıran, gücünün sınırlarını sürekli test edip genişletmeye çalışan, hatta belki sınır tanımayan bir devlet adamı; hatta ı harfini kaldıralım, bir 'devlet adam'.

    elbette kişilerin öldükten sonraki hayatları biyografilerine dahildir. zaten bu yüzden aynı kişi hakkında her devirde farklı hayat öyküleri yeniden yazılır. değişen algılarla beraber ölülerin biyografileri de değişir. o yüzden, “abdülhamid’i anlamak uzayı anlamaktır” zaviyesinden geçmişe bakanlara bile tahammülle kulak verilebilir; iddiaları sabit “gerçek”lerle çelişmediği sürece. mesela, abdülhamid’in hiç toprak kaybetmediği yalanı: kıbrıs, tunus, mısır, girit abdülhamid devrinde kaybedilmiştir. saltanatının ilk yılları dahil edildiğinde, sırbistan, karadağ ve romanya ile birlikte bugünkü türkiye’nin iki katı kadar toprak kaybedilmiştir. jön türk ayaklanmasıyla rejim değişmeseydi, rumeli vilayetleri de kaybedilecekti.

    tarihte ruhbaniyet yoktur. geçmiş üzerine söz söylemek bir sınıfın tekelinde değildir. herkes tarih hakkında konuşabilir. hele devletin kaderine dokunmuş şahsiyetlerin hayatları söz konusu olduğunda. tarih geçmişin, biyografi de hayatın kendisi değildir. herkes yetenekleri, eğitimi ve zekası ölçüsünde geçmişi kendi zaviyesinden farklı değerlendirir. testereyi düzeltmeye çalışan ağaç olmayacağım. sadece (hasbelkader adaşım olmasından dolayı zonguldak imam-hatip lisesi’ndeki ortaokul sıralarından beri hakkında çıkan her şeyi okumaya gayret eden bir tarih meraklısı şapkasıyla, akademik kimliğimi birazcık kenara bırakarak) abdülhamid’i tayyip erdoğan’a benzetenlere bir çift sözüm var. bu sözler ne abdülhamid’i ne de erdoğan’ı savunmak ya da yermek için değildir, artık gına gelen bir söyleme mütevazı bir itirazdır. belirli bir kesime yönelik de değildir, sonuçta imkanı olanın delirdiği bir ülkeyiz.

    sorunlu eşleştirme

    tarih tekerrür etmez düsturu bir yana, abdülhamid-tayyip erdoğan eşleştirmesi sorunludur. illa benzetme yapılacaksa erdoğan abdülhamid’den ziyade mustafa kemal’e benzer. sevenlerinin tersine kendisi bunun farkında olmalı; belki henüz kabullenemediği, dışa vuramadığı bir farkındalıktır. erdoğan’ın, türk milli eğitiminden geçmiş çoğu birey gibi, yeni bir atatürk olmaya çalıştığı, onunla yarıştığı bile söylenebilir.

    erdoğan abdülhamid gibi orta yolcu ve idare-i maslahatçı değil, mustafa kemal gibi gözü kara ve korkusuz. ani ve radikal kararlarıyla kendi takipçilerini bile ters köşeye yatıran, gücünün sınırlarını sürekli test edip genişletmeye çalışan, hatta belki sınır tanımayan bir devlet adamı; hatta ı harfini kaldıralım, bir “devlet adam”. abdülhamid ise gücünü kullanmaktan çekinen, daha doğrusu içinde bulunduğu güç parametrelerini aşmaya yeltenmeyen, var olan sınırlar dahilinde hareket eden bir denge politikacısıdır. milleti cahil olduğu için henüz parlamentoya hazır görmeyen bir abdülhamid, illa başka bir devlet adamına benzetilecekse, inönü’ye daha yakın bir karakterdir.

    erdoğan abdülhamid devrinde yaşasaydı muhtemelen ona muhalif olurdu. tersten bakıldığında, abdülhamid kabrinden çıkıp gelse erdoğan da onu tasfiye ederdi. tasfiye demişken, mustafa kemal’in silah arkadaşlarını (kazım, rauf, refet paşalar vs.) zamanla oyun dışına itmesi gibi, erdoğan da (gül, arınç, şener vs.) kendisiyle yola çıkanları geride bırakmaktan çekinmemiştir. mustafa kemal’in enver’le ilişkisi de, erdoğan’ın erbakan’la münasebetine benzetilebilir.

    erdoğan’ın 2002 seçimlerinden sonra siirt’teki sonuçların iptal edilmesiyle 2003’te mervan gül’ün yerine meclise girmesi gibi, mustafa kemal ve rauf bey’in erzurum kongresi’ne delege olabilmesi için iki delege istifa ettirilmişti. erzurum kongresi’nden sonra mustafa kemal’e “reis paşa” denilmiştir...

    1922 yazında inatla yunan ordusunu en güçlü oldukları afyon’da vurma planında tek başına ısrar eden ve herkesin muhalefetine rağmen pes etmeyip bütün sorumluluğu üzerine alan bu reis paşa idi. düşmanı tedricen yıpratma taraftarı olan ismet bey bile türk ordusunun yekpare bir saldırıyla zafer kazanacağına inanmıyordu. en iyimserler (yunanlıların beklediği gibi) eskişehir’den saldırmak taraftarıydı. büyük taarruz 31 ağustos zaferiyle sonuçlandı ve bugün başkomutanlık meydan muharebesi olarak anılıyor. 1 kasım 2015 seçimlerinin mutlak galibi, ak parti’nin 7 haziran 2015’teki seçim yenilgisinden sonra koalisyon beklentilerine tek başına karşı durup erken seçimde oy tablosunun nihai şekilde düzeleceğine inanan da erdoğan’dı. kimse hükumet partisinin türkiye’deki oyların yarısını kazanacağına inanmıyordu.

    rejimler arası farkı bir anlığına unutacak olursak, mustafa kemal’in ve erdoğan’ın ülkeyi karış karış bilmelerine karşın abdülhamid padişahken istanbul’dan hiç çıkmamıştır. darbe ve suikast korkusundan adeta çin hükümdarları gibi görünmez olan, sarayında saklanan abdülhamid halka hitap etmeyi hiç sevmezdi.

    rejimler arası farkı bir anlığına unutacak olursak, mustafa kemal’in ve erdoğan’ın ülkeyi karış karış bilmelerine karşın abdülhamid padişahken istanbul’dan hiç çıkmamıştır. darbe ve suikast korkusundan adeta çin hükümdarları gibi görünmez olan, sarayında saklanan abdülhamid halka hitap etmeyi hiç sevmezdi.

    kaldı ki, erdoğan, avrupa’daki hanedan mensubu monarkların ilgilerini paylaşan abdülhamid’in özel hayatını bilse onunla pek özdeşlik kuramayacaktır, onu yeterince “yerli ve milli” bulmayacaktır. mesela, abdülhamid batı müziğine meraklıdır; almanya’dan çocukları için dört piyano getirtmiştir saraya. piyano ve sair sazlardan bazılarını kendisi de çalabilen abdülhamid’in dediğine göre, “nota bilmek şarttır, güzel bilirim. doğrusunu isterseniz ben türküm ama türkçe havalardan ziyade alafranga havalar, operalar hoşuma gider. çünkü türkçe minördür, insane uyku getirir. hem de bizim türkçe dediğimiz makamlar türkçe değildir, yunan’dan acem’den alınmıştır. türk çalgısı davul zurnadır.” kızı ayşe sultan zaman zaman babasına piyano, keman ve arp çalardı. yıldız sarayındaki küçük tiyatrosuyla gurur duyan abdülhamid italya’dan oyuncular getirtirdi, özellikle verdi’nin operalarını severdi. refik halid karay geriye bakarak abdülhamid devrini “frenkleşmenin halk tabakasına sirayet ettiği teceddüt başlangıcı” sayar.

    cumhurbaşkanı erdoğan, papa franciscus'un ermeni iddialarını destekleyen açıklamasını kınarken, “tarihçilerin işini siyasetçiler, din adamları aldığı zaman oradan hakikat değil, işte bugün olduğu gibi hezeyan çıkar,” demişti (15 nisan 2015). türkiye’de sadece siyasetçiler ve din adamları değil, köşe yazarları ve sanatçılar dahil okuma yazma bilen herkes tab’an, fıtraten, doğuştan, maderzad tarihçi; tarihi hiç tarihçilere bırakmadılar. (tarihçiler de siyaseti ve dini onlara bırakmıyor gerçi.) ancak tarih de hiçbir zaman tarihçilere bırakılacak kadar masum olmadı. özellikle de abdülhamid dönemi tarihçiliği, tarihi figürler üzerinden vekaleten sürdürülen savaşlara malzeme taşıyıp durdu.

    yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar abdülhamid dönemi hakkında yazanlar, (nasıl teoride doğrusal ilerleme fikrini barındıran batı-merkezli modernleşme anlatısının tutsağı olmuşlarsa) ideolojide ulu hakan-kızıl sultan ikileminin esiri olmuşlardı. akademik tarihçilikte bu kısır döngüden ilk sapma, (bugün istanbul şehir üniversitesi mensubu olan) engin deniz akarlı’nın abdülhamid’in tahta çıkışının yüzüncü yılında princeton üniversitesi’ne takdim ettiği doktora teziyle sembolleşmiştir. bu öncü çalışma üzerinden neredeyse elli yıl geçti. tarihçilik ormanında açılan bu çığır genişledi ve büyüdü, türk tarih yazımında kalabalıkların rehgüzâr olduğu genişçe bir yol halini aldı. o yoldan yürümek istemeyenler ecdatçı goygoycuların hezeyanlarıyla beslenmeye mahkum kalacaklardır. kuyu başında susuz kalmak kader olmamalı.

    doç. dr. abdulhamit kırmızı, istanbul şehir üniversitesi insan ve toplum bilimleri fakültesi tarih bölümü öğretim üyesi.
  • abdülhamid aşığı reisçileri ve ilaveten kemalistleri oldukça üzmüş bir yazıdır. abdülhamit hocaya sabırlar diliyorum, biraz başı ağrıyacak gibi.
  • kimseyi kimseyi benzetmeye, kimseyi kimseyle karşılaştırmaya gerek yok. her lideri kendi yaşadığı dönemde ve onun şartlarına göre incelemek ve eleştirmek gerekir. şu halde görüyorum ki, cumhuriyet dönemindeki hiçbir lider atatürk değil.

    osmanlı dönemindeki hiçbir padişahı da bir başkasına benzetmemek gerekiyor. yine de türk tarihine şöyle genel olarak baktığımda görüyorum ki, bilge kağan, metehan, fatih, kanuni ve atatürk bunların hepsi aynı adam.
  • siparisle mi yazilmis tabi ki ben bilemeyecegim.

    ama tam darbe sonrasi, rte ulkedeki cemaatcileri safdisi edip kemalist kadrolarla basbasa kalinca, ak cenahin kemalistlere mavi boncuk dagitmasinin akademide yansimasi olarak gorulmemesinin imkansiz oldugu yazi.

    not: sevgili islamcilar, ya da ak fanboylar, ya da muhafazakar sekerler artik kendinizi ne ile ifade ediyorsunuz bilmiyorum ama dis politikadan, ic hesaplasmalara kinadiginiz herseyi yapmaya devam ediyorsunuz. ben de boyle kis kis guluyorum sizin zavalli halinizi gordukce. mavi marmara'da dikkatli olmayi onerenleri tekfir ettiniz, israille anlasma imzaladiniz, saygi duruslarini elestirdiniz, rte nin onunde tum parti ayakta durdunuz. simdi de rte ataturk'e benziyor diyorsunuz. vallahi bunu baska bir dini grup soylese kafirliginden girip, israil ajanligindan cikardiniz. sonra yok rte de ataturk gibiymis de gozu karaymis da. ataturk dogrusuyla yanlisiyla bir komutan ve gaziydi, kac cephede savasti. rte ise insanlari tanklarin onune surup kendisi ozel ucaginda saklandi. ayh yaziyi okudum sinirlendim yine.
  • atatürk hakkında sarfettiği iftiralar sebebiyle akapelilerce sevilen, 15 temmuz öncesi süreçte, konuşmaları sosyal medyada ak-it ler tarafından bolca servis edilen, tv lere çıkarılıp el üstünde tutulan, akapeli çevrelerce "iyi bir tarihçi" olarak görülen (bkz: kadir mısıroğlu) için, (bkz: kadir mısıroğlu bizi aldattı) dedirtecek, yeni bir algı rüzgarıyla yayılmaya başlayan görüştür.

    https://twitter.com/…irim/status/778916371593850880
    http://www.aljazeera.com.tr/…ustafa-kemale-benziyor

    (bkz: #63103058)