şükela:  tümü | bugün
  • fedai adında sekiz dokuz yaşlarında bir çocuğun kısacık hikâyesini dinledim geçenlerde doğu bölgesinde görev yapan melekler kadar iyi kalpli bir öğretmenden.

    çok ses yapmış derste, arkadaşlarını rahatsız etmiş vs. öğretmeni de " yapma oğlum " demiş biraz yüksek sesle.

    fedai, gömülmüş masaya sessizce. bir süre sonra öğretmeni fark etmiş ki fedai'nin yanağından bir gözyaşı süzülüyor. öğretmen de ağladı ağlayacak, " dışarı çıkalım gel " demiş. sarılmış, öpmüş ve daha güzel bir dille gönlünü alıp neden uslu durması gerektiğini anlatmış.

    " ulan fedai sen de bu isimle ağlarsan... " dedim kendi kendime.

    hey gidi fedai hey...

    ilkokuldaydım ben de. bir sabah bir baktım ki ayakkabım yağmurda sırılsıklam olmuş gece boyunca. ağladım ettim tabii fakat yapacak bir şey yok, başka ayakkabı da yok.
    kara lastik giydim ayağıma. köyde değiliz he, istanbul'dayız.
    kimseler fark etmesin diye çantamı ayaklarımın üzerine koydum sabah andımız okunurken.
    sonra sınıfta hemen oturdum sırama. " allah'ım inşallah öğretmenim beni kaldırmaz tahtaya " diye yüzlerce kez dua etmişimdir herhâlde.
    ayaklarımı sıranın altına çekiyordum öğretmenim görmesin diye. teneffüse falan çıkmadım. beslenme yaparken hem üzüntümden hem sinirimden ağlamıştım.

    sonra babamı gördüm bir gün ağlarken. annem bizimle birlikte yemek yiyemediği için daha ilk lokmayı ağzına atmıştı ki içlene içlene ağlamaya başladı lan adam sofranın başında. babamı gözleri dolu hâlde çok gördüm ki bana hiç işlemedi erkek adam ağlamaz sözü bu yüzden. ota boka ağlarım ben.
    aslında hiç de öyle görünmem.

    lâkin şu var; erkeğin ağlaması daha bir koyuyor çevresindekilere. beklemiyorsun çünkü öyle bir şey. annesiyle babası ayrılan bir öğrencim derste " ben şimdi hangisini özlemekten vazgeçeceğim hocam " diyerek ağlamaya başladı ki eve gittiğimde hâlâ ağlıyordum.

    erkek adam da ağlar lan.

    lisede kavga ettiğim bir çocuğun gözünü şişirdim diye gözlerim doldu neredeyse ağlayacaktım. cebimdeki son parayla ona döner ısmarlayıp eve otostop çekerek gitmiştim.

    velhâsıl, arada sırada ağlayın. ağlamak, merhamettendir.
  • bu kural tanri kadini yaratmadan önce geçerliydi..
  • bu fevkalâde dangozca lafın sebebi, göz yaşlarının kültürel tarihinde bir kopuş olan modernliğin kendini hiç bozmamak adına erkeklerin ağlamasını gizlemesidir. modernlik öncesinin kahramanları odysseus, aeneas, hatta beowulf hüngür hüngür ağlar, ağıt yakarlar. çünkü erkeğin ağlaması da modernliğin öncesinde samimiyet ve duyarlılık anlamına geliyordu. hatta çoğu kahramanlık öyküsünde göz yaşları döken bir kral (misal charlemagne), ağlayan halk ve ilk başlarda yıkılmaz gibi görünürken, hüznü tecrübe ettikten sonra ağıt yakan ve göz yaşları döken bir kahraman bulunur (kahramanın dönüşümü.) hatta beowulf, hikayenin başında kral hrothgar'a "yas tutmaktan hep daha iyidir / sevdiklerinin intikâmını almak, " derken, hikayenin sonunda acı ve kayıplara karşı duyarlı hale gelir. beowulf'ün ölümünde yanı başında olan yeni kahraman wiglaf, arkadaşlarıyla beowulf'un ölü bedenini yakmak için getirdiklerinde hep birlikte ağlarlar ve şair de bunu takdir eder örneğin. yani ağlama eylemi özel değil, kamusaldır da neredeyse hep, saklanmaz bile. beowulf ve odysseus'u tinerle bayıltıp da kastamonu'da uyandırsanız, teknolojiden çok insan huylarına hayret edebilirlerdi. amerikan bayrağı yakarken dumandan ölen pakistanlıların olduğu, yani pisi pisine ölmenin hayli mümkün olduğu şu devirde ağlamayıp da ne yapacaksınız?.
  • yaptıkları düet ile, şebnem ferah'ın genç kızlıktan kadınlığa, nilüfer'in de kadınlıktan genç kızlığa geçişi gerçekleşmiştir.
  • vakit sabah suları, bir parktayım. banklarda oturanlardan biri telefonla konuşuyor, bir kısmı ilerideki otobüs durağına bakıyor, gelecek otobüsü bekliyor. bir kısmı da benim gibi güneşin tadını çıkarıyor.

    o sırada parka tekerlekli sandalyedeki oğlu ile birlikte gelen bir adam görüyoruz. adam yavaş yavaş oyun alanına doğru ilerliyor. parkta hiç çocuk yok. tekerlekli sandalyedeki çocuk babasına dönme dolabı gösteriyor. babası bunun üzerine çocuğu kaptığı gibi dönme dolaba oturtuyor ama yanından uzaklaşmıyor. hepimiz onları izliyoruz. baba çocuğunu bırakmıyor hiç, bir eli dönme dolapta bir eli çocuğun sırtında temkinli bir şekilde çok hızlanmadan hafif bir tempo tutturuyor. birlikte dönüyorlar.

    tam bize en yakın noktadan geçerken çocuğun yüzüne bakıyorum. gözlerini kapatmış, saçları dağılmış, ağzı tuhaf bir çarpılmayla açılmış ve gülüyor ama ses çıkarmadan gülüyor. baba ise koşmayla yürüme arası bir hızla dönmeye devam ediyor. çocuk yanımızdan yüzündeki ışıkla her geçişinde bizim gözlerimize bir şeyler oluyor.

    banklarda oturanların tamamı erkek, telefonla konuşan adam susuyor, geriye kalanlar ise gözlerinde biriken yaşları siliyor. ben de çantamdaki mendili arıyorum, iyi göremiyorum.
  • sevgilimle ayrılmışız. 2 ay kadar olmuş. eşyaları hala bende o zamanlar.

    bir telefon geldi. baktım arayan o. "eşyalarımı almaya geliyorum" dedi. yeni sevgilisiyle...

    o gelmesin dedim. hatta 2 sokak yakınıma gelmesin. biraz mırın kırın etti. ama korktu o gelirse olacaklardan. kabul etti.

    açtım biramı. oturdum çalışma masama. televizyonda mtv açık. ama umrumda değil. önümde boş bir kareli defter yaprağı. üzerinde bir kaç yarım işlem. geçen gün çalıştığım sınavdan kalma. boş boş bakıyorum. sigara üstüne sigara, bira üstüne bira. odam duman altı.

    sonra telefonum çaldı 5 saniye kadar. ve zil sesi. açtım kapıyı. o'ydu. buyur ettim içeri. odaya girer girmez bazayı kaldırıp eşyalarını toplamaya girişti. ben ise tekrar oturdum çalışma masama. arkası dönük toplarken uzun uzun süzdüm o'nu. beraber geçirdiğimiz 2,5 sene. bu odada yaşananlar. kavgalar, sevişmeler, dertleşmeler, ağlamalar.

    tutamadım kendimi. "nasılsın?" dedim.

    tereddütsüz biçimde "iyiyim" dedi.

    "onu sormuyorum" dedim. "nasılsın?"

    yavaşça döndü bana. gözleri doldu. gözümün içine baktı. kaçırmadık gözlerimizi.

    ayağa kalktım. bir adım uzağımdaydı. bir adım attım. sarıldık birbirimize. yeni sevgilisi beklerken iki sokak ötede.

    kulağı dudaklarımın bir kaç santim uzagındaydı. "bir ömür senle geçsin isterdim" dedim sessizce. cümlemin sonuna doğru bir damla gözyaşı damladığını hissettim boynuma. ve cümlemi kocaman bir "ama" ile sonlandırdım.

    neden diye sormadım. soramadım. cevabı yoktu çünkü. bir yanlış yapmıştım ve o'da bu yanlışı başka birini bularak cevaplamıştı. aması buydu. eminim ikimizde pişman olduk o anda yaptıklarımızdan.

    bilmiyorum kaç dakika ama uzun bir süre sarıldık birbirimize. omuzlarından tutarak karşıma aldım güzel yüzünü. gözlerini bakarken o mtv'de türkçe bir şarkı çalıyordu. tam da nakaratı. "erkekler ağlamaz".

    belli belirsiz bir sesle, cevabı olmadığını bildiğim halde sordum. "neden?"

    hıçkırmaya başladı. dudaklarımız belki de son kez birleşti. ateşli bir öpücük değildi. ancak en derinlerimde hissettim. sıcak ile soğuğu. eminim o'da hissetti.

    çekildim yine çalışma masama. valizinin fermuarını kapatırken izledim. uzun uzun. oda duman altı.

    doğruldu. göz yaşlarını sildi. dairenin kapısından yolcu ettim onu.

    2 basamak indi. valizini bırakıp geri döndü. kısa ile uzun arası bir öpücük kondurdu dudağıma.

    "hoşçakal"

    daha merdivenlerden inerken gözlerini silmeye başlamıştı. yeni sevgilisine belli etmemek için ağladığını.

    "hoşçakal" dedim içimden. merdivenlerde kaybolduğunda şarkının son nakaratı başlamıştı. ev arkadaşımla gözgöze geldik. hiçbir şey demedi.

    odama girip kapıyı kapadım. şöyle bir baktım televizyona.

    "erkekler ağlamaz" dedim.
  • "erkekler korkmaz."
    ''erkekler kari gibi gülmez.''

    derken ortalık dul kadından geçilmiyor. zira zavalli erkekler genç yaşta hakk’ın rahmetine kavuşuyorlar.

    siz hiç kapı komsusuna sabah kahvesine gidip karisini çekiştiren erkek gördünüz mü?

    fare görünce bağıran?
    ''bu ara sinirlerim zayıf'' deyip habire ağlayan?
    oysa onlar da kadınlarla ayni duygulara sahip olarak geliyorlar
    dünyaya. lakin daha ilk gün ayaklarına mavi patik giydirmek suretiyle
    ''ağır ol bakalım!'' diyoruz.

    ''ne alâkası var mavi patikle?'' demeyin. mavi soğuk ve ciddi bir renktir. kime isterseniz sorun. ve katiyen tesadüf değildir o patiklerin rengi. düşünülmüş, taşınılmış, seçilmiştir.
    ayağa giydirildiği anda kulağa şunlar fısıldanmış demektir: sen erkeksin. erkek olmanın gerekleri vardır. ömrünün sonuna kadar bunları yerine getirmekle yükümlüsün.

    ömrünün süresi ise çatlama kat sayına bağlı. içine ata ata ne kadar yasayabilirsen artik.
    bize sorarsan pek uzun süreceği kanaatinde değiliz.
    dikkat edeceğin husus, en dramatik hallerde bile mavi patikli olduğunu unutmamandır.

    misal,
    âşık oldun.
    sakin belli etme. bırak karsındaki yansın tutuşsun. sen ağır ol. molla desinler yeter ki âşık demesinler.

    misal,
    sevgilinden ayrıldın.
    sakin ağlayıp sızlama. yine bırak karsındaki yıkılıp sürünsün.
    gözyaşı dediğin kadın kısmına yakışır.
    zaten senin gözyaşı bezlerin mavi patik operasyonuyla alinmiş bulunuyor.

    misal,
    eve hırsız girdi.
    karınla yataktasınız. tıkırtı duydunuz ya da hırsızla burun buruna geldiniz.
    kim boğuşacak adamla? bak bakalım karinin ayaklarına! ne renk patikleri?

    pembe.
    ya hırsızınkiyle seninki? mavi.

    kural,
    mavililer boğuşacak.
    pembeliler bağıracak.
    herkes görevini bilsin. ta doğumhanede yapıldı bu is bölümü.

    misal,
    esinle kavga ettin.
    ne yapacaksın? hiç. isine gidip hiçbir şey olmamış gibi çalışacaksın.
    ''ay ismail çok sinirim bozuk, benimki sabah anneme laf etti'' diyemezsin.

    karin o esnada telefonun basında, bir sigara ve bir kahve esliğinde arkadaşlarına seni çekiştiriyor olabilir.
    olsun. onun mazereti var, patikleri pembe.

    misal,
    evde aniden bir böcek peydahlandı.
    kim gidecek üstüne? tabii ki sen. zira karinin gitmesi hiçbir ise yaramaz. böcek renk körü mü? maviyle pembeyi ayıramaz mı?
    ve sorarım sana, hangi böcek pembeden korkar?
    tam tersine aska gelip karinin üzerine tırmanmaya bile kalkışabilir.
    ama mavi... birrrrr.

    misal,
    savaşa gidilecek.
    kim gidecek? tabii ki mehmetçik. sen hiç ''vatan sağ olsun'' diye bağıran ayşecik gördün mü?
    benim bildiğim ayşecik kameranın karsısında ''size baba diyebilir miyim amca?'' diyordu.

    ve hatırladığım kadarıyla omzunda tüfek falan da yoktu.

    diyecegim, mavi patikli olmak zor zanaat.
  • hayatinda en az bir kez,bi ko$ede goz ya$i dokup, daha sonra tekrar bi$i olmami$ gibi geri donen erkek sayisi, erkek sayisinin tamamina tekabul eder.
  • vokal kalitesi açısından şebnem ferah ile nilüfer'i karşılaştırma imkanı sundu bu düet. şöyle ki, şebnem ferah'ın vokali iyi ama nilüfer'inki çok iyi. evet; ne varsa eskilerde var.
  • nilüfer'in bir selam yeter adlı albümünden bir şarkı, ayrıca beste de nilüfer'e ait, bu kadın hep kayahan'a mahkum değil yani.. aklımda kalan kısmı;

    "içinde bin pişmanlık gözlerinde yaş
    yuzunde yasak duyguların verdiği garip telaş
    sesinde bir burukluk ellerin soğuk
    boğazında düğüm düğüm kelimeler

    erkekler ağlamaz
    sil göz yaşını
    kaçırma gözlerini
    benden suçlu suçlu

    erkekler ağlamaz
    insanız unutma
    sustururum zamanla
    içimdeki bu acıyı

    gözyaşların içimi eritiyor
    erkekler ağlamaz sevgilim sil gözyaşını

    yaşadığım o günleri unutmak zor
    geceler boyu beklemek nedir onu bir de bana sor
    çok özlemek ve sevmediğini bilmek
    sonu gelmez acılarınla beraber"

    murdock'un takviyesiyle tam olarak girebildik sozleri ancak erkekleri ağlatmamak cure'un tekelinde değil, budur asil söylemek istediğim.