şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • bu nedenlerin büyük bir kısmını arkadaş ortamında dinledim bugün. evlenmenin veya çoluk çocuğa karışmanın insanların hayatında tamamlanması gereken bir görev, checklist'e atılacak 'tik' ya da bir şart olmadığını düşünen biri olarak görüyorum ki, başlıca nedenler şunlar:

    -özgürlüğün kısıtlanması
    -her gün aynı yemek sendromu (iki anlamı var. birincisi kelime anlamı: dünkü yemeği ısıtıp yemek sıkıcıdır çoğu insan için-doğru. ikinci anlamı: evlilik süresince yalnızca 1 -bir- kadınla beraber olma fikrinin yarattığı endişe. öncesinde her gün başkasıyla takılmak da elbette mümkün)
    -sorumluluklar
    -aşkın bitmesi/büyünün bozulması ihtimali
    -evlilik öncesi hayatında über sosyal-ortamların kralıyken ev erkeği olup misafircilik oynamaktan korkma (öncesinde her gece alemlere akıyor olmak da mümkün)
    -kaynana/kaynata/akraba terörü

    bütün bunlardan korkanlar sadece 'erkek kısmı' ama. kadınların hiç böyle dertleri yok, onlar gibi sıralayabilecekleri mantıklı evlilikten korkma sebepleri yok; olamaz çünkü. çünkü yıllardır "ille de evlenelim, en şatafatlı düğün, en şık ve pahalı gelinlik, feysbuk'taki en güzel düğün fotoğrafı benim olsun, en pahalı mobilya/beyaz eşyayı alıp yıllarca kredi borcu ödeyelim, bu arada bir an önce çocuk yapalım." diyen sizler, kadın arkadaşlarım, sizler bu hale getirdiniz bu adamları. kendilerinin de içinde mutlu olabileceği bir yaşam formu değil, itildikleri bir çukur olarak görmeye başladılar sonra evlenmeyi. çünkü 'evlenmiş olmak için' evlendiniz bu adamlarla. sevmek, bir hayatı paylaşmak, mutlu olmak, güzel zaman geçirmek değildi çünkü öncelikleriniz. maddiyat, yalnız kalmamak, 'elalem ne der' korkusu, evde kalmış damgası yememek, çocuk doğurmak gibi kaygılarla kelimenin tam anlamıyla yapıştınız bu adamlara. itilip kakılsanız, duygusal/fiziksel şiddete maruz kalsanız, aldatılsanız da terk etmediniz onları. yaptıkları tüm hayvanlıklara göz yumdunuz.

    kendinize yapılanlar yetmedi, sizin gibi düşünmeyen hemcinslerinizi anlamaktan da ırak oldunuz. hadi, imkanları elvermediği için sizin gittiğiniz okullara gidememiş, bir işte çalışmayan, evlenip anne olmayı ve bunun için evlenmeyi isteyen (hakir gördüğüm için söylemiyorum bunları, gerçek dünyada böyle düşünen kadınlar da var) kadınları bir yana bırakalım. bir şekilde okuyabilmiş, iş-güç sahibi fakat evlenmemiş kadın arkadaşlarınıza "bu da evlenemedi bir türlü" (bu uğurda çaba harcamadığı için olabilir mi?) "kimseler beğenmiyor/almıyor mu acaba onu?" (alınıp satılacak bir meta olmadığı için mi acaba?) "güzel kız ama huyu kötü herhalde, ondan evlenememiştir. yazık la, kimin çocuğuysa :(" (evlen'e'mediği için acınacak halde çünkü) gözüyle baktınız. bitmedi; "armudun sapı üzümün çöpü deme canım, inat etme, sen de evlen artık" diye gaza getirmeye çalıştınız bu insanları. oysa evlenmiş olmak, hayattaki bir başarı değildi ve büyük çoğunluğunuz gaza getirdiğiniz arkadaşlarınıza bir süre sonra yaşadığınız kaygıları/kavgaları ve evliliğin hiç de hayal ettiğiniz gibi bir şey olmadığını anlatacaktınız. 'evlenememiş' (istediği halde "başaramamış") ile 'evlenmemiş' (tercih etmemiş) arasındaki farkı da zamanla anlayacaktı bazılarınız.

    ben bugüne dek, bu memlekette kadın-erkek ilişkilerinin her iki taraf için de tamamen eşitsizliğe dayandığını savundum durdum ama görüyorum ki erkeklerin bir kısmı olarak hakikaten hayallerde yaşıyormuşsunuz. merak ediyorum, arada dönüp bir kendinize bakıyor musunuz 'birlikte yaşanılacak gibi' misiniz diye? gerçi ben sizi yıllarca el bebek gül bebek yetiştirenlere de laflar hazırladım.. doğumundan evden ayrılmasına kadar arkasını toplayan, ona hizmet eden bir kadın (anne) profiline alışmış, kendi sorumluluklarının üstesinden gelmekten aciz, birey olmanın ne demek olduğundan bîhaber adamdan ne bekleyebilirsin ki.. erkeğin, evin oğlu ya da başka bir erkekle ev arkadaşı olduğu durumlardaki çok basit ve gündelik olaylara bakalım misal: evden çıkarken yatağınızı toplamazsınız; patates kızartması ve omlet yapınca yemek yaptım sanırsınız; yemek yedikten sonra iki tabağı değil yıkamaya, bulaşık makinesine atmaya erinirsiniz; çay-kahve içtiğiniz bardağı olduğu yerde bırakırsınız, dibi katranlaşıp kahverengi olana kadar aklınıza gelmez; her gün duş alanla metroseksüel diye dalga geçer, haftada bir banyonun yolunu tutarsınız, kirli çamaşırlarınızla günlerce gezersiniz. ondan sonra, vay efendim, 'her gün aynı yemek'miş de, özgürlükmüş.. sanırsın fakbadileri sıra sıra dizmiş, bütün haftaları perfect week* tadında yaşıyor, ortamların tozunu attırıyor..
    (burada tasvir edilen tarzda yaşayan ve halinden hoşnut olan kadınlar/erkekler de vardır muhakkak. niyetim kimseyi tercihlerinden ötürü yargılamak değil. birlikte yaşanılabilirlik, iki tarafın da karşı tarafın özgürlük alanına tecavüz etmemesi ve hareketlerinden rahatsızlık duymamasıyla sağlanabilir.)

    yaşadığı evi çekip çevirebilen, birinin arkasını toplamasına gerek duymadan başının çaresine bakabilenler yok demiyorum, elbette varlar. ama dört duvar içindeki alışkanlıkları bir yana koysak, bu defa zihinler sakat.. "açık elbise giyme, kıskanırım" der, sevgi kisvesi altında kısıtlarsınız. güzel kadınların yanında kendinizi ezik hissedersiniz. kadın sizden çok kazanıyorsa özgüven yoksunluğunuz belli olmasın diye sert erkek triplerine girersiniz, yetmezse o yoksunluğu bastırmak için aldatmaya hatta şiddete başvurursunuz. sevgiliniz size göre 'yeteri kadar güzel' değilse, sokakta onunla yürürken bile başka kadınları keser, ağızlarına düşersiniz (yanındakinin güzellik derecesinden bağımsız olarak bunu yapanlar ve erkek olmasını gerekçe olarak sunanlar da mevcut.) kendi sağlığı için spor yapmaya üşendiğinden yağ bağlamış olanlarınız da dahil olmak üzere bir kısmınız "türk kızları gitsin, rus kızları gelsin hocuuu, eki eki" diye fütursuzca çığırabiliyor hala; kendi ülkenizin kadınlarını bugüne dek ezdiğiniz yetmezmiş gibi "nataşa", "rus'a gittim aga" diye diye uçkur sevdasına başka bir milletin kadınlarını aşağılamayı da kendinize hak görürsünüz. yegâne hobiniz halı sahada futbol oynamak (ki onda da artistlik uğruna kolu bacağı kırıp yine karınızın/annenizin başına bela olursunuz, rövaşata sizin neyinize?!) sonra kendine ait hobileri olan, sanata-edebiyata-müziğe ilgi duyan kadınla "trt 2 gibi kadın yeaa, fazla entel." diyip dalga geçersiniz sanki kötü bir şeymiş gibi. "kitap okumuyorum, eksikliğini de hissetmiyorum." diye dolanırsınız ortalıkta; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkıp kendinizi komik duruma düşürürsünüz. birlikte olduğunuz kadının zeki olması, mutlu edeceği/keyif vereceği yerde sizi rahatsız eder. fiziksel/zihinsel/maddi açılardan kendinizden 'daha aşağıda' olan kadınlara yönelirsiniz ki kendinizi yanlarında iyi hissedebilin; var olan az buçuk özgüveniniz ancak bu şekilde zarar zeval görmez çünkü.
    eğitim düzeyiyle de alakası yok bu saydıklarımın; benim şahit olduğum/böyle davrandığını duyduğum-bildiğim insanların büyük çoğunluğu en azından lisans seviyesinde eğitim almış insanlar.

    bunlarla da bitmiyor. kitlelere nasıl yayıldığı anlaşılamayan "35'ten önce evlenip kendimi heder edemem, önce bir gezip tozayım, hevesimi alayım" anlayışı var sonra. yaş sınırı koyuyor adam kendine; öncesinde yanılıp şaşırıp da onun için sürekli ağ örme peşindeki bir örümceklerden (kadınlar) biri tarafından 'tuzağa düşürülürse' yaşını hatırlayıp vazgeçecek çünkü. çünkü; "daha zamanı var".

    karşılarına çıkan duygusal yakınlık kurdukları kadınlara davranışları da işte bu nedenlerle neredeyse tamamen şuursuzluktan ibaret: "bu hatun iyi birine benziyor ama ya benimle evlenmek (ağına düşürmek) istediği için iyi davranıyorsa?" gibi bir paranoya hakim zihinlere. bilmeyenler için söyleyeyim: yaygın kanının aksine bütün kadınlar "koca olsun da çamurdan olsun"un derdinde değil. evlenmek, çocuk yapmak hayatlarındaki yegane hedefler değil. hatta inanmazsınız; duygusal paylaşımda bulunmak, mutlu olmak, mutlu etmek, iyi hissetmek, iyi hissettirmek, güzel zaman geçirmek ve güzelliği çoğaltmak gibi duygu/düşünceler içinde olan ve bu nedenle karşısındakilerle duygusal ilişki yaşayabilen kadınlar da var dünya üzerinde.

    yetmiyor.. "sevgilim, gadınım" dedikleri insanlara karşı tavırlarına bakıyorum: "aman fazla özen göstermeyeyim de kendini bir şey sanmasın. çok zekisin, çok güzelsin demeyeyim gerçekten öyle olsa bile; havaya girip beni beğenmez sonra. emekmiş, çabaymış, değer vermekmiş; bu yaştan sonra hiç çekemem bunları panpa. beni aradığında telefonu duysam bile minimum 37 dakika sonra cevap vereyim, hemen dönersem onu çok önemsediğimi düşünür. hatun 10 tane mesaj yazsa da ben 1 yazmalıyım, alışmasın ilgi-alakaya. aşkından ölsem de belli etmeyeyim." gibi stratejiler, şuursuzluklar paçalarından akıyor (bunları ben kafamdan uydurmuyorum, her gün yaptıkları ve sağda solda anlattıkları şeyler hepsi.) sadece kendileri, kendi istekleri ve hedefleri var gündemde. adamların her hareketi sahte, içtenlikten nasibini alamamış, bencilce.. sohbet etmeye/paylaşımda bulunmaya kalkıyorsun, seni dinlemiyorlar. çok konuşup kafa ütüleyeni değil; az, öz, mantıklı konuşanı da dinlemiyorlar, karşılarındaki kadın ya da erkek, kim olursa olsun. çünkü yeryüzündeki en önemli insanlar 'onlar', onların yaşadıkları/anlattıkları hep ilgi çekici, geri kalan herkes ve her şey "ne kadar da sıkıcı.." merak da etmiyorlar kendileri dışındakileri zaten. çünkü bunalıyorlar, sıkılıyorlar. ahh, bir de sürekli melankolikler. duygusal dışavurum tasarımları, taklit üzerine kurulu. kitap-filmlerdeki klişeleri kendi özgün duyguları gibi yansıtmaya çalışıyorlar. e bu kadar insan birbiriyle sevgili olabiliyorsa, görünüşe göre başarılılar da. üç gün önce 'kız peşinde gollum olan'* da bendim zaten, onların bir tutarsızlığı ya da kabahati yok.

    işin tuhaf yanı; özene bezene yaptıkları hesap kitaplar, stratejiler sonucu kendi kafaları da karışıyor. o nedenle neyi ne sebeple yaptıkları tam olarak anlaşılamıyor (anlaşılmaz olmayı matah bir özellik ya da 'cool olmak' sananları var ki, onlar başka bir tartışma konusu.) karşılarındakinin ne yapmaya çalıştığını bir türlü anlayamayan kadınlar da "şimdi, bu adam beni seviyor mu, itiyor mu? sevmiyorsa neyin peşinde?" diye düşünüp mantıklı bir açıklamayla olayı çözemeyince karşılarına geçip soruyorlar ne yapmaya çalıştıklarını. erkekler gizemli olma ayağına, saçma sapan muğlak kalıplarla kendilerini ifade etmeye kalkınca da kadınlar yine bir şey anlamıyorlar. ya da içlerinden aklını kullanan (çünkü buna gücü olan) bazıları, kendilerine sıkıntı veren bu tarz heves kırıcı durumlara neden olan adamlardan uzaklaşmayı seçiyor. (ara: böyle aşkın ızdırabını)

    sevgisine, ilgisine karşılık göremediğini düşünen ve hevesi kırılan kadınlar (sizi cüzdan, şoför vs olarak kullanmayan, düşünen, sorgulayan, anlayışlı, makul insanlardan bahsediyorum; sandığınızdan daha çoklar bu arada) böyle böyle uzaklaşıyor yanınızdan, zira lisedeki gibi platonik aşklardan sıkılıyorlar onlar da. sonra kankanıza gidip şöyle diyorsunuz: "abi benim hatun vardı ya, hah, o artık yok. terk etti beni. nedenini de tam anlayamadım, herhalde ilgilenmiyorum diye. daha ne kadar ilgileneceksem, peeeh.. ama bana kız mı yok be abi, 'denizde çok balık var' yea.."
    var, di mi? bir sürü hatunla aynı anda flört edip (bunu bir kadın yapsa neler diyorsunuz, bir düşünün) içlerinden en az birini 'düşürmeye' çalışıyorsunuz. yani, denize bir sürü olta atıp bekliyorsunuz: "ya tutarsam?"
    tutuyorsunuz da, "her arz kendi talebini yaratır" diyen say yasası sizi açıklamak için ortaya atılmış sanki.
    balıklar teker teker ortalıktan kayboluncaya kadar devam.. bazılarınız 'çok kadın-hiç kadın' ikilemine düşüyorsunuz. bir yerden sonra da kankayla muhabbetteki gündem değişiyor: "abi, durulmak istiyorum ben. hevesimi aldım, duygusal bir şeylere ihtiyacım var artık. yerleşik hayata geçeyim, hem benden çok kral baba olur." ama değişen bir şey var artık: sizin canınız istediği zaman da kadınlar sizi istemeyebiliyor.

    işte bütün bu yaptıklarınızla ve hastalıklı kafa yapınızla bırakın aynı hayatı paylaşmayı, sizden doğru dürüst sevgili bile olmuyor.

    biz de alacakmışız bunları böyle (zaten kafeslemek için can atıyormuşuz) evin bir köşesine koyacakmışız saksı niyetine, onlar da kapana kısılmış hissedeceklermiş. canlarım benim, kıyamam yaa.. bizim bir hayatımız yok çünkü, tek başımıza var olamıyoruz evrende; size muhtacız. para için elinize, başkasına gitmeyin diye gözünüzün içine bakıyoruz.

    "ay evlilik hiç bana göre değil. özgürlüğüm elden gidecek, kafesleyecekler beni diye ödüm kopuyor. her gün aynı yemek bağırsaklarımı, aynı kadın da ıssız ruhumu bozar :/ " gibi ifadelerle kendi zihinlerindeki yaşam tasarımlarını anlatarak kafa açmaya kalktıklarında karşılarına geçeceksin, kahkahalarla güleceksin böylelerine. en temiz mücadele yöntemi bu.

    evlenmekmiş.. bunlarla evlenmeye kalkan da bunlar gibi olsun!

    *
    *
    *

    son not:

    bahsedilen profillere uymayan erkek ve kadın arkadaşları tenzih ediyorum, sizler üstünüze alınmayın sakın.

    bu dahil bütün genellemelerin yanlış olduğunun farkındayım. iki tarafa da tepkiliyim, erkekleri yerip kadınları övmüyorum; yalnızca bu yazıda başlıktan yola çıkarak erkeklerin yaklaşımına odaklanmayı tercih ettim.

    ve hala insanlığa dair ümidini kaybetmeyenler, ne istediğini bilen, karşısındaki ve kendisi için iyiyi-güzeli isteyen ve gerçekleştirenler, çevresine mutluluk yayan samimi ve güzel insanlar, son sözüm de size: başka bir dünya mümkün!

    ***

    debeye girmiş bu entri. çok güzel mesajlar alıyorum sık sık, eksik olmayın.
  • sistemin bence en zalim yanı kadınla erkeği şeffaf bir zarla sonsuza kadar ayırması.

    ben eşimi evlenmeden 8 yıl önce tanımıştım. ikimizde 28 yaşındayken evlendik. sadece bir yıl çıktık. hiç kız arkadaşı olmamıştı. ama aşık olduğu kadınlar vardı. onları bize anlatırdı. bizde ona tavsiye verirdik. bunlardan birtanesi ciddiydi onunla evlenmeyi istiyordu. kız sonra başkasıyla çıkmaya başladı. bizde o zaman çıkmaya başladık.

    fiziksel olarak ilk benimle bir kadına dokunmuş oldu. bu ona inanılmaz bir güç vermişti. herkes ondaki bu değişikliği farketti. içinden çıkamadığı bir önceki garip ilişki eminim bu haliyle çabucak halledilirdi. ama bu fiziksel yakınlığın bir dezavantajı oldu. artık dünya aslında ulaşabileceği milyonlarca kadın doluydu o zaman niçin bendim. işte bu soru onun kafasını hep çok meşgul etti. adamın elinden huzuru varlığımla alınmıştı. bir sürü kadın artık onun pazarına girmiş alınmayı bekliyordu. kendince ona üst düzey gelen bir kadınla ilşkimiz boyunca flört bile yaşamış. onunla öpüşmek çok büyük bir hayalken benden aldığı güçle gerçekleşmiş bu hayal. hatta benimle aniden evlenme kararını almadan 20 gün önce o kız evlenme planları yapınca kızı beklentileriyle sap gibi ortada bırakmış. ben bunu evlendikten üç gün sonra öğrendim. bilsem kesinlikle evlenmezdim. nasıl öğrendim diye soruyorsanız söyliyeyim. evlendiğimize o kadar pişmandı ki üçüncü gün o kadının ahını mı aldı diye gelip bana sordu ordan biliyorum.

    eşime devamlı bu çıkmazdan çıkmasına yardım etmeye çalıştım ama boşuna. bir türlü rahatlıyamıyordu. bir defa ciddi ayrılmak istedim çünkü üstesinden gelemeyeceğim kadar zor bir durum haline geldi ama beni çok sevdiğini bensiz yapamıyacağını söyledi kaldım. ikinci yılımızda ilk çocuğumuz oldu. bebek kırk günlük bile değil. bir bunalım geçiriyor. sordum söyledi. bankada çalışan bir kadına karşı yoğun bir istek duyuyor ve bu istekle evlilik babalık çatışıyor işin içinden çıkamıyor. bir gün başka kadınlarla birlikte olmasına izin vereceğimi ama o an kendimi hazır hissetmediğimi söyliyerek onun o zindandan çıkması için elimi verdim. ama bunları söylerken içim kan ağlıyordu.

    eşim piskopat mıydı hayır. anormal miydi yine hayır. sistemde kafası karıştırılmış milyonlarca erkekten biriydi sadece şanslıydı derdini paylaşabildiği bir kadını vardı çünkü. sistem erkeğin nefsini bildiği için onu elinde köle yapmanın bir yolu milyonlarca kadının ona ait olabileceğini ima edip onların basiretini bağlamak. 27-35 yaş aralığındaki erkeğin evrensel değerleri yada en azından kendi varlığını sorgulaması gerekirken kendini ona ait olmayan gerçek veya hayali kadınlarla tüketmesini sağlıyor. aynı şekilde sistem 27-35 yaş aralığındaki kadınların çocuk yapması gerekirken onları binlerce seçenek arasında kıvrandırarak orta yaşa giden yolu (hala 35 bence) yapayalnız yürümesini sağlıyor.

    27-28 yaşından sonra insan bir dönüşüm geçiriyor. yeryüzünde olmanın acıları yavaş yavaş insanın ruhuna sızıyor. bu acıların hiç tesellisi yok gibi ve katlanarak artıyor. bu yaşlarda kadının ve erkeğin birbirine çok ihtiyacı oluyor. aslında doğa mükemmel. eğer bu yaşınızda 5-6 yaşlarında çocuğunuz olsaydı acı çekmeye vaktiniz olmayacaktı. ama 45 yaşında 10 yaşında bir çocuğunuz varsa ruhunuz artık çok yaşlı hem ona hem kendinize neşe vermek için. 45 yaşlarındaki keder 17-18 yaşındaki genç çocuklarınızın sorunlarıyla başetmek için var aslında.

    ama sistem bir anda sizin düşmanınız gibi davranıyor. 32 yaşında bir iş görüşmesine gidiyorsanız sizin parmaklarınıza illaki bakarlar. erkekseniz ve yüzüksüzseniz puan kaybedersiniz. çünkü iradeli istikrarlı ve güçlü değilsiniz ki evlenemediniz. kadın ve yüzüksüzseniz iş yerinde insan ilişkilerinde doğacak problemleri akla getirtirsiniz. belki bekarlarla evlenme umuduyla flört edecek belki de evli ve çocuklu kadınları kıskanıp garip gerginlikler yaratacaksınızdır.

    evlenen arkadaşlarınız evet görüşmüyorlar sizinle ama niye? çünkü iki tarafında kalplerinde diğerine ait olan mekan bilinmeyen bir dilde mühürlenmiş o dili öğrenmekle o kadar meşguller ki. kadın niye seviştikten sonra uyuyor diye 20 , 25 , 30, 35 , 40 yaşındaki kadınların doğası gereği çok farklı deneyimlerini öğrenirken diğeri kadınlarının dırdırının beynin sol tarafındaki bilmem neyin ne salgılamasının sebep olduğunu bıkmış evli iş arkadaşından öğreniyor . sistem bu seferde bizi binlerce hikayeye boğup birisini seçip evliliğimizin hangisine benzediğini bulmamızı istiyor. ben şahsen seviştikten sonra uyumasının bana karşı inat için değilde gerçekten büyük bir yorgunluk yüzünden olduğuna 8 yıl sonra ikna oldum. peki ben niye ağlıyorum o uyuyunca. o bir gün soracak ve ben de söyliyeceğim.

    evlendiğimizde saçları bayağı dökülüyordu. meğer buna çok üzülüyormuş. teselli ettim. çünkü 28 yaşında erkeğin saçları zaten dökülür ama zaten onu beğenen bir kadın yanında var. ama evli değilseniz geleceğiniz büyük bir muamma olduğu için hayalinizdeki kadınlar saçlarınızı dert ettirmeye devam ediyor. ilk defa o 32 yaşında iken şakaklarında derin bir çizgi gördüm ağladım gizlice yaşlılığı kaldırabilir mi diye. ama kadınınız yoksa kendi çizgilerinizi keşfedip kendiniz için siz üzülmek zorundasınız. ama bunun için ağlayan değilde yakışmış, seni daha olgun gösteriyor diye ak saçlarınızı öven bir kadın fena olmaz mıydı.

    eşim askere gitti 32 yaşında. geldiğinde aldatmayı keşfetmişti. orda bir sürü bekar gençle ve yeni evli erkekle kendi kadın problemine benim için acı bir çözüm bulmuştu. o hapisten çıkma isteği o kadar dürtüyordu ki. nasıl dürtmesin 25 yaşında bir erkeğin 10 tane kadınla yattığını öğreniyordu. evli asker arkadaşı her hafta sonu geneleve gidiyordu. askerlik bitince evlenecek arkadaşının iki kız arasında kaldığını ikisiyle de afiyetle yattığını öğreniyordu. evli ve iki çocuklu iş arkadaşının ona asılmasıyla benim için korkunç zamanlar yine geri geldi. eşim bu kadınla yatamadı ama her gün bugün yatabilirim ihtimaliyle sabahları spor yapmaya çalıştı. güzelce traş oldu. sabahları kalkıp dua ettiği de olmuş bugün olsun diye. ama yine ne olur böyle birşey olmasın diye dua ettiği sabahlarda varmış. bu hikaye ömrümden 4 yıl aldı. yatmayı kıl payı kaçırdığı anlar hep onun salaklığı yüzünden. kadın denilen varlığı bilmediği için minnacık detayları atlamış ve işi yine duaya kalmış. bunların hepsini başladıktan 4 yıl sonra öğrendim. bu esnada tamamen uzaklaştık. eşimin kafası berraktı ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. bu yüzden bana sadece karısıymışım gibi davrandı. suçluyor muyum onu. hayır. binlerce yıldır kadınların çektiği evrensel bir acıyı sıram geldiği için ben çekiyordum.

    eşimin evlenmek istemeyen diğer erkeklerden tek farkı bu garip acıyı bir kadınla paylaşabilmek. benden birazcık teselliyi hergün borç almak ama borcunu hiç ödememekti. bu kadar kaos neden var ilişkilerde. başka seçenekler kafamızı çok meşgul ediyor da o yüzden. karşınızdaki sevgilinizi yada adayınızı basit bir kusuru yüzünden hemen çöpe atıyorsunuz da o yüzden. bir sonrakiyle tanışmanız an meselesi ya, sadece biraz tesadüf gerekiyor.

    25 yaşında bir erkek, çocuğunun annesi olabilecek kadınları onlara rastladığında hemen tanıyacak kadar olgunluğa çoktan erişmiş olmalı. ama bunun için gerekli berrak zihin çoktan fazla porno fazla cinsel deneyim fazla bilgi ve çooooook fazla hikayeyle zaten allak bullak edilmiş durumda oluyor. evet belki henüz rastlamamıştır ama belkide kibiri yüzünden hemen çöpe atmıştır. erkeklerin spermlerini bu kadınlar yerine başka kadınların dölyatağına bırakması kadar acı bir sahne yok yeryüzünde.

    aşk insanlar tarafından icat edilmiş bütün insanlık tarihine baktığımızda yeni sayılabilecek bir kavramdır. ama açın en az 3500 yıllık kutsal kitap evlilik hukukundan bahseder. eğer bir erkek karısını sevmezse ne yapması gerektiği bile yazılmıştır. zina yasaktır. niye yasaktır derseniz bence kesinlikle ruhumuza çok hasar veriyor. kibir çok büyük bir günahtır. ben çağımızın genç erkeklerinde hep kibir görüyorum kendisi üzerine çok mu düşünmüş hayır öğrenilmiş bu kibir. altı dolu bir kibir değil kesinlikle. siz seçenekleri elerken, bocalayıp dururken zaman akıp gidiyor, spermler akıp gidiyor. bir kadın kafadan bin kadın demek. evleneceğiniz kadını seçmek zamanla onun bin değişik halini görmek demek, bunlardan elbette bir kaçını sevebilirsiniz.

    eşim şimdi mutlu. kadın meselesi artık onun için kalmadı. artık benimle yaşlanmak istediğini söylüyor. ben yine de ne olur ne olmaz diyerek kendimi onun potansiyel orta yaş bunalımına hazırlıyorum. ben de şu an mutluyum. onun sayesinde erkeklerin dünyasını birazcık anlamış oldum. birinizi bile aydınladtıysam gerçekten çok sevinirim.

    edit: eşimi çok seviyorum. ben onu eleştirmek için değil ikimizin de çektiği acının bir işlevi olsun diye yazdım. ikimizde bu çağın birbirini bulamayan kadın ve erkek için çok acı olduğunu düşünüyoruz.

    edit 2: lütfen eşime laf etmeyin.

    edit 3: daha önce debe görmüşlüğüm var başım göğe ermedi. kendinizi acıdan bu kadar titizlikle sakınmazsanız belki de bir gün sizinde debelik deneyimleriniz olur. ama bu sefer çok güzel mesajlar aldım çok teşekkür ediyorum.

    edit 4: benim için üzülen sabır dileyen insanlar o kadar çok ki. bu başlığın konsepti gereği eşim sadece burda böyle anıldı. yoksa (bkz: yazarların hayattaki mutluluk kaynakları) yada (bkz: bir kadının bir erkeği sevme nedenleri) başlığına da yazacak argümanlarım var. bir kurban olarak görmüyorum kendimi. yaşamama değdi.
  • hayır, söylemeyeyim diyorum. o eleği astım nasılsa diyorum. bi köşede sessiz sessiz okuyayım, kızayım, içleneyim yeri gelince, söyleneyim diyorum, olmuyor. illa tutup genelliyorsunuz. dayanamıyorum. yazıcam. sonra hepimiz üzülecez bak, çünkü zaten yağmur. yağmurda mutlu şeyler söyleyenin aklına şaşarım çünkü.

    erkeğin evlenmek istememe nedeni, senle istememesidir, bu kadar. iki kere iki beş dediler ki bi vakit, ona varım. ama buna başka kılıf uydurmayalım piliz. sonuçta, hayat işte, hepimizin başında. üzüleceksek ona da eyvallah. ama otuzla o merdiven bakışınca fark ediyorsunuz ki, en önemli şey zamanınız. en önemli şeyinizi çalanlarsa, zamanızı çalanlar. o yüzden bahane uydurmak yerine, yüzleşin ve kapatın o sayfayı. çünkü istemiyorsa mesaj atmıyor, istemiyorsa ilgilenmiyor. istemiyorsa olmuyor canlarım. burada onu baştan çıkarmanın 385 yolunu okumuş olabilirsiniz, ki bende yaptım. beraber bu yollarda yürümüşlüğümüz yok neticede, ama beraber yaşadık bu yıllarda. buraya adım attığımda yirmilerin başındaydım evet, ve ismi önemli değil bir burcun yorumlarını okuyup, boğa, çıktısını alıp duvarımda yaptıkça çentiklediğim maddelerini hatmettiğimi de bilirim. bana da yapma demişlerdir, eminim. yaptım, gördüm ama sonra örekesini ebemin. siz de göreceksiniz. yaşamak ancak, yaşamakla anlışılıyor. böyle deneyin, ve elbette bunlara gülüp geçebilirsiniz şimdilik. geçin. hatta pass it.

    ısrar da edebilirsiniz tabii, hakkınızdır. ve aşksa sonuna kadar haklısınızdır da. ama hiçbir denize kavuşamayan ırmaklar gibi kuruyup kalmaya da tanıksınızdır. ve kimbilir belki de, böyle olmuştur sahra. o da güzeldir ama içinde bir su kuyusu sakladığından, öyle demişti küçük prens. canımdır. belki dedim ya, siz de haklısınızdır. vaçgeçmeyin hiç, su kuyusu belki yakındır.

    sonra, zaman geçiyor ve sıcak ülkelere göç eden göçmen kuşların ellerine konduğuna emin olduğunuz bir adam çıkıyor karşınıza. bir yaz gecesi, doğduğu köyün sahilinde, çocukken, geceleri gelen çöp kamyonuna sevindiğini anlatan biri. birine aşkını anlatmanın en iyi yolu, onunla çocukluğunu paylaşmak olsa gerek diyor içinizdeki çocuk. ikisi içinizde yerden yüksek oynuyor. yerden yüksek. birini sevmenin en güzel yolu, çocukluğunu sevmek. orada öylece yaşıyorsunuz. ne evlenmek istemediğini konuşuyor, ne de daha iyilerine layık olduğunuzu. denize teşekkür ediyorsunuz. ve adamın alnındaki yaraya. ellerine konan kuşlara. kuşlar, içinizdeki yerden yükseklere konuyor.

    böyle nedenler yoktur. olmamış bu. kutup ayısı güney kutbunda yok mesela, kuzey kutup ayısı olması gerekir adı. ama kutup ayısı işte. bu da olmamış. konu biterken neden aklıma ayı geldi, onu da hiç anlamadım.
  • kadınların tutkulu ve arzulu olduğu, saflıklarını yitirmedikleri dönemde aşkı ve ilişkiyi kolaylıkla çöpe atarken, kritik yaşlara geldiğinde mantıkla davrandıklarını idrak etmek. bir yaşa kadar hep daha iyisini bulacağını düşünen insanların o güzel yaşlarda gösteremediği sadakati kabaca "ben bu adamla yaparım" düşüncesiyle idare edeceğini düşünmesi ki bundan daha kinik, daha mide bulandırıcı başka ne vardır ilişkilere dair bilmiyorum.

    birkaç defa bir grup kadının konuşmalarını okudum çaktırmadan. hani erkek muhabbetinden rahatsız olduğunu iddia eder kadınlar hep, 40 sene düşünsem aklıma gelmeyecek ifadeleri, küçük hesap ve detayların içinde boğulup küçülenleri görünce bu kadar saçmalığın içinde sadakati bulmak, samanlıkta iğne aramaktan daha zor.

    elbet güzel ilişkileri dirayetle yaşatan insanlar ciddiye almamalı bu yazılanları. birbirlerini seven insanlar tabii ki var, sadık erkek ve kadınların kurduğu evliliklere lafım yok.

    şunu da eklemek lazım, hayatta her şey ortam ve koşullarla gelişiyor. geniş bir sosyal çevrede olan bir adamın seçenekeriyle, dar bir yalnızlığa sıkışmış insanın seçimleri aynı olmuyor. fakat yeni bir insanla tanışıp yakınlaştığında da yalnızlığı sorgulayıp bundan anlamlar çıkarmaya çalışan kişileri, ya da erkeği olduğu gibi kabullenmek yerine onu kendi sosyal hayatında sınavlara sokarak elekten geçirenleri düşününce, "aman kardeşim sizin sınavlarınız, elemeleriniz kalsın" demek geliyor insanın içinden. aranan şey birlikteliğin, aşkın ya da sevginin doğallığı değil, çocuk yapacağım kaygısıyla bunlara girişen biriyle ne paylaşabilirsin. her şeyin başında bir kadın mutlu olur mu bundan, ben zannetmiyorum.

    son olarak bir tüketim çağı bu. erkekte kişiliğe değer vermek, manevi bir paylaşım falan saniyesinde sevgili bulup yalnız kalmaktan korkan kadınların olduğu bir çağda biraz fazla romantik kalıyor. feodal toprağın üzerine modern kıyafetlerin giydirildiği insanlardaki prenses sendromunda karakterli bir sevgi ne kadar olası bunu çok düşünüyorum. yarın bir şekilde düze vardığımda koca adayı olarak görecek insanın zor zamanımda sırtını döndüğünü gördükten sonra ben evliliği sorgulamam, insanların sadakatini, kişiliğini sorgulayabilirim ancak. gençken çakalların ortasında dolanıp memeler sarktıktan sonra mağdura yatmak bir kadın için çok çok kolay, halbuki biz gıkımızı çıkarsak erkeğiz, suçluyuz o yüzden bir yerden sonra iç dünyası freak show'a dönmüş bu sancılı sevme özürlü toplumun içinde boşvermekte başka da bir seçenek kalmıyor açıkçası.
  • çünkü 30'larından sonra kadınlar güç kaybediyor ondan canlarım, erkeklerin çağı başlıyor, neden sizin gibi günümüzü gün etmeyelim değil mi ? bu kadar zaman beklemişiz..
    kadınlar 20'lerin başlarında muazzam değerlidirler, erkeklerin geneli o yaşlarda değersizdir, ve erkekler yavaş yavaş değer kazanmaya başlar (kariyer, para, yetenek) , kadınlarsa sahip olduğu muazzam değeri (güzellik) yavaş yavaş kaybetmeye başlar, aklını kullanan kadın bir şekilde evlenip yuvasını kurmaya bakar, bir kadının evlendiği an, gücünün zirvesindeki andır, fakat geri kalan kısım doyumsuzluğunun verdiği iştahla alfa erkeklerin peşinde koşmaya devam eder, iyi erkeklere bakmaz, tabii bu kadınlar alfa erkeklerin günlük eğlencesidir, alfa erkekleri hazlarını aldıktan sonra terkederler bunları.
    geçmişinizde peşinde koştuğunuz alfalar sizi yaşlandığınız için terkedince o burun kıvırdığınız beta erkekler bir anda kurumaya yüz tutmuş yumurtalarınızı dölleyecek kurtarıcınız oluyor, onları kafalamak için yalanlar söylüyorsunuz, iki yüzlülük yapıyorsunuz, biz de hıyarız ya anlamıyoruz. kanmayın oğlum bunlara, bol bol sevişin ama ileri gitmeyin çocuklarınızın anası olamazlar bırakın cinsel özgürlüklerini yaşasınlar..
    bunların feminist zırvalarına da inanmayın.
    çok mu acımasızım hanımfendiler , üzgünüm siz başlattınız..
  • -evliliğe karşı mısın?
    -hayır, birbirini sevmeyen karı kocalara karşıyım. mutsuz çocuklara, sevgisiz evlere karşıyım.
  • kendi adıma konuşuyorum. evlenmek isterim. kızım olsun isterim mesela. tek çocuk olduğumdan hayatımda kendimden başkasını kendim kadar önemsemedim. evlilik bu açıdan benim için hayatımı 2.0 sürümüne çıkarmak olacaktır.

    ancak kızlar;

    her ne kadar genelleme yapmak anlamsız olsa da sizlerin gerçekten aşık olduğunuzu düşünmüyorum. çocukluğumdan beri okuduğum kitaplarda, şiirlerde, şarkılarda, tarihi olaylarda dahi gördüğüm o saf aşkı sizlerden çok azınız yaşıyor. kadınların daha duygusal olduğu düşünülür ama konu aşk olunca ortalıkta pek görünmüyorsunuz. göründüğünüzde de işin içine maddiyatı sokuyorsunuz. allah aşkına insan sevdikten sonra der ki "olsun, birlikte olalım yeter.", "sağlık olsun.", "üzülme aşkım, atlatırız." der. evlilik sizin için kadınlığınızın başarı şartı değildir. evlenince tamam ya artık oldu. bitti bu iş. bundan sonra rahatım. diye düşündüğünüzden açıkçası benimle birlikte birçok evlenme hayali kuran adamın samiyetinizden şüphe duymasına neden oluyorsunuz. insan "lan benimle evlendi de acaba benim için mi evlendi, kendi için mi?" diye düşüneceği insanla ne kadar sağlıklı ve mutlu evlilik yürütebilir?
  • aldatacagini soyleyecegi ve bunu da cok guzel kiliflarlarla sunabilecegi hatta aldatmayi hayal ettigi kadin icin spor yaparken bile destek bekleyecegi bi kadin bulamadigi icindir.

    malsiniz yemin ediyorum malsiniz. esi simdi cok mutluymus. kendisiyle yaslanmak istiyomus. e ister amk bak ilk defa sunu yazdirdin bana. senin gibi safini bulmus adam niye biraksin zaten adamin yasi gelmis 40'a bunun bi de orta yas sendromu var. daha citir kizlara hallenecek. ee tabii sen de destek cikacaksin ne de olsa cozdun ya erkek ruhunu.

    kadinlar sanki 16 yasindan beri sevisiyo anasini satayim. bi kadin kocasina dese ki ben erkekleri gec kesfettim birak biraz onun bunun altina yatayim sonra valla evime geri gelicem, o kadini meme uclarindan asariz, hem de hepimiz.

    neymis 28 yasinda sevismis beyimiz hepsi ondan yani haa. yoksa icindeki azginlik degil. capkinlik hissi degil.
  • yargıtay'ın ibtetlik kararları ve adil olmayan yasalar.