şükela:  tümü | bugün
  • gustave flaubert'in, ölmeden önce tamamlayabildiği son romanı la tentation de saint-antoine'ın, 1968 yılında* sabahattin eyüboğlu tarafından yapılan türkçe çevirisinin üst başlığı. kitap bu isimle en son, türkiye iş bankası kültür yayınları tarafından, haziran 2006 tarihinde hasan ali yücel klasikler dizisi'nin 14. kitabı olarak basılmıştır.

    (bkz: la tentation de saint-antoine)
  • sabahattin eyüboğlu, flaubert'in bu romanında insanın içindeki inanma özleminin bütün tanrılardan daha güçlü olduğu mesajını vermek istediğini belirtir kitabın önsözünde.
  • savaş içinde bu kitabı nasıl yazdığını şöyle anlatıyor gustave flaubert:
    "her şeyi unutmak için saint antoine içine attım kendimi ve korkunç bir taşkınlıktan haz duymaya kadar vardım. bir aydır en uzun gecelerim beş saati geçmiyor. hiçbir zaman böylesine ateşlenmedi kafam. milli savunmanın bana verdiği küçülme duygusuna karşı bir tepkiydi bu."

    kitabı çeviren sabahattin eyüboğlu şöyle diyor:
    "flaubert'in cümlesinde fiilin yeri, konuşmalarda ve sahne anlatımlarında, öyle kaypak, öyle değişken ki, cümleyi devirmeden türkçeye çeviremezsiniz. çevirirseniz türkiye'nin ve türkçenin (daha doğrusu osmanlıcanın) olduğu gibi kalmasını isteyenlerin rahatı kaçmaz, ama benim anlayışıma göre ne flaubert'ce konuşmuş olurdum ne de türkçe."

    "hilarion:
    demin tanımak istiyordun onları. yalanlar ağır basıp inancın sarsılıyor mu yoksa? neden korkuyorsun?
    antonius'un önündeki kayalık bir dağ oluverir.
    bir bulut çizgisi ikiye böler dağı ortasından; ve yukarıda bir başka dağ daha görünür, koskoca, yemyeşil, gelişigüzel vadilerle oyuk oyuk; tepesinde, bir defne ormanı içinde, altın kiremitli, fildişi sütunlu tunçtan bir saray.
    sütun dizisinin ortasında, taht üstünde, dev cüsseli, belden yukarısı çıplak jupiter; bir elinde defne dalı, öbür elinde yıldırım; kartalı da kaldırır başını bacakları arasında.
    yanı başında juno, iri gözleri fırıl fırıl; başındaki taçtan tülleri savurur rüzgâr, bir duman gibi.
    arkada, minerva, kargısına dayanmış, göğsünde gorgona postu, keten bir eteklik, düzgün kıvrımlarla ayaklarının tırnak uçlarına iner. miğferinin yüz siperi altında parlayan maviyle yeşil arası gözleri uzaklara bakar, dikkatle.
    sarayın sağ yanında ihtiyar neptunus, yüzgeçlerini gök mü deniz mi belli olmayan bir maviliğe vuran bir yunus balığı üstünde at koşturur gibidir, çünkü deniz ve gök birleşir enginlerde; iki dünya birbiri içine girer.
    öbür yanda pluto, kaşlarını çatmış, gece rengi giysiler içinde, başında elmaslar kakılı bir iklil, elinde abanoz bir asa, cehennem ırmağının iç içe kıvrımları ortasında bir adanın üstündedir. bu gölgemsi ırmak, bir sarp kayalığın altında belirsiz bir uçurumu dolduran karanlıklara dökülür.
    mars, tunçlara bürünmüş, geniş kalkanını ve kılıcını sallar öfkeyle.
    herakles, daha aşağıdan seyreder onu, gürzüne dayanarak.
    apollon, yüzü ışıklar saçarak, sağ kolunu ileri uzatmış, dörtnala giden dört beyaz atı sürer; ve ceres, öküzlerin çektiği bir kağnı içinde ilerler ona doğru, elinde bir orak.
    bakkhos onun ardından gelir, yavşakların gevşekçe çektiği çok alçak bir arabada. yağlı besili, sakalsız, alnında asma yaprakları, içinden şarap dökülen bir kâse tutarak geçer. yanı başında silenos, bir eşeğin sırtında sallanır. sivri kulaklı pan kavalına üfler; mimalloneidler tef çalar, mainadlar çiçekler saçar, bakkhalar, başları arkada, saçları dağınık, dönerler.
    diana, eteklerini kaldırmış, ormandan çıkar perileriyle.
    bir mağaranın dibinde vulcanus, demir döver kabirlerle. ötede beride yaşlı ırmak tanrıları, dirseklerini yeşil taşlara dayamış testilerini boşaltırlar. küçük vadiler içinde musalar ezgiler söyler ayakta.
    horalar, hepsi bir boyda, el ele verirler; ve merkurus, yanlamasına, bir gökkuşağı üstünde durur, elinde altından yılanlar sarılı değneği, topuklarında kanatları, ve sivri başlığıyla.
    ama tanrılar merdiveninin yukarısında, kanatlar gibi hafif ve kıvrım kıvrım dönerken güller saçan bulutlar üstünde, venus anadyomene kendine bakar bir aynada; göz bebekleri baygın baygın biraz inik gözkapakları altına kayar.
    gür sarı saçları dalga dalga omuzlarında, memeleri küçük, beli ince, kalçaları lir kenarları gibi genişleyip daralır; kıçı tostoparlak, dizlerinin çevresi çukur çukur, ayakları incecik. ağzının yanı başında bir kelebek uçar. bedeninin parıltısı sedeften bir hale yapar gibidir çevresinde. sonra artık olympos'un üst yanı bir fecir kızıllığı içinde erir ve bu kızıllık belirsiz bir geçişle mavi göklere yükselir.

    antonius:
    oh! göğsüm genişliyor. şimdiye kadar duymadığım bir sevinç içimin en derin yerlerine iniyor! ne güzel bütün bunlar! ne güzel!

    hilarion:
    bu tanrılar bulutların üstünden eğilip kılıçları yönetiyorlardı; yol kıyılarında rastlanırdı onlara; herkes evinde saklıyordu onları ve bu senlibenlilik hayata bir tanrısallık kazandırıyordu.
    kadının özgür ve güzel olmaktan başka amacı yoktu. geniş giysiler soyluca oturup kalkmayı kolaylaştırıyordu. söylevcinin, denizle alıştırılmış sesi, gürül gürül dalgalarla dövüyordu mermer kemeraltlarını. zeytinyağı sürünmüş delikanlılar çırılçıplak güreşiyorlardı gün ışığında. en dindarca iş, kusursuz biçimlerle çıkmaktı göz önüne.
    ve bu insanlar evli kadınlara, yaşlılara, yalvaranlara saygılıydılar. herakles tapınağının arkasında bir acuma sunağı vardı.
    kurbanları, parmaklarına çiçekler sararak kesiyorlardı. anıtlarda bile, ölülerin çürümesine yer yoktu: bir avuç kül kalıyordu yalnız ölülerden. ruh sınırsız esir'e karışıp tanrılara doğru gitmiş oluyordu.

    antonius'un kulağına eğilerek:
    o tanrılar yaşıyor da hâlâ! imparator konstantin apollon'a tapıyor! bizim tanrısal üçlem'i samotrakhe'deki gizli dinsel törenlerde, vaftizi isis'te, isa'nın kendini feda edip insanlığı kurtarışını mithra'da, bir tanrının şehit edilmesini bakkhos şenliklerinde bulabilirsin. proserpin meryem'dir!.. aristeus, isa!"