şükela:  tümü | bugün
  • şimdi bu ertuğrul özkök malum nedenlerle çok kimsenin hazzetmediği, güç odaklarının emrinde bir köşe yazarı ve yöneticidir. bunu hepimiz biliriz. zaten birçok gazeteci de böyledir, bu açıdan ilginç bir durum yoktur. ancak özkök'ü diğerlerinden ayıran bir yönü vardır, ki bu yüzden ertuğrul özkök diğerlerinden daha fazla sevilmez. nedir bu yön? şudur: insanoğlunun en hödük içgüdülerine bir estetik katma çabası. bence budur. insanın en gelişmemiş özelliklerini yüceltme ve bunun estetize etme çabasıdır aslında onu en çok sevimsizleştiren. yoksa abd hayranlığı ve bu hayranlığın terorisyenliği gibi konularda onu fersah fersah geçecek bir sürü köşe yazarı var, yok değil. neyse efendim, işte ertuğrul bey bu insanoğlunun en içgüdüsel yönlerini yüceltmeye, teorize etmeye çalışırken bir de kalıp kullanır. o da şudur: "gelin itiraf edelim".. yani demek ister ki "benim bu söylediğim insanın içinde olan bir şey. boşuna itiraz etmeyin. hepiniz gizli gizli bunu istiyorsunuz.." evet, budur demek istediği, mesela şöyle bir şey gelir. "gelin itiraf edelim, hepimiz paranın amına koymak istemez miyiz.." (keşke bu kadar samimi olsa, ama değil, verdiğim örnek durumu kristalize etmek içindi) durun, daha ortalama bir örnek vereyim: "gelin itiraf edelim. hepimiz biraz bencil değil miyiz" gibi. hah, bu oldu. aslında bu vardır. soldan kapitalizme savrulanların ilk keşfettikleri şey, insanın içgüdüleridir. yani solun aslında aşmaya çalıştığı şey. sol düşüncenin cevheri. soldan vazgeçip rahatladıklarında hemen buna sarılırlar, ve bunun insanın içinde olan bir şey olduğunu, bunu aşmanın imkansız olduğunu savunurlar. insanın doğal ortamına, orman yasalarına dönüştür bu. çünkü özünde şu yatar: "gelin itiraf edelim, güçlü olan zayıfı ezmez mi. siz de zayıfları ezmek istemiyor musunuz? e ezin o zaman. haydi itiraf edin ve ezin.." evet bu söylemin temelinde yatan mantık budur. gelelim bugünkü örneğimize. şimdi adamın biri bir kapkaç olayına tanık oluyor. ve kapkaççıyı kovalıyor. bir aşamada kapkaççı buna dönüp bıçak çekiyor. bu da silahını çıkarıp kapkaççıyı öldürüyor. ve bir ceza alıyor. yargıtay da "meşru müdafaya girer" gerekçesiyle bu cezayı bozuyor. bu, bay özkök'ü pek etkilemiş. bakalım neler demiş (konuyla ilgili bölümü aktarıyorum):

    "şimdi oturup sakin biçimde kendinize sorun.

    yargıtay’ın bu kararını okuyunca sizin içinizden de ‘helal olsun’ demek gelmedi mi?

    benim geldi...

    [valla benim gelmedi/ nd]

    hiç kendinizi böyle bir insanın yerine koydunuz mu?

    siz ne yapardınız

    onun yerinde siz olsaydınız ne yapardınız?

    itiraf edelim, çoğumuz böyle bir cesareti gösteremezdik.

    [başladık gene itiraf mevzuuna]

    yine itiraf edelim, kendimiz yapamasak bile bunu yapan insanı takdir eder, ‘helal olsun sana’ derdik.

    [kendi adına konuşsana be adam. ama konuşmaz. niye? çünkü bu içgüdüleri hepimize itiraf ettirecek. derdi o.]

    elbette gaspçıyı yakalama görevi güvenlik güçlerinindir.

    ama medeni ülkelerde, halkın da polisine yardımcı olması bir vatandaşlık görevidir.

    birçok gelişmiş batı ülkesinde, böyle insanlara ‘halk kahramanı’ gözüyle bakılıyor.

    [emin misiniz bay özkök?]

    gaspçıyı vuran otelciyi tanıyan birkaç kişiyle konuştum.

    modern düşünceli bir insanmış.

    takip ettiği gaspçının ölmesine çok, ama çok üzülmüş.

    [adam bile pişman ama özkök tavrından dönmüyor]

    dedim ya, kendinizi onun yerine koyun.

    gözünüzün önünde iki tane serseri, bir kadına saldırıyor. yerlerde sürükleyip elindekini alarak kaçıyor.

    etrafta ne bir polis var, ne de müdahale eden.

    ve siz orada öyle durup seyrediyorsunuz.

    o kadının yerinde sizin eşiniz, anneniz, kız kardeşiniz veya arkadaşınız da olabilirdi.

    ayrıca hiç tanımadığınız birinin olması ne fark eder?

    çaresiz bir kadın yerlerde sürünüyor.

    çığlık çığlığa bağırıyor ve siz sadece bakıyorsunuz.

    yerde sürüklenen simanın tanıdık olmaması, vicdanınıza inen sızıyı ne kadar hafifletir ki?

    nereden baksanız, bir insan için kaldırılması çok güç bir duygu...

    dedim ya, böyle durumlarda ne yazık ki çoğumuz pasif kalırız.

    o yüzden de çoğumuz clint eastwood’un ‘dirty harry’ tipine hayranızdır.

    [estetize demiştim ya. o fasla geldik şimdi]

    çünkü elindeki kocaman smith wesson silahı, kötü adamın ağzının içine sokup onu yalvartırken, içimizdeki bütün öfkeyi yatıştırır.

    öfkemiz, vekáletname yoluyla yatıştırılmış olur.

    bazı hukukçularımız, bazı aydınlarımız bozulabilir.

    [bozulur tabii. kişilerin adaleti kendi becerisine ve kafasına göre sağladığı texas kanunlarından hukuk devletine geçmek geçmek isteyen herkes bu duruma bozulur. aşiret devleti mi burası? ya da sizin sevdiğiniz örneği verelim bay özkök, 1800'lerin coloradosunda mıyız?]

    ama ben bu olayda içimden gelen duyguyu yazmadan geçemeyeceğim.

    inanıyorum ki, yargıtay çok büyük çoğunluğumuzun içinden geçen bu duyguyu karara geçirmiştir.

    o yüzden de bu kararı alanlar, çoğumuzun içinden geçen şu çığlığı da mutlaka işitiyordur:

    ‘yaşasın adalet...’
    "

    evet yazı bu. görüldüğü gibi bugün de "adaleti kişinin kendi kendine sağlaması" içgüdüsüne dönmüş, bay özkök. yani yine insanın en ilkel haline dönüyoruz. bay özkök'ün içinde yaşamayı özlediği topluma. hayır kendisi dönüyorsa dönsün de, bizi niye oraya sürüklemek istiyor psikanalist edalarıyla? mecbur muyuz? hadi itiraf edelim, hiç de mecbur değiliz. insan kendini geliştirebilen bir varlıktır. ve geriye değil, ileriye doğru gelişmelidir.
  • zaman içinde siyasi yelpazenin her rengine bulanan insanlara ozgu bir konsept. manevra icin gerekli altyapi.
  • ertugrul ozkok un cogu yazisinda kullandigi bir konsepttir. genelde bu tip yazilara baslarken 'bugun yine mayinli bir tarlaya girecegim' der; o zaman anlarsiniz yine gereksiz mantiksal cikarimlar yapacagini. adamin ne dusundugunu adiniz gibi bilirsiniz, ama o sanki cok surpriz, sok edici birseymis gibi anlatir. (bkz: nefret edildigi halde israrla okunan yazarlar)
  • bu yazısıyla fanatiklik yapmış, gelin itiraf edelim konseptiyle okuyucuyu kafalamaya çalışmıştır. yazıdaki vatandaşın yaptığı gibi herkes eline silahı alıp kendi adaletini aramaya başlarsa ortada düzen müzen kalmayacağını farketmemiştir. the godfather'da don corleone'ye de hayranızdır ama hayranlığımız babanın yamuk yapanı üç kurşunda yola getirtmesini doğru kılmaz.
  • özkök ayrıca, "şimdi bunu söyleyince xxxxxx'ler çok bozulacak, ama ne yapalım benden başka kimse bunu söylemiyor" söylemiyle de bu konseptine güç katmaktadır. neden bunları tek söyleyenin kendisi olduğu üzerinde biraz düşünse..
  • ilk evvela gelin itiraf edelim, ertuğrul özkök'e şeklen dahi olsa "bay" diye hitap edilmesi dahi kanımıza dokunur, öğürürüz. hepimizin içinde bir güdü var, biz kendisine öküz diye hitap etmek istiyoruz. zaten bu yüzden değil midir, pulp fiction filminde "bir sorun mu var arkadaşım?" sualini soran terbiyesiz evladına "ben senin arkadaşın değilim hödük!" diyen insanı bağrımıza basmak isteriz? yanlış anlaşılmasın öküz demek isteriz, ama üzülürüz de, modern düşünceliyizdir "keşke öküz olmayaydı, keşke hödük olmayaydı" diye kahroluruz. tanıyanlarımıza sorun.

    haydi itiraf edelim tek başına toplumlar ve kitleler adına konuşabileceğine inanan, hizmet ettiği çıkar çevreleri için insanların ar, haysiyet vehaya duygularını hiçe sayan, can ve mal güvenliğiyle oynayan başkomser cemil (ya da dayı cemil?) tabiriyle "kodaman"lar ve onların "uşaklar"ından nefret etmez miyiz? bu yüzden değil midir kafasına göre charles bronsonlaşan, kodamanları kendi yolu yordamıyla konuşturan, okşayan, anasını laciverde boyayan dayı cemillere olan sevgimiz. dayı cemil ertuğrul özkök muadili birisinin ensesine zümzüğü çaktıkça "oooh rahatladık be" demez miyiz? deriz. ama bir yandan da üzülürüz, kahroluruz. keşke efendi biri olaydı, dayak yemeyeydi, felç inmeyeydi diye.

    ama kabul edelim her zaman pasif kalırız, "adalet yerini bulur", "suç-ceza uygulamaları ciddidir, eline silah geçiren herhangi bir ibişin tekeline ya da hoşaf inisiyatifine teslim edilemez" der işin içinden çıkarız.

    oysa ki aramızdan bir punisher çıksa, kafasına göre ertuğrul özkökü yağlı iplere, kazıklara getirse, itiraf edelim çok eğleniriz. yurtdışında da yurdumuzda da bu gibi kişilere kahraman muamelesi yapılır, filmleri dahi çekilir. o vakit yaşasın adalet deriz şöyle bir gürül gürül, çağıl çağıl.

    hatta uzun vadede yasama a takımına, yargı ispanyol engizisyonuna, yürütme ali kıran ve baş kesen koalisyonuna devredilse çok mutlu oluruz, onu da itiraf edelim. hepimiz namaz eda edercesine 5 vakit güce taparız o zaman. ama üzülürüz de bir yandan, keşke insan olaydık, gocuklu celepten korkan koyun olmayaydık, deriz. modern düşüncemizden de taviz vermeyiz.
  • genelde patronunun kabul ettirmeye çalıştıklarından oluşan konsept.
    örnek olarak kanal d de yayınlanan popstar için, "gelin itiraf edelim bayhan ı seviyoruz." demiştir. bir ekleme de ben yapayım abimize; "evet bayhan ı kanal d de çıktığı sürece seviyoruz, seveceğiz. çünkü biz aslında kanal d yi seviyoruz."

    ayrıca güç odağı haline gelmiş bir yayın kuruluşunda yetkilerle donatılmak, insan da itiraf ve mazlumluk hali yaratabilir. doğal karşılıyorum.

    benzer bir durum için, akşam gazetesinde televizyon yorumculuğu yapan burhan ayeri nin, reha muhtar show tv den ayrıldıktan sonra , hakkında demediğini bırakmaması.. veya ibrahim tatlıses i show tv ye gecince, türkiye nin en büyük sesi olarak lanse etmesi. vb.
  • asıl itiraf etmesi gereken şeyleri itiraf edememeyi örtme amaçlı hiçbir tutar yanı olmayan teoriciklerini halka kabul ettirme çabasının ürünü.
  • "aslinda bütün bu sırları hayatımın sonuna kadar saklamalıydım. bu karanlık ve meşum bilgiler benimle birlikte mezara kadar gitmeliydi. ama görüyorsunuz, yine kendimi tutamadım. her şeyi anlatıyorum."
    http://www.hurriyetim.com.tr/…~9@nvid~426481,00.asp
    (bkz: ertuğrul özkök)