şükela:  tümü | bugün
  • "ı was taunted and sneered at so that ı would not go home to my meals, and used to stay in the streets with a hungry belly rather than return for anything to eat, what few half-meals ı did have, ı was taunted with the remark—'that's more than you have earned." —joseph merrick

    "alaya alındım ve küçümsendim. öyle ki, evime, yemek yemeye gidemiyordum ve eve dönüp elimde olan yarım yamalak şeyleri yemek yerine, aç karınla sokaklarda kalıyordum. 'bu, hak ettiğinden daha fazlası!' sözleriyle alaya alındım." —joseph merrick

    1980 yapımı bir david lynch filmi olan "the elephant man'ın de konu aldığı joseph merrick, hastalık ve çirkinlik arasındaki kaderdaşlığın sıradışı simgelerinden biriydi. burada filmden ve karakterden uzun uzadıya söz edilmeyecek olunsa da, insanlığın elinde çirkinliğe dair, en iyi ihtimalle üzeri türlü varoluşsal dekorlarla örtülmüş bir öteleme çabasından başka hiçbir şey yok (bkz: jean paul sartre), (bkz: niccolo paganini) ve (bkz: sokrates). daha açık bir deyişle, değişen bir şey yok: hâlâ çirkinle dalga geçiyoruz ve hâlâ içten içe bir manda sürüsü gibi davranabiliyoruz. hâlâ yer yer şerefsiziz ve bunu türlü şekillerde ifade etmek için can attığımız bile oluyor.

    insanın kendini tanımlama isteği o denli güçlü bir arzudur ki, insan bunu gerçekleştirmek adına acımasız tutumlar sergilemekten kaçınmaz. çirkinliğin ve çirkin olanın üzerine gidilmesinin sebeplerinden biri de budur. insan, bir birey olarak kendini tanımlama ve kişilerarası uzayda belirli bir çekim gücüne erişme arzusu taşır. bunu gerçekleştirmek için ise değerlere ve normlara; yani kavramlara tutunur. bu kavramların kıyaslama yoluyla toplumun tabakalarına uyarlanabilmesi için, tanımlandıkları toplum bünyesinde çeşitli doğal hiyerarşiler oluşur. insanın kendini tanımlamak için kullandığı kavramlar arasında, güç, para ve estetik sayılabilir. sosyal ve ekonomik yapıların tesiri ölçüsünde birbirleri üzerinde etkileri olan, yani birinin varlığında diğeri baskılanabilen bu üç temel unsurun niteliklerinin değişimi ve gelişimi farklıdır. para, yani maddi güç, tarih boyunca belli kalıplar dâhilinde tanımlanırken, güç ve statü temelleri yavaş bir değişim içinde tanım bulmuştur. kaba tabirle, fiziksel güçten zihinsel güce doğru bir evrim söz konusudur. estetik kabuller ve değerlerin değişimi, diğer ikisine göre daha baş döndürücüdür. bunun nedeni de, insan benliğinin ayrılmaz parçası olan algıların, geride kalan yüzyıllar boyunca gelişen ağ yapıları ve bu ağ yapılarının taşıdığı, giderek artan bilgi yükü tarafından, doğrudan ve daha hızlı bir biçimde manipüle edilegelmesi olabilir.

    estetik kabuller, değerler tarihinin birçok döneminde tanımlanırken, çıkarımlar hep güzel olanın sahip olduğu özellikler yahut olması gereken özellikler üzerinden tanımlanmıştır. bu tanımlamalar, insanların genel algılarının farklılaşmasına dayanarak, kültürün yeniden şekillenmesiyle kendini çoğunluğun kabulü şeklinde göstermiştir (bkz: çoğunluk). farklı çağlarda yahut farklı toplumlarda oluşan estetik kaygıların birbirinden farklı olması, bunun en bariz göstergesidir. bu zaman ve kültürün evrimine göre yeniden tanımlanan güzelliğin aksine, *çirkinlik, güzelliğin karşıtı olmaktan öteye gidememiştir*. estetiğin temeline oturtulmuş güzellik, tanım zenginliği açısından birçok kaynaktan beslenirken, çirkinlik, sadece bir zıtlık ilişkisi ile tanımlanmak adına güzelliğe mahkûm bırakılmıştır. hâlbuki güzelliğin hiyerarşisinde çirkinlik, bir referans noktasıdır; çirkinlikten uzaklık, güzellik seviyesini belirlemek için kullanılır. güzellik için belli özellikler aranırken, geriye kalan tüm özellikler çirkinlik evrenindedir. başka bir deyişle, estetik evreninde çirkinin özelliklerinin ne kadarının taşınmadığı, güzellik tanımının diğer boyutudur.

    çirkinlik, estetik evreninde özelliklerin çoğunu kapsarken, onu temel olarak ikiye ayırmak mümkündür. birincisi: varlığın özündeki çirkinliktir ki, evrensel kabule en yakın sayılan özelliklerine sahiptir. insanlar olarak, hayvani yönümüzün iğrendiği, tiksindiği çirkinliği ve varlığın doğasında bulunması gerekenlerin eksikliğinin neden olduğu çirkinliği bu kategoride değerlendirebiliriz (bkz: bilinçdışı), (bkz: id). diğer yandan, kabul edilen çirkinlik ise içinde tanımlandığı toplumsal yapının genel algılarına ve bu algılar üzerine inşa edilen yargılarına dayanan çirkinliktir. bütün bunlarla birlikte, bu iki çirkinliğin sanatsal yorumundan bahsedilebilir. kabaca, karmaşık estetik yargılarımızın basitçe dışavurumu olan sanatın, çirkinliğin tanımlanmasındaki rolü büyük olmakla beraber, onun içindeki güzelliklere de ışık tutabilme potansiyeli görmezden gelinemez. sanatçının bakış açısıyla, eserinde çirkinlik bambaşka şekilde yorumlanabilir ki, yıllar sonra çirkinlik evreninde görülen özellikler, güzellik evrenin bir parçası olabilir. estetiğin evreninde bütünlüğü göremeyen insanlar ise esen her rüzgârda kendilerini yeniden tanımlamaya çalışırken elbette özlerinden uzak bir hayatı geride bırakmış olacaklardır.

    ***

    ikonografi

    umberto eco'nun, "çirkinliğin tarihi" kitabında "isa'nın biçiminin bozulması" ile ilgili metnin içeriğinde çarpıcı birkaç cümle düşüncelerime denk düşüyor. "isa, imanını sürdürmek için kendisini biçimsizleştirmiştir **, ama sonsuza dek güzel kalacaktır. biz onu gördük ve o, bakılacak biçimden, güzellikten yoksundu. gönlümüzü çeken bir görünüşü de yoktu. budur onun gücü: aşağılanmış, görünüşü biçimsiz, her yanı yaralarla kaplı bir insan; her türlü zayıflığı görmüş biri. *isa'nın biçimsizliği seni biçimli kılar.* aslında biçimsiz olmayı istemeseydi, sen kaybettiğin kutsal biçimi asla elde edemezdin. bu yüzden, çarmıha gerili iken biçimsizdi, ama onun biçimsizliği benim güzelliğimi oluşturuyordu."

    kitabın başka bir yerinde, xvi. ve xvii. yüzyıllar arasına ait iki önemli metinden bahsedilir. michel de montaigne, kötürüm kadınlar için şefkat dolu bir övgü kaleme almıştır. diğer metindeyse william shakespeare, bir dizi geleneksel güzellik özelliğinin değillenmesi yoluyla, görünürde esmer kadınını küçümser, fakat şiirlerini "yine de" ile bitirir. çünkü her şeye rağmen, esin perisini sevmektedir. barok dönemi şairleri ise bunun çok daha ötesine geçerek, şaşı, kambur, topal, cüce kadınlara övgülerle seslenirler.

    ¶alman barokunun edebiyat ve tiyatro alanlarında önemli bir ismi olan andreas gryphius'un "cardenio und celinde" adlı trajedisinde, mezarından fırlayarak yeniden canlanmış bir kadın bedeni, ölmeden önce onu seven cardenio tarafından tanınır ve bir kovalamacanın ardından, yakalanır. canlı gördüğü beden, metresinin bedeni, onu yakaladığında bir iskeletten ibarettir! önemli bir rönesans ve barok eleştirmeni olan jean rousset, bu sahneyi şu sözlerle bir laytmotife dönüştürür: "canlı ve sevgili bir kadın bedeninin altında, sevenin kucakladığı şey ölümün kendisinden başka bir şey değildir; hayat, ölümün ve çürümenin maskesinden başka bir şey değildir."