şükela:  tümü | bugün
  • "sana senden daha değerli gelecek bir şey olabilir mi?" manasındaki latince ifade.
    nerede geçmiştir, neden başlık yapılmıştır gibi soruların şu saatte akli cevaplarının bulunması imkansız gibi duruyor sayın okuyucular; siz daha iyi bilirsiniz ki; sabaha karşı bu saatler uykunun en hoş olduğu anlara tekabül eder, ama beynimin ve bünyemin bana oynadığı oyunlar sonunda, ben ise bu saatlerde ayaktayım, uyudum kalktım, ay ay okuyucuyla dertleşen yazar modelinden ziyade, böylesi bir ruh durumumun bula bula bu başlıktaki ifadeyi boethius 'un philosophiae consolation 'ından çıkarması üzerine konuşmak gerek;
    evet anlaşıldığı üzre; başlıktaki ifadenin nerede geçtiğini öğrenmiş bulunuyorsunuz.
    devamında ne diyor onu da öğrenmek ister misiniz?

    "nihil, inquies. igitur si tui compos fueris, possidebis quod nec tu amittere umquam uelis nec fortuna possit auferre. 24. atque ut agnoscas in his fortuitis rebus beatitudinem constare non posse, sic collige. si beatitudo est summum naturae bonum ratione degentis nec est summum bonum quod eripi ullo modo potest, quoniam praecellit id quod nequeat auferri, manifestum est quin ad beatitudinem percipiendam fortunae instabilitas aspirare non possit."

    yani "..sana senden daha değerli gelecek bir şey olabilir mi? tabii, hiçbir şey diyeceksin. öyleyse kendine sahipsen, asla yitirmeyi göze alamayacağın e kaderin de senden kapıp götüremeyeceği bir şeye sahipsin demektir. mutluluğun bu gelip geçici şeylerde olmadığını anlaman için, şunu iyice aklına koy: mutluluk akıl sahibi bir varlığın en yüce iyisiyse ve en yüce iyi hiçbir şekilde kapıp götürülemiyorsa, kapıp götürülemeyen bir şey daha iyi bir şey olduğuna göre, öyleyse kaderin değişkenliğinden mutluluğu elde etmesi asla beklenemez."

    türkçeye müthiş aktarılmış sözler değil mi? çiğdem hoca 'nın bu muhteşem çevirisine bir selam çakalım ve konu üzerinde konuşmaya devam edelim sabah sabah kafayı yediğim için;
    kadere böylesine geçiren, kişiyi kendisine bırakan, kendisinde bıraktığı için de en yüce mutluluk üzerine kaynağı içselleştirdikçe rahatlamasını, dertlerinden, sıkıntılarından arınmasını sağlayan bu sözler kime aittir, kime söylenmiştir?
    bu sözlerin yazarı boethius, yukarıda bunu öğrenmiştiniz. peki ya eserinde, boethius bu sözleri kime söyletiyor, kime söylenmiş kabul ediyor, ikinci iş olarak bunu belirleyelim;

    efendim bu sözler felsefeye ait. kaba taslak konuşmuyorum; felsefeye ait tabi de, eserde kişiselleştirilmiş bir felsefe kavramı söz konusu, felsefe bir bütün halinde şöylesine bir kadındır;
    'muhteşem görünümlü..ışıl ışıl yanan gözleriyle.. sıradan insanın çok ötesinde keskin bir anlayışa sahip.. rengi capcanlı.. sonsuz bir dirilik var üstünde.. bizim çağımızdan (boethius'un) olmadığını hissettirecek kadar yaşlı.. boyunu tahmin etmek güç.. (zira sıradan bir insan boyuna sahip, fakat bazen başı göğü delecekmiş gibi oluyor, göklere uzanıyor yani) elbisesi zarif bir işçilikle dokunmuş incecik ipliklerle dikilmiş.. kumaşı hiç bozulmayacak derecede kaliteliydi.. (kendi elleriyle dokumuş onu) giysileri uzun zamandır temizlenmediğinden is tutmuş masklar gibi, rengi ye ryer kararmış, alt kenarına pi harfi işlenmiş, yakasına da theta harfi.. (pi harfi; pratik felsefeye, theta harfiyse, kuramsal felsefeye işaret eder. | ç.dürüşken, a.g.e., sf: 362) bazı hainler tarafından elbisenin çeşitli kısımları koparılmış, hainler kafalarına göre neresini istiyorlarsa orasını koparmışlar.. (yani felsefe tarihinde, boethius kendi çağına kadar felsefeden canının istediğini koparan filozofları kastediyor burada hain olarak.) sağ elinde bazı kitaplar vardı, sol elinde de bir hükümranlık asası.
    (yukarıdaki tasvirlerin latincesi: "haec dum me cum tacitus ipse reputarem querimoniamque lacrimabilem stili officio signarem astitisse mihi supra uerticem uisa est mulier reuerendi admodum uultus, oculis ardentibus et ultra commumem hominum ualentiam perspicacibus, colore uiuido atque inexhausti uigoris, quamuis ita aeui plena foret ut nullo modo nostrae crederetur aetatis, statura discretionis ambiguae. 2. nam nunc quidem ad communem sese hominum mensuram cohibebat,nunc uero pulsare caelum summi uerticis cacumine uidebatur; quae cum altius caput extulisset ipsum etiam caelum penetrabat respicientiumque hominum frustrabatur intuitum. 3. uestes erant tenuissimis filis subtili artificio indissolubili materia perfectae, quas, uti post eadem prodente cognoui, suis manibus ipsa texuerat; quarum speciem, ueluti fumosas imagines solet, caligo quaedam neglectae uetustatis obduxerat. 4. harum in extremo margine p graecum, in supremo uero th legebatur intextum atque inter utrasque litteras in scalarum modum gradus quidam insigniti uidebantur, quibus ab inferiore ad superius elementum esset ascensus. 5. eandem tamen uestem uiolentorum quorundam sciderant manus et particulas quas quisque potuit abstulerant.6. et dextra quidem eius libellos, sceptrum uero sinistra gestabat." 1. l. 1-25)

    efendim felsefeyi bir kadın olarak yanı başında dikilmiş görüyor bay boethius.
    neden felsefe ona gelmiştir? neden onca insan içinde ona gelmiştir? çünkü teselli edilmesi gereken odur, bay boethius'un ta kendisi. bir entiriden filozofun hayatına kısa bir bakış atalım da biraz kafamızda netleştirelim hadiseyi; " soylu bir hristiyan ailenin oğlu ve sonrasından bir konsül'ün evlatlığı olan anicius manlius severinus boethius (480-524) iyi bir eğitim, felsefe ve edebiyat ilgisi, yunan klasikleri ve kültürüne dair zengin bir bilgi dağarı ve hıristiyanlığa dair derin bir kavrayışla batı roma'nın son günleri ve felsefi, siyasi ve dini olarak yeni bir dünyanın kurulduğu zamanlarda yaşadı. ancak devlet kademelerindeki hızlı yükselişi, imparatora yakınlığı ve toplum ve senatus nezdindeki saygınlığıyla sürüp giden rüya benzeri görkemli yaşamı bir söylenti, çözülüp giden ilişkiler ve siyasi oyunlarla bir anda yıkıldı. o artık yargılamaya bile gerek duyulmadan atıldığı zindanda ölümü bekleyen bir vatan haini, kendi deyimiyle bir sürgündü. işte felsefenin tesellisi tam da bu sürgün sırasında kaleme alındı." (bkz: #9846143) bu yüzdendir ki; felsefe onu ziyarete gelmiştir. ona aslında bu durumunun felaket olmadığını, asıl mutluluğun kendi içinde olduğunu ve şimdi yakınıp durduğu kaderin o mutluluğu, o özü ondan çekip alamayacağını söylemek için gelmiştir.
    felsefenin, boethius'a kadın olarak görünmesi hadisesinin, üstad attila ilhan 'ın hangi seks'de üzerinde durduğu (bkz. karşıtlar birbirini içerirse bölümü) cinsel çelişkilerin varlığıyla da açıklanıp açıklanamayacağı da muallaktır. (yalnız, diyalektiğin geçerliliğine ve sağlamlığına inancım o kadar tamdı ki; tam tersine, gerçekten diyalektik bir sanat bileşiminin bireylerin kişisel -bu arada elbette cinsel- çelişkilerini de öncelikle hesaba katması gerektiğini düşünüyordum. | hangi seks, iş bankası kültür yay., sf: 213) fakat net olan şey şudur; felsefe tarihi, işte bu kadının üzerindeki kıyafet parçasının yaşadıklarından öte birşey değildir. işte o kıyafet yırtık pırtıktır, alımlıdır, renklidir ama yırtıktır. belki bir parça da boethius koparmıştır, kimbilir bence kesin koparmıştır, zaten tanrı ve kader düşüncelerinin, çıkarımlarının oldukça öznel ve kimi öğretilerinin vardığı sonuçlar bütünü olarak değerlendirilmesi yanlış olmaz. o halde çarpıtmaya, bozmaya da meyillidir kişi; hem tanrıyı, hem kaderi, hatta tanrısızlığı.

    "kaderle boy ölçüşebilir mi insan?" ("visne igitur cum fortuna calculum ponere?" ll, 3, 37)

    bakar ki felsefe kadın, boethius'un hali fena.
    sürgünde kendisini parçalıyor, başlar teselli vermeye, işte başlıktaki ifade de o tesellinin içinden sadece bir cümle. şimdi bu başlık altında bir seri yakalayalım; ve bu zihniyeti isterseniz, bu teselliyi tüm dağınıklara, darmadağınlara, bu yırtık elbiseli kadının dilinden ulaştırmaya çalışalım.
    eğer yerkürenin bir yerinden, bir şekilde ekşi sözlük okuru olma yolunu yeğ tutarak, içindeki huzursuzluğa çare aramaya girişen bir insan evladı varsa, ve hasbelkader üzerinde durduğum bu konuya bu başlıkta rastlamışsa, biraz feyz almışsa, heyecanlanmışsa, "evet evet işte bu.. bir entiri okudum, hayatım değişti." demese de, kalbi pıt pıt atmışsa, atmak ne kelime eşine dostuna haber salıp; "ulan var ya jimi 'nin feşmekan entirisiyle şu an ağlıyorum biliyor musun :((( " diyecekse, ne mutlu o an'a. (galiba entirinin en saçma bölümü bu kısım oldu, nasıl da hezeyan kusuyorum böyle..)
  • hali bitkin, harap olmuş, sürgünde iki eli başında "şimdi ben ne yapacağım?" diye düşünen filozofumuzun işittiği en ilginç cümlelerden biri bu, orası muhakkak, hatta felsefe kadın'ın tüm tesellisinin odak noktası, diyebilirim.
    pantera 'nın walk'ında bir bölüm mübarek;
    "you can't be something you're not
    be yourself, by yourself
    stay away from me
    a lesson learned in life
    known from the dawn of time "

    aynen öyle; tesellinin boyutu tıpkı felsefe kadının boyu gibi gökleri deliyor.
    "visne igitur cum fortuna calculum ponere?" (ll, 3, 37) işte böyle soruyor kadın; "kaderle boy ölçüşebilir misin?"
    kaderimizin bize oynadığı oyunlardan neden şikayetçi oluruz ki, en mutlu anlarımızı düşündüğümüzde göreceğimiz şey de o kadere bağlıdır o halde? yani bizi mutlu eden de o, mutsuz eden de, mutluluk kavramının kendisi bizzatihi göreceliyken, yaşanmış olanları illa bir fatum çizgisiyle, alınyazısıyla, kaderle açıklıyorsak; o halde kaderin bizden bağımsız olarak bize sunduğu nimetleri kabul edişimiz gibi, onları bizden alışına da büyük bir serinkanlılıkla katlanmalı değil miyiz?

    boethius, kendisini tesellie tmesi için, felsefe kadına eserinde şöyle söylettiriyor;

    "dedisti, ut opinor, uerba fortunae dum te illa demulcet, dum te ut delicias suas fouet. munus quod nulli umquam priuato commodauerat abstulisti. uisne igitur cum fortuna calculum ponere? 10. nunc te primum liuenti oculo praestrinxit. si numerum modumque laetorum tristiumue consideres, adhuc te felicem negare non possis. 11. quodsi idcirco te fortunatum esse non aestimas, quoniam quae tunc laeta uidebantur abierunt, non est quod te miserum putes, quoniam quae nunc creduntur maesta praetereunt. 12. an tu in hanc uitae scenam nunc primum subitus hospesque uenisti? ullamne humanis rebus inesse constantiam reris, cum ipsum saepe hominem uelox hora dissoluat? 13. nam etsi rara est fortuitis manendi fides, ultimus tamen uitae dies mors quaedam fortunae est etiam manentis. 14. quid igitur referre putas tune illam moriendo deseras an te illa fugiendo? "

    "o zamanlar kader seni hafifçe okşarken, adeta sevgilisiymiş gibi üstüne titrerken onu aldattığından eminim. o ana kadar hiçbir bireye bahşetmediği ödülü aldın onun elinden. öyleyse kaderle boy ölçüşebilir misin? şimdi ilk kez sana kıskanç gözlerle bakıyor. ama sevinçlerin ile üzüntülerinin sayısını ve oranını düşünecek olursan, şimdiye kadar mutlu olduğunu reddedemezsin. eskiden yaşadığın o sevinçler geçip gittiğine göre, artık kendini şanslı bir adam olarak görmesen bile, kendini zavallı yerine koyman için de bir sebep yok, şimdi kederli olarak değerlendirdiğin günlerin bir gün geçip gideceğine göre. yoksa bu yaşam sahnesine ilk kez ayak basan bir yolcu, bir yabancı gibi geldiğini mi sanıyorsun? insan yaşamında bir tutarlılığın olduğuna mı inanıyorsun yoksa, çabucak geçen şu zaman insanın kendisini bile küle dönüştürürken? çünkü biz ender de olsa kadere bağlı şeylerin kalıcılığına güven besleriz, ama yaşamın son günü olan ölüm, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kaderin de bir nevi sonu olur. öyleyse ne fark eder, ha sen ölürken onu bırakmışsın, ha o kaçarken seni bırakmış?"

    felsefe kadının sözleri, dertli filozofu şaşırtmaz. hatta ona hak da verir fakat mevzuya değişik bir bakış açısından bakar;

    "tum ego: uera, inquam, commemoras, o uirtutum omnium nutrix, nec infitiari possum prosperitatis meae uelocissimum cursum. 2. sed hoc est quod recolentem uehementius coquit; nam in omni aduersitate fortunae infelicissimum est genus infortunii fuisse felicem."

    "ey bütün erdemlerin besleyici anası! anımsattığın her şey doğru! sahip olduğum ne varsa, çok kısa sürede elde ettiğimi reddedemem. ama onları aklıma getirmek beni müthiş kızdırıyor. <işte buraya dikkat> çünkü talihsizliklerin içinde en berbatı bir zamanlar mutlu olmuş olmaktır." çiğdem hoca burada dante, inferno, 5.121 vd 'den bir dipnot düşüyor: "mutluluğun ne olduğunu bilmiş olmak." (a.g.e. sf: 370)

    yanılmıyorsam ya nietzsche'de, ya goethe'nin werther'inde bir yerde fakat kesinlikle bir alman'da; böyle bir şey daha geçiyordu; "en acısı, en mutsuz anda en mutlu olunan anları anımsamaktır,, gibisinden bir şeydi, o yüzden pek şaşırmadım buradaki dehşet ifadeye, dehşet diyorum çünkü, bizzat sefil filozofun, kendi yarattığı kurgusunun ağzından kendi sefilliğine teselliler yağdırırken böylesi bir sonuca, yani yaşıyor olmayı hatta mutluluğun ne olduğu hususunda bilgi sahibi olmayı en trajik olan olarak betimlemesi müthiştir.
    bu konuda konuşmaya girişince, prometheus'un ateşi çalışına ardından pandora'nın gönderilmesine ve bu yolla insan'ın acıyla karşılaşarak, insanlaşmasına uzanabiliriz ama, ekşi sözlük'te üzerinde sıkça durdum bu konunun: (bkz: pandora/@jimi the kewl) (bkz: hybris/@jimi the kewl)

    felsefe kadın'a göre; kaderimizin tersliğinden (!) yakınmamalıyız.

    "igitur si quod in omni fortunae tuae censu pretiosissimum possidebas id tibi diuinitus inlaesum adhuc inuiolatumque seruatur, poterisne meliora quaeque retinens de infortunio iure causari?"

    "kaderinin sana sunduğu bütün armağanlar arasında, tanrısal öngörünün hiç zarar verilmeden ve bir bütün olarak korumana izin verdiği en değerlisine sahip olduğuna göre, en iyileri hala elindeyken şanssızlığından bu kadar yakınmaya hakkın var mı?"

    bedbaht filozofa ailesinden örnekler sunar; "muhteşem derecede iyi olan kayınpederin hala sağ" der mesela, veya "karın" veya "her iki çocuğun da consul -bu olağanüstü bir şeydi.-" ailen her ne kadar sen sürgünde de olsan, hala başlarına gelmiş hiçbir felaket yok, sen niye üzülmeye devam edersin, herşeyini yitirmişçesine kendini mahvedersin, demeye getirir.

    "o te, si tua bona cognoscas, felicem, cui suppetunt etiam nunc quae uita nemo dubitat esse cariora. 9. quare sicca iam lacrimas; nondum est ad unum omnes exosa fortuna nec tibi nimium ualida tempestas incubuit quando tenaces haerent ancorae quae nec praesentis solamen nec futuri spem temporis abesse patiantur. -- "

    "ah sen ne kadar mutlu bir adamsın, keşke elindeki iyiliklerin farkına varabilsen! ölümlüler her şeyi bir yana bırakıp kendi yaşamlarına sahip çıkarken, senin şu an elinde bulunan iyiliklerin, yaşamın kendisinden çok daha değerli olduğundan kimsenin şüphesi olmayacaktır! bu yüzden hadi sil gözyaşlarını. kader nefretini henüz tam ailene kusmadı. başında dönüp duran fırtınalar henüz dayanamayacağın kadar sert esmiyor. çünkü çapanı sağlam bağlamışsın, ne şu anın tesellisinin, ne de gelecekteki umudunun yok olmasına izin veriyor."

    bunun üzerine boethius cevap verir;

    "et haereant, precor; illis namque manentibus, utcumque se res habeant, enatabimus. sed quantum ornamentis nostris decesserit, vides."

    "öylece sağlam kalması için de dua ediyorum, çünkü o sağlam kaldıkça, koşullar ne olursa olsun, suya batmayacağım. yine de elde ettiğim rütbelerden ne kadar çok yitirdiğimi sen görüyorsun."

    bu son sözü de gösteriyor ki; ailesinin durumu konusunda felsefe kadın onu ikna etmiştir sıra rütbesini kaybetmesi hususunda ondan alacağı tesellidedir. şöyle der kadın;

    "promouimus, aliquantum si te non iam totius tuae sortis piget."

    "şu anki durumundan tamamen nefret etmediğine göre, belli bir yol katetmiş sayılırız."

    rütbelerin ve insanın maddi hayatını süsleyen şeylerin anlamsızlığı üzerine teselli üzerine konuşma da bu başlık altında başka bir entirinin malzemesi olsun bakalım.
  • kaderin benzer dual yapısından sakınılması gerektiği ve kişinin "ne arayacaksa" kendine araması gerektiğine dair ifadedir bu.
    boethius'un eserinin ll. kitabının neredeyse tümünde üzerinde durduğu bu hadiseye daha önce değinen olmuş mu diye düşünürsek; benzer bir söylemi, ofellus'tan azla yaşamak bir fazilettir sözüyle alıntı yapan horatius 'un sermones ll,2 'sinde de görmekteyiz;

    " “bütün bu azarlara ve sitemlere lâyık olan trausius'dur. benim üç krala yetişecek kadar servet ve gelirim vardır.” bu servetin fazlasını daha münasip bir yere sarfetmek mümkün değil midir? sen zengin olduğun müddetçe niçin bir namuslu adam fukara kalsın? niçin ilahların eski mabetleri yıkılıp gitsin? niçin ey sefil, bu kocaman altın külçesinden aziz vatana bir şey hediye etmiyorsun? zanneder misin ki, her şey sonuna kadar ancak senin lehine, sana muvafık olarak gelip geçecektir? ah, günün birinde düşmanların senin haline kahkahalarla gülecektir. söyle bana, talihi tersine döndüğü vakit, hangi adam kendisinde yeterli bir direnme kaynağı bulabilir; ekşimiş ruhu ve kibirli vücudu bin türlü zevklere ve hazlara alışmış olan mı? yoksa, azla kanaat ederek ve istikbalden korkarak, barış zamanında savaş için öngörü sahibi olarak silahlanmayı bilen mi? şu dersleri dinleyiniz. ben ofellus'u, bunları tatbik ederken gördüm. onu çocukken tanıdım. o zaman, şimdi azalmış olan servetini ayni itidal ile, idare ederdi. onun, bu metin kalpli adamın, devlet tarafından zaptedilmiş bir küçük tarlanın ortasında ve kendisi, kendi malının kiracısı olarak, çocukları ve sürüleri ile nasıl çalıştığını bir görmeliydiniz."
  • rütbeler bahsinde de, tek iyinin kendimizde ve maddi hayata yönelik her türlü ünvanın eğer bizi tatmin ediyorsa da kaderden, etmiyorsa hatta yıkıyorsa da kaderden geldiğinden önemsenmemesi gerektiğini belirten kadın felsefenin kafasındaki asıl tilkidir: "estne aliquid tibi te ipso pretiosus"

    "..sed delicias tuas ferre non possum qui abesse aliquid tuae
    beatitudini tam luctuosus atque anxius conqueraris. quis est enim tam conpositae felicitatis ut non aliqua ex parte cum status sui qualitate rixetur? anxia enim res est humanorum condicio bonorum et quae uel numquam tota proueniat uel numquam perpetua subsistat." (iv, 40-46)

    "..mutluluğunun birazını yitirdiğin için bu kadar kederli ve bu kadar evhamlı şikayetler edince, zevklerine böylesine düşkün olmana dayanamıyorum. hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. insanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır, ne tamamen ele geçirilir, ne de sonsuza dek sürer."

    mutluluğun, yaşamdaki pozisyonlarla elde edilip, kaybedilmeyeceği üzerine felsefenin tesellisi örneklerle devam eder;

    "..huic census exuberat, sed est pudori degener sanguis; hunc nobilitas notum facit, sed angustia rei familiaris inclusus esse mallet ignotus. ille utroque circumfluus uitam caelibem deflet; ille nuptiis felix orbus liberis alieno censum nutrit heredi. alius prole laetatus filii filiaeue delictis maestus inlacrimat. ***idcirco nemo facile cum fortunae suae condicione concordat***;" (iv, 46-53)

    "bir adamın çok büyük bir geliri olabilir, ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir. bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır, ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. bir adam hem zengin hem de soylu olabilir, ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. bir başkasının mutlu bir evliliği vardır, ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için arttırır. başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur, ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. demek ki ***hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz***"

    zira felsefe kadın'a göre; her durumun tatsız bir yanı mutlaka vardır (inest enim singulis quod inexpertus), sadece henüz yaşamadığı için bilmiyordur. bilindiğinde de ürkütücü olur. (ignoret expertus exhorreat)

    "adde quod felicissimi cuiusque delicatissimus sensus est et nisi ad nutum cuncta suppetant, omnis aduersitatis insolens minimis quibusque prosternitur;" (iv, 55-58)

    "ayrıca çok mutlu kişiler, müşkülpesent olur ve en ufak bir zorlukla karşılaşmaya alışık olmadıklarından, herhangi bir şey beğenilerine uygun düşmediğinde yere yıkılırlar."

    felsefenin tesellisinin bu kısmı kesinlikle seneca 'nın de providentia 'sını anımsatmakta. hatırlayalım;

    "..keyiften kaçınalım, takat kesen mutluluktan sakınalım, ruh bunlarla sersemleşir ve insanlığın ortak yazgısını anımsatan bir şey müdahale etmedikçe, sonu gelmez bir sarhoşlukla uyuşmuş gibi kalır. sınırı aşan her şey zararlı da olsa (bkz: hybris) en tehlikesi sınırsız, ölçüsüz mutluluktur. beyni uyarır, akla boş hayaller çağırır, yanlış ile doğru arasına kalın bir sis perdesi çeker. sınırsız ve ölçüsüz iyiliklerle çatlamaktansa, erdemi davet edip sürekli mutluluğu üstlenmek daha uygun olmaz mı?" (bkz: tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi/@jimi the kewl)

    boethius 'un sürgün olarak değerlendirdiği burası (bkz: pavia) aslında buranın yerlileri için bir memlekettir. (hic ipse locus quem tu exilium uocas, incolentibus patria est;) o yüzden bu sürgün (!) hayatından mutsuzluk duymamalıdır; eğer o zavallı olduklarını düşünmezse, hiçbir şey zavallı olamaz. (bkz: adeo nihil est miserum nisi cum putes) dünyevi şeylerin getirdiği mutluluk sefildir, insanı yüzüstü bırakır, endişeyle yaşayanları da zaten bütünüyle tatmin etmez. (liquet igitur quam sit mortalium rerum misera beatitudo quae nec
    apud aequanimos perpetua perdurat necanxios tota delectat.) insan kendisine sahipse, asla yitirmeyi göze alamayacağı ve kaderin de ondan kapıp götüremeyeceği bir şeye sahiptir demektir. mutluluk gelip geçici şeylerde asla olamaz; mutluluk akıl sahibi bir varlığın en yüce iyisiyse ve en yüce hiçbir şekilde kapıp götürülemiyorsa, kapıp götürülemeyen bir şey daha iyi bir şey olduğuna göre; öyleyse kaderin değişkenliğinden mutluluğu elde etmesi asla beklenemez. (si beatitudo est summum naturae bonum ratione degentis nec est summum bonum quod eripi ullo modo potest, quoniam praecellit id quod nequeat auferri, manifestum est quoniam ad beatitudinem percipiendam fortunae instabilitas adspirare non possit. [iv, 79-85])

    yani bunun farkında olan daimi kaybetme korkusundan muzdarip veya kaderin değişebilir olduğundan habersiz cahil kişilerden her ikisi de mutsuzluğa yazgılıdır. zira gelip geçici mutluluk bedenin ölümüyle kesin olarak sona ereceğinden, böyle bir mutluluk refah getirse bile, ölüm gelip çattığında insan soyunun mutsuzluğa sürükleneceğinden hiç kuşku duymamak gerekir.
  • sanmayın ki pagan roma'sında sıkışıp kalan bir ifadedir bu.

    çok etkileyici geldi bana bilmem sizler de katılır mısınız; şu satırlara bakın, bir yazar neo-latin diliyle nasıl da estne aliquid tibi te ipso pretiosus ifadesini açıklamış, hem de çağını makaraya alan bir adam kimliğiyle, adam kim mi? önce okuyalım neler yazmış sonra adamın kimliğini açıklıyayım;

    "quis regem non et opulentum, et dominum fatetur? atqui nullis animi bonis instructus est, atqui nihil illi satis est, iam videlicet pauperrimus est. tum animum habet plurimis addictum vitiis, iam turpiter servus est. ad eumdem modum in caeteris quoque philosophari liceret. sed hoc exempli vice posuisse satis sit. at quorsum haec? inquiet aliquis. audite quo rem deducamus . si quis histrionibus in scena fabulam agentibus personas detrahere conetur, ac spectatoribus veras nativasque facies ostenderel, nonne is fabulam omnem perverterit, dignusque habeatur, quem omnes e theatro velut lymphatum saxis eiiciant? exorietur autem repente nova rerum species, ut qui modo mulier, nunc vir: qui modo iuvenis, mox senex: qui paulo ante rex, subito dama: qui modo deus, repente homunculus appareat. verum eum errorem tollere, est fabulam omnem perturbare. illud ipsum figmentum et fucus est, quod spectatorum oculos detinet. porro mortalium vita omnis quid aliud est, quam fabula quaepiam, in qua alii aliis obtecti personis procedunt, aguntque suas quisque partes, donec choragus educat e proscenio? qui saepe tamen eumdem diverso cultu prodire iubet, ut qui modo regem purpuratum egerat, nunc servulum pannosum gerat. adumbrata quidem omnia, sed haec fabula non aliter agitur. hic si mihi sapiens aliquis coelo delapsus subito exoriatur, clamitetque hunc quem omnes ut deum ac dominum suspiciunt, nec hominum esse, quod pecudum ritu ducatur affectibus, servum esse infimum, quod tam multis, tamque foedis dominis sponte serviat. rursum alium, qui parentem exstinctum luget, ridere iubeat, quod iam demum ille vivere coeperit, cum alioqui vita haec nihil aliud sit quam mors quaedam. porro alium stemmatis gloriantem, ignobilem ac nothum appellet, quod a virtute longe absit, quae sola nobilitatis sit fons, adque eumdem modum de caeteris omnibus loquatur, quaeso, quid is aliud egerit, nisi ut demens ac furiosus omnibus esse videatur? ut nihil est stultius praepostera sapientia, ita perversa prudentia nihil imprudentius. siquidem perverse facit, qui sese non accommodet rebus praesentibus, foroque nolit uti, nec saltem legis illius convivialis meminerit, ê pithi, ê apithi, postuletque ut fabula iam non sit fabula. contra, vere prudentis est, cum sis mortalis, nihil ultra sortem sapere velle, cumque universa hominum multitudine vel connivere libenter, vel comiter errare. at istud ipsum, inquiunt, stultitiae est. haud equidem inficias iverim, modo fateantur illi vicissim hoc esse, vitae fabulam agere."

    "bir krala, pek zengin ve pek kudretli bir ölümlü gözüyle kim bakmaz? ama, onun ruhu itibara layık hiçbir sıfatla süslü değilse, sahip olduğu şeylerden memnun değilse, o gerçekten pek fakir değil midir? ruhu birçok kötü tutkunun egemenliğine boyun eğmekte ise, o tutsakların en aşağısı değil midir? bu dünyanın bütün diğer şeyleri hakkında böyle usa vurmalar yürütülebilir. fakat bu örnek yeterlidir. belki bana bütün bu usavurmalar nereye varıyor, diyeceksiniz, nereye vardığını şimdi göreceksiniz. aktörler rollerini oynarken biri gelip onların maskelerini söküp atarak seyircilere doğal çehrelerini gösterirse, sahneyi bozmaz mı? bir çılgın gibi tiyatrodan dışarı atılmayı hak etmez mi? fakat bu olunca her şeyin hemen yüzü değişir: kadın bir erkek olur, delikanlı da bir ihtiyar, krallar, kahramanlar, tanrılar o anda gözden kaybolurlar ve yerlerinde yalnız birtakım sefiller, maskaralar görülür. hayal mahvolmakla piyesin uyandırdığı bütün ilgi mahvolur, işte bu kılık değiştirme, bu gizlenmedir ki seyircinin gözlerini sahneye bağlar. fakat hayat nedir? böyle şekillere girmiş olan insanlar, sahneye çıkarlar, rollerini oynarlar ve tiyatro sahibi bazen kıyafetlerini değiştirdikten, onları kâh kralların görkemli erguvanı içinde, kâh esaret ve sefaletin iğrenç paçavralarına bürünmüş olarak gösterdikten sonra, nihayet sahneyi terk etmeye zorlar.
    gökten düşen bir bilge, birdenbire aramızda görülse de şöyle haykırsa: 'tanrınız ve efendiniz gözüyle bakmakla olduğunuz kimse, insan adına bile layık değildir; o madem ki hayvanlar gibi idaresini vahşi tutkularına bırakmışsa, o halde hayvanlar sınıfından da üstün değildir, madem ki bu kadar aşağılık efendilere kendi arzusuyla boyun eğmektedir, o halde tutsakların en alçağıdır.' babasının ölümüne ağlayan bir adama da şöyle dese: 'sevin baban şimdi yaşamaya başlıyor, zira bu dünyada hayat bir çeşit ölümden başka bir şey değildir.' unvanlarıyla övünen bir soyluya da şöyle dese: 'sen ancak bir soysuz ve bir piçsin, çünkü gerçek soyluluğun, tek şartı olan erdem sende yoktur.' özetle, hayata ait her şey hakkında bu tarzda konuşsa, rica ederim bana söyleyiniz, bütün bu güzel sözlerle ne kazanır? her tarafta ona bir çılgın, bir divane diye bakarlar. yersiz bir bilgeliğe sahip olmak ne kadar delilikse, muzır bir bilgelik sahibi olmak da o derece ihtiyatsızlıktır. zamana ve şartlara uymasını bilmeyen, komedyanın bir komedya olmamasını isteyen bir ihtiyatlılık, ihtiyatlılıklarm en zararlısıdır.

    grekler eskiden davetlilerine: için, yahut kalkın gidin derlerdi, hakları da vardı. madem ki insanız, gerçek ihtiyatlılık, yapımızın kaldırdığından daha fazla bilge olmamaktan ibarettir. ya kalabalığın deliliklerine tatlılıkla katlanmalı, ya da kalabalıkla birlikte hatalar deryasına kendimizi kaptırmalıyız. "fakat, diyeceksiniz, böyle bir hareket deliliktir." bunu kabul ederim; ama siz de hayat komedyasını oynamanın gerçekten bu olduğunu kabul edersiniz."

    ne kadar acımasız ve ciddi bir yergi değil mi? oysa bu satırlar çağıyla ve çoğunlukla stoacılarla, bilge görünen somurtkanlarla, aklileşmiş umut kırıcılarla dalga geçen bir deliye, erasmus'a ait. (moriae encomium, 29) neredeyse boethius'tan 1000 sene sonra yaşamış bir adama ait. bu başlıkta mutluluk alt küme ünvan, aile üzerine yeteri kadar konuştum varsayıyorum, erasmus'dan örnek verebildiğime göre;
  • (bkz: #14361764)