şükela:  tümü | bugün
  • içindeki her şeyin sararıp solduğu, mobilyaların, merdiven küpeştelerinin, pencere içlerinin, duvarlardaki tabloların, fotoğrafların, aynaların, kapağı kapalı sandığın eskidiği, üzeri silindiğinde parmağın ucuna yapışacak tozla kaplı olduğu (ve haliyle öyle durduğu) eski bir konağın cümle kapısının önünde bir kadın ve bir erkek eşikten adım attıkları anda bulundukları zamanın içinden hiç yaşamadıkları zamanın dışına düşerler. yüksek tavanlı ve geniş salonlu bu konağa ait, odalarını çevreleyen, yılları kapladıkları boşlukta eskitmiş ve geçmişin tanıklığıyla yorulmuş eşyaların varlığı, kadının ve erkeğin şimdiki zamanı için hem gizli bir tehdit (hiç kullanmadıkları eşyalar arasında ne yapacağını bilememe duygusunun beslediği) hem adlandıramadıkları tanıklıktır. kuşku ve merak koltukları saran örtüler kaldırıldığında yerini karmaşık ve garip dalgınlığa bırakır. dalgınlığı bölen birbirlerine doğru yönelen keşfetme duygusudur. dışarıya bakmak için yanaştıkları pencere gölgelendikçe kadının geçmişine ait sırrı, erkeğin bu sırra ulaşmaya ilişkin telaşı konakta hâlâ varlıklarını koruyan eski eşyaların arasından sıyrılıp tek bir eşyanın üzerinde seçilir: kadının boynundaki inci kolyede. kolyenin her bir tanesinde. birbirlerini keşfettikleri an kopan ve taneleri döşemenin üzerinde yuvarlanıp, kapıya, merdivene ulaşan inci taneleri, hayatları boyunca geç kaldıklarını düşündükleri ne varsa hepsinin telafisidir (bir bakıma). değilse bile, gördükleri geçmişi, yaşadıkları o günde başka bir sandığa kilitleme çabasıdır. hatıranın kendisi için saklı kalmış bir bölümü. ali teoman’ın kuzguncuk’taki konak adlı öyküsü, hayatın simgeler tablosunu eski konağın duran, bekleyen eşyalarının arasına asar. tabloya bakanlar (pek tabii öyküyü okuyanlar) öyküdeki kadının çocukluk eşyalarına mekân olan sandığın yaşamının çok gerilerde kalmış bir dönemine tanıklık edişine ortak olurlar, kendi hayatları ve hatıralarıyla birlikte. eşyanın büyülü hüneriyle.

    eşyanın varlığına, anlamına dair düşünmenin sezgiye ve duyguya tekabül eden bir yanı var: göründüğünden fazlası. somutluğundan ziyade, bakınca, dokununca, yerini değiştirince, saklayınca ya da varlığına tahammül edemeyip bir daha görmemek, aynı mekânı paylaşmamak için atınca/satınca/yırtınca/koparınca, her ne vesileyle olursa olsun daha soyut, kolay tanımlanamayan, adlandırılamayan ödünç bir duygu. bir ilişkilenme, paylaşma, sevgi, hüzün, mutluluk bağlılık ve hatta öfke/nefret biçimi. karmaşık duygular bütünlüğü. uzun zamandır eşyanın bize ne anlattığına dair düşündüklerim onlarla kurduğumuz (biz kipini eşyanın ortak duygulanıma imkân veren tabiatına müştereklik duygusunu ekleyebilme kolaylığı için tercih ediyorum) ilişkinin mekâna ve zamana bakışımızı etkilemesi kadar kişisel hikâyemizin ayrıntılarını saklamasıyla kesişiyor. bir süre eşyaya dair başkaları ne düşünüyor acaba diyerek, konuyu yerli-yersiz açıp etrafımdaki insanların fikrini almak istediğimde, eşyadaki mânâyı yalnızca gündelik hayattaki faydası ve maddi imgesi aracılığıyla anlatmaya çalışanların (belli etmemeye gayret gösterseler de) garip bakışlarıyla karşılaştım. benim anlattıklarım, eşyayla kurduğum bağ ve sorduğum sorular eşyanın, (aslında bizimle birlikte yaşamak zorunda bıraktığımız, bağımlı kıldığımız/bağımlı olduğumuz) bizden ayrı varlıklar olarak nasıl yaşadıklarına, ne hissettiklerine, nasıl seslendiklerine ve konuştuklarına odaklanıyordu, hâlâ öyle, inkâr edemem.

    bir masa ona dokunduğumuzda ne hissediyordu, bir pencere sadece açıldığı dünyanın sesini değil pervazına değip uzaklaşan perdenin arkasında kalan bizi, bizim sesimizi nasıl duyuyordu, sehpadaki vazo içinde kuruyan çiçekleri hatırlatmak için sesleniyor muydu, bir kutunun içinde saklanan teki kaybolmuş bir küpe hangi hatıranın nişanesiydi de küskünlüğüne gerekçe bulmuyordu, sokak kapısının önündeki ayakkabı yürütüldüğü yolların hesabını kimden soruyordu, oturmaktan eskimiş koltuk misafir etmek istemediğine ne diyordu, kalemlikte yıllar boyu unutulmuş bir kalem dile gelse yalnız bırakılmışlığını hangi sözle anlatırdı, ardiyede ya da kilerde ihtiyaç duyulmadığından (bir gün ihtiyaç olursa menfaatçiliğiyle) istiflenen, üstüste yığılanlar sıkışmışlıklarından isyan etse ne derlerdi, eski fotoğraflar hiç gün yüzü görmeden karanlık dolaplarda saklanmayı istiyorlar mıydı? aradığım daha doğrusu beklediğim cevaplar yazının girişinde bahsettiğim öyküde o eski konakta yere saçılan inci tanelerinin anlamsal varoluşundaki devinimde ya da walter benjamin’in, yakınlık duyduğumuz biri öldüğünde neyi fark ettiğimize dair yazdığı pasajın son cümlesinde bahsettiğindeki gibiydi biraz, “…onu sonunda, artık anlamaz olduğu bir dille selamlamaktayızdır” . benjamin’e elbette hadsizlik etmeden, onun ayrıntılara düşkünlüğüne ve eşyanın anlamı ardındakinin ne olduğuna ait duygunun izini takip edişine katılarak kastettiği anlamaz olunan dilin sadece yakınlık duyduğumuz insanların ardından fark ettiklerimizle değil bir de eşyayla münasebetini önemsiyorum sanırım.

    eşyayla insan arasındaki özel dili, karşılıklı etkileme ve etkilenme gücünü, birbirine uyumlanmanın veyahut uyumsuzluğun (beden-ruh dolayımıyla) dönemeçlerini, kişisel veya ortak bir belleği biçimlendirme yeteneğini, eşyanın kapladığı boşluğun mahrem alanını, geçmişle iç içeliğini, şimdiyle mesafesini/yakınlığını anlama gayretinin bizi gündelik hayatın kayıtsız/hızlı akışından uzaklaştıracağına da inanıyorum. bu karmaşık sorgulamalara neden eşya alırız, biriktiririz, saklarız sorularıyla başlamak, kendi hikâyelerimizi hatırlamanın da bir yolu aynı zamanda, bunu da eklemeliyim. orhan pamuk’un masumiyet müzesi romanına ait detayları, romanın içindeki eşyaların ayrı ayrı hikâyelerini, kemal ve füsun aşkından yola çıkarak şehri (istanbul) ve kültürü anlatma isteğini ve romanı yazmaya başlamadan önce kurmaya karar verdiği müzenin hikâyesini anlattığı şeylerin masumiyeti'nde kelimenin başka eşyanın başka bir şey olduğunu, eski bir eşyanın hatırasının başkalığını, hayallerle hatıraların yakınlığını vurgulamasındaki gibi; mütevazi kişisel müzelerimizin (evlerimize) varlığına ait hikâyelerin parçalarını birleştiren, kişisel kataloglarımızı adlandıran eşyalar kimi zaman görmezden gelsek de hayatımızın tam orta yerinde duruyorlar.

    neden eşya alırız? hali hazırda aynı varlık alanını doldurduğumuz eşyaların bir kısmını neden sever, yakınlık duyar bir kısmına mesafeli yaklaşırız? ekonomik/kültürel bağlamı dışında eşya edinmek neyi inşa eder ya da yıkar? ister yaşadığımız yerde, evde, ofiste ister gün içinde yanımızda, çantada, üzerimizde bizimle birlikte hayatı izleyen eşyaların karakteri/ruhu/belleği bize neyi anlatır? yerleştirildikleri yerde kendi hayalimizin timsali gibi duran eşyaların sessizliği mi konuşkanlığı mı bizi etkiler? ya onlar, bizim hakkımızda bir fikre sahip midir? evin içinde müşterek bir hayatın öznesi konumuna evrilttiğimiz eşyayla aramızdaki bağı kuvvetlendiren/zayıflatan sebepler neler? yaptığımız esasen toplamak mı, biriktirmek mi almak mı? kişisel kataloglarımızın her sayfasına ayrı birer hatıra, yaşanmışlık, diğer insanlarla kurduğumuz ilişkinin nedenleri/sonuçları olarak işaretlediklerimizin sırası kolay değişmiyorsa ve hatta o sırayı değiştirmekten imtina ediyorsak geçmiş ve şimdi arasında hissettiklerimizi nasıl konumlandırırız? yeni kapitalizmin eşyayı kullan-at'laştırmasını, dayanıklıları bile dayanıksızlaştırmasını nasıl açıklarız? eşyanın nostaljisi bizi bir eşya fetişine mi ulaştırır? “…ev maskelerin toplandığı bir depo”ysa ve “haklı sebeple güzel olduğu söylenmiş her şeyde çelişkili gelen bunun görünmesi” yse eşya bize ne anlatır?