şükela:  tümü | bugün
  • buradan konuşmak öyle kolay ki; bunu bütün felsefe metinleriyle cebelleşirken deneyimleriz. felsefe metnini felsefe metni kılan sonraki gözler oluyor; okuyacak olanlar olmasa yazılan satırların ne anlamı var? bunu ben ziyadesiyle sapere aude düsturunu incelerken hissetmiştim; aynı şekilde carpe diem nasihati de düşündürücüydü. ben buradan bakarken her şeyi bir bütün olarak görüyorum; oysa bu düsturlar dile gelirken hiç de bütünlük arz etmeyebilir; kaleme alınanı yorumlamak onun kaleme alınmasından çok daha kolaydır. neye bakmak istediğinizi bilirsiniz. çünkü siz bildiğiniz kadarsınızdır; burada bunu sokrates'in ve sonrakilerin fizik-etik değerlendirmesi açısından yorumlamaya çalışacağım, aynı zamanda sizler için de güzel bir örnek olabilecek.

    presokratik filozoflardan sonra sokrates'in felsefeyi yere indirdiği sık anlatılan bir hikayedir. cicero bunu "sokrates etik konusu üzerinde durmuştur" şeklinde özetleyebilir (tusculunae disputationes 5.10). etik denilen şey, tümüyle insanla alakalıdır. örneğin hayvan etiği olmaz; çünkü hayvan etiğinin olabilmesi için hayvanların bir araya gelerek kendi iyilerini ve kötülerini sıralayabilmesi gerekir. o halde bir araya gelen insanların böyle kalabilmelerinin anahtarıdır etik. "böyle kalabilmek", yani nasıl? "böyle işte" "böyle. diyelim ki ben şu an bu satırları yazıyorum, bunlar okunacak; okunduğunda birliğimizi bozacak unsurları içinde taşıyorsa, yazının etiği tartışmaya açılır." bu bir örnekti. hayvanda düsturlaşmış bu kaygıyı göremezsin; ondaki, hastalık-bozulma dışında, istisnasız uyumdur. bana kalırsa etik dışı tutumların "hastalık" olarak görülememesinin nedeni de, -sorunlu dahi olsa- bizim tercih haklarımızdan oluşuyor olmasıdır. hal böyle olunca, etik insan topluluğunun vazgeçilmezi oluyor. insana özgü ne varsa, onun bir düzene tabi tutulması söz konusu. bunu inceleme de gayretli bir çalışma demek; öyle ki bu, her şeyin öncesi ve sonrasıdır. etikten hareket edersin, yine etiğe varırsın. sonunda bir bakarsın aslında sen bütünüyle etik kaygının kendisisin.

    işte sokrates'in derdi buydu: etik. xenophon'un memorabilia 1.1.1-16'da aktardığına göre sokrates doğa araştırmasını saçma buluyor. niçin? sokrates, kendisini doğa araştırmalarına adayanlara soruyor: "insana dair her şey çözümlendi de mi siz doğaya yöneldiniz böyle ha?" burada etik problemlerin çözülmesinden bahsedilmiş oluyor. "insan çözüldü de mi, doğaya gidiyorsun?" bu soru kritik. zira sokrates'in düşündüğüne göre doğa felsefesinin soruları çözümlenemez; bunun kanıtı da kosmos'la ilgili olarak farklı teoriler üzerinde büyük bir anlaşmazlık olmasıdır. dahası doğa bilgisine özgü verileri yeniden ve yeniden uygulama imkanı var mıdır? yeni bir rüzgar ya da yağmur yaratabiliyor musunuz? bunlar mümkün değilse, doğaya gitmenin gereği nedir? bunları hep xenophon'dan öğreniyoruz; o bize sokrates'in bu yüzünü ısrarla gösteriyor. "insan bitti de, doğa mı kaldı?" oysa şimdi yapay yağmur, yapay rüzgar yapabiliyoruz değil mi? daha da ironik olanı, beri yandan etik tartışmaları hiç olmadığı kadar revaçta. doğa sanki çözülmüş gibi davranıyoruz; sokrates'in söylediğinin aksine "insan kaygıları çözümlenemez" mi yoksa? buna bakalım.

    xenophon, memorabilia 4.7.2-8'de geometri ve astronomi gibi çalışmalarını, ancak bir yarar sağlayacaklarsa, manalı bulmaktadır. aksi halde gökleri incelemenin bir gereği yoktur ona göre. buradaki "yarar" olgusunu iyi düşünmek gerekiyor; neye yarar? "insanın problemlerine yararlı olan" durumlar kafada tartılır ve değerine göre astronomiye yönelirsiniz. daha fenası var aynı yerde yine xenophon'un aktardığına göre, sokrates, zaten insanın doğa bilgisine erişemeyeceğini söyler. çünkü tanrılar, gizli kalmasını istediği bilgiler hiç açık ederler mi? sokrates böyle düşünüyor. sanki her an bu sözlerden sonra "neyse biz yine insan meselelerine dönelim" diyecekmiş gibi duruyor büyük üstadımız!

    başa dönüyorum. buradan konuşmak öyle kolay ki; sokrates'in doğa araştırmalarına yönelik tavrının sonrakileri etkilediğini bile söyleyebiliriz; daha sonradan stoacı (khioslu) aristo da fiziği yani doğa araştırmasını şiddetle reddetmiştir örneğin. isokrates'in antidosis 261-268'te anlattığına göre döneminde birçok kişi astronomi, geometri ve bunlarla alakalı disiplinleri manasız görüyordu. isokrates, sokrates'in aksine bu çalışmaların pratik birer yararı olmasa da anlamlı olduğunu söylemiştir; hiç olmadı herbiri beyin için birer talim demektir. ya da bu uğraşlar insanın öğrenme aşkını geliştirir. olmaz mı? pek tabi düşünülebilir; oysa sokrates bunu istemiyor "hadi biz etik konusuna dönelim" diyor sanki. sokrates'in masasındakiler döner mi dönmez mi bilmiyorum; onun zekasının parlaklığı ve kıdemli şöhreti etkileyicidir, etrafındakileri dediği yere getirir. ama sokrates'in etik-fizik ayrımındaki şiddetli reddedişin daha sonradan başka felsefe okullarında kaybolduğunu görüyoruz. fiziğin etikle ilişkilendirilmesi özellikle de helenistik dönemde stoa'da, epikuros'ta ve peripatetik'te söz konusudur. "fiziğe yani doğa araştırmasına "ancak yararı varsa" gitme şartı ortadan kalkar. bu konuda nadide bilgilerimizi roma'nın büyük zihni cicero'nun kaleminden alıyoruz. de finibus 4.11'de felsefe okullarının görüşlerini aktarıyor. "doğanın izahı" yani explicatio naturae ciddi bir tabirdir; bu konuda araştırma yapmak isteyenler bilhassa bu tabiri kullansın: "explicatio naturae". burada doğanın açımlanması, ortaya konması yani izah edilmesi söz konusudur. philos-sophia'daki bilgi seviciliği anlamı burada en has anlamıyla karşımıza çıkar; doğayı etik kapsamında bir yarar gözetmeksizin açımlama telaşıyla yüzleşiriz. sokrates'in "insan sorunları bitti de mi..." şartı burada ortadan kalkar; "doğaya mı gidiyorsun, salt onu bilmek için..." denmeye başlar. bilgiyi bilgi için sevmek; doğa bilgisini doğa bilgisi için sevmek.

    dahası da var; hatta bu "dahası" çok daha sırıtıyor. bırakın etik için doğaya gitmeyi; bizzat doğaya gitmek için bile etik kullanılabilir? nasıl mı? stoacılar ve peripatetikler ahlak gelişimi kapsamında explicatio naturae'a yöneliyorlar. hatta epikurosçular daha çok boş inançları ve ölüm korkusunun yenilmesi için fizikten yararlanmak zorunda kalıyorlar. bir zorunluluk olduğu için doğaya gitmek! sokrates görseydi bunu "yellozluk" olarak nitelendirirdi. görmüş de olabilir, nitelendirmiş de. dahası var. kutsallıkların bilinmesi, tanrılar arasındaki iradenin ve idarenin ne denli büyük olduğunu gören insanlara bir tevazu katar. ayrıca doğa araştırmasının, boş zamanı doldurmanın en iyi yolu olduğu da söylenir. cicero, stoacıların , özellikle de dört element konusu olmak üzere, fizik konusundaki doktrinlerden çoğunda peripatetikleri takip ettiğini söylüyor. iki okul arasındaki tek fark, peripatetiklerin doğa fenomenlerini detaylı bir şekilde incelemesidir.

    işin içine teoloji giriyor; aslında hiç ayrı da değildi. cicero de natura deorum'da evrenin yani yıldızların, günlerin, ayların, yılların, güneş ve ay tutulmalarının bilinmesinin, tanrıların bilinmesinin önünü açacağını söylüyor (2.153). tusculunae disputationes 5.68ff'de doğa çalışmasından elde edilen ahlaki bilgi ve tutumdan bahsediyor cicero; ona göre bilge adamın bildikleri yani evrenin bilgisi, ona kendi aklıyla kutsallığın bilgisini verir. kutsalın anlaşılması, tanrılara benzemenin yolunu açar. evreni gördükten sonra, insan dinginlik içinde yeryüzünün fenomenlerine bakmaya başlar. "dinginlik" ne stoik bir tabir! yani "tranquillitas" başlı başına deprem etkisi yaratıyor zihinde; oysa tam tersi dinginlik'ten ne anlarız? dinmeyi anlarız. dindiğin zaman huzurlu olduğunu düşünmemiz gerekir, değil mi? oysa doğa başlı başına tranquillitas'tan mahrumdur! başından sonuna savaş hakimdir. celal şengör'ün evrenin yapısında uyumsuzluk görmesi gibi bir şey bu; ona bu görüntüyü sağlayan şey sürekli yok oluşların ve var oluşların sanki savaşıyormuşçasına hiç durmadan gerçekleşmesidir. oysa insan tranquillitas halindeyken doğaya bakıyor, savaşı gördükçe diniyor. tanrıları böyle anlayabileceğini sanıyor. dahası da var: "onlara benzemek" en nihayetinde birçok yerde okursunuz; sokrates'te felsefenin temel varışı "ahlaki açıdan iyi"dir. etik meselesidir. tanrılara benzemek ne büyük lütufmuş gibi duruyor; oysa paganların tanrıları ne kadar etik davranıyor o bile müphem. her şeyin ucu açık.

    cicero, de finibus 3.73'te doğa çalışmasının yani fiziğin erdem tarafına bakıyor. stoacılar fiziği bir erdem olarak ele alıyor; buna mecburlar. zira doğayla uyumlu yaşamak durumunda olanlar, tüm evreni ve yönetimini başlangıç noktası almak zorundadır. insanlar tanrıların yaşamını ve doğasını bilmeden, insanın doğasının, evrenin doğasına uyup uymadığını anlamadan şeyleri "iyi" ya da "kötü" diye değerlendiremez. fiziğin gelip dayandığı yer işte burada etiktir. yine fizik bilgisi olmadan bilgeliğin eski düsturlarının büyük önemi de anlaşılabilir mi? örneğin "ana boyun eğ", "tanrıyı izle", "kendini bil" (gnothi seauton/@jimi the kewl) ve "aşırı hiçbir şeyin olmasın". bizdeki "eline, beline, diline hakim ol" düsturunda da doğaya yönelimi ve ondan yönelmeyi görürsünüz. büyük bozulmalara dayanan istisnalar dışında doğa yaşamının kendi "böyle kalsın"ları bile otomatiğe bağlanmış etik kuralları olarak göze çarpar. fizik yani doğa araştırması kaygısını; etik yani insanla ilgili ne varsa onun araştırılma kaygısını bir potada ancak böyle eritebiliriz.

    chrysippus'un teoloji ve fizik konusundaki eserlerinde benzer ifadeler kullandığı biliniyor. plutarchus'un aktardığına göre chrysippus ahlak bilgisinin fizik çalışmasından doğduğunu söylemiştir. buna göre öğrenciler mantık ve etik üzerine bilgilendikten sonra, felsefe sınıfının son dersi olarak teolojinin de dahil olduğu fiziği öğrenirdi. felsefenin üç bölümünün farklı yansımaları stoa okulunda görülmektedir. bir tanesinde fizik en son öğrenilmesi gereken şeyken, başka bir tanesinde etik felsefe çalışmasının tacı gibidir!(plutarchus, de stoicorum repugnantiis 1035) başka versiyonlarda etik, çalışmanın en önemli parçası olarak görülüyordu; zira akli ve erdemli davranışa ulaşmak felsefenin asli hedefi olarak değerlendiriliyordu. başka bir yaklaşımda göksel fenomenleri inceleyen bilim dalı, insanı kutsala götürdüğünden, fizik en tepede yer almalıydı. seneca'nın naturales quaestiones'inde felsefenin farklı stoik sınıflandırmalarını bulmak mümkündür.

    nihayetinde fizik erdemdir deniyor (s. menn, "physics as a virtue", proceedings of the boston area colloquium in ancient philosophy 11 [1995], 1-45.). bu nereye kadar böyle; sokrates'e bakarsanız; etik açıdan kimi problemlerimizi çözebildiği yere kadar! epikuros'un sözcüsü lucretius'un de natura deorum'una bakarsanız ölümden ve "tanrılar"dan korkmanın önüne geçildiği yere kadar belki de. stoa'ya bakarsanız, uyumu ve tanrısal manayı hissedebildiğiniz yere kadar. etik-fizik ilişkisi üzerinde konuşmaya devam edeceğim. güdüklere anlatırcasına bir kronoloji izlemeyeceğim elbette. estiğince anlatacağım. belki de hiç anlatmayacağım bir daha. bu entiriyi de silebilirim. ne çok seviyor görünüyorum kontrol elimdeymiş gibi görünmeyi.
  • bu ilişkinin mottosu " ben seni arkadaş olarak görüyorum" dur.
    neresi etikse artık.
  • cicero'nun de republica'sının başında gökyüzünde aynı anda iki güneş görünmesiyle ilgili olarak bir etik-fizik tartışması yaşanır. burada iki türlü bir doğa araştırması karşıtlığı göze çarpar: a) bu araştırma, insan için çok karmaşıktır. b) bu araştırma, ahlaki ya da sosyal sorunlarla alakasızdır. yani fizik, etik sorunlarla mücadelemizde işe yaramıyorsa, yararsızdır. konuşmacılardan laelius'un retorik sorusu şöyle: "tamam gökler, araştırmamızın konusu olsun da, bu insana ilişkin sorunları çözecek mi?" burada insana özgü yani sosyal meselelerin doğa meselelerinin önüne geçtiğini görüyoruz. tıpkı sokrates'te olduğu gibi, laelius'ta da fiziğin etik açıdan sağlayacağı yarara göre önem kazanması söz konusu.

    tuhaf olan şu yüzyıllar sonra h. poincare bir eserinde[h. poincare, bilimin değeri, sf.148, çev. f. yücel, meb yayınları, ankara 2001. ayrıca bkz. http://books.google.com/…s?id=jcmdaaaambaj&pg=pa283 ] a. comte'un, güneş'in terkibini aramanın boşuna olduğunu, zira böyle bir bilginin sosyolojide hiçbir işe yaramayacağını söylediğini aktarır. fizik-etik ilişkisine dair harika bir retro manevra comte'unkisi; felaket bir sokratesçi tutum. buna karşılık h. poincare resmen comte'un canına okur, bakın: "...astronomi faydalıdır; çünkü bizi benliğimizin üstüne yükseltir; çünkü büyüktür, çünkü güzeldir… astronomi, insanın vücutça ne kadar küçük ve zekâca ne kadar büyük olduğunu gösterir; zira göz kamaştıran bu enginlik içinde insan vücudu ancak belirsiz bir nokta olduğu halde, insan zekâsı onu tamamıyla kavrayabilir ve bu enginliğin sessiz ahengini tadabilir. böylece biz kuvvetimizin şuuruna erişmiş oluruz; bunu ise ne kadar pahalı ödesek azdır; zira bu şuur bizi daha kuvvetli yapar... bir zamanlar her şeyi kendisi için bir sır olan bir tabiatın ortasında tek başınaydı; anlaşılmaz kuvvetlerin beklenmeyen her tezahürü karşısında korku duyardı; evrenin gidişinde kapristen başka bir şey göremiyordu; bütün olayları bir sürü acayip ve huysuz cinlerin faaliyetine atfederdi." (a.g.e., sf.139-140)

    artık bunların hepsi geride kaldı. günün insanı için her boş inancın değilse de en azından birçoğunun boynu kırıldı; boş inançlara dayanan nefsler "rahat nefes alamıyor". sokrates'e, cicero'nun laelius'una ve comte'a at gözlüğü takan bakış açısından onlar sorumlu değil; bu hepimizin sorunu. dilim ve ben, farkında olduğum her an her şeyi var kılıyorum. gözlerimi kapadığımda hiçbir şey yokmuş gibi düşünüyorum; insana dair çözülmeyi bekleyen sorunlar öylesine yük ki, comte da, laelius da güneş'e baktığında (daha doğrusu bakamadığında) aynı şeyi görüyor: "bu benim işime yarar mı acaba?" diyor; oysa cicero'nun eserinde laelius'un retorik sorusuna verilen cevap daha manidardır: evren evimizdir ve biz evimizi bilmeliyiz; bu ev, bizi ilgilendirir; bu ev bizimle tanrıların ortak yuvasıdır. evreni bilmemek büyük sorunları bilmemeyi doğurur. ayrıca böyle bir fizik bilgisi "haz" anlamına da gelir. bu akıl yürütme yani ratio, laelius tarafından da kabul edilir; tabi fizik çalışmasını boş zamanda yapıyorsanız. burada aktarılan görüşe göre fizik çalışması tatilde yapılmalıdır. yani "doğa araştırması için kendinize özel bir vakit ayırmakla uğraşmayın" deniyor. itinayla bkz. cicero, de republica 1.20vd.

    eserin başka bir yerinde güneş'e, ay'a ve beş gezegene dair "küre"den bahsediliyor. bu büyük ihtimalle gökyüzündeki iki güneş fenomenini açıklamak içindir; metnin bir kısmı elimizde değil, tam emin olamıyoruz. yine eserin bir yerinde scipio, bir savaş meydanında, gerçekleşen ay tutulması esnasında askerlerin korktuğunu ve bunun üzerine babası kumandan scipio'nun askerlere "bu sadece doğa fenomenidir, korkuya gerek yok!" dediğini aktarıyor. askerlerin ay tutulmasından korkması boş inançtan kaynaklanmaktadır (de republica 1.24); h. poincare'in sözlerini anımsayınız, işte bu boş inancın belini büken romalı scipio'nun keskin ve ikna edici sözleri ve doğa araştırmalarının giderek gelişme gösteren yöntemlerle daha da açık bir şekilde fenomenlerin özünü açıklayabilmesidir.

    etik-fizik ilişkisi kapsamında fiziğin tarih önünde üstlendiği görevi etik süzgecinden geçirip değerlendirmek mümkün; ama fizik yani doğa araştırması öylesine kuvvetlenmiştir ki, çoğu kere insanın bu süzgeci eline alma arzusu bile tükenmiştir.
  • "...aut scire istarum rerum nihil, aut etiamsi maxime sciemus, nec meliores ob eam scientiam nec beatiores esse possumus..."

    " bu şeyleri (-fizikle- doğadaki fenomenleri) bilmek mümkün değil, büyük ölçüde bilebilsek bile, bu bilgimizle, daha iyi ya da daha mutlu olamayız."

    cicero, de republica 1.32

    etik-fizik kapsamında bu eserde varılan sonuç budur. "doğaya mı gidiyorsun kırbacını unutma, velev ki unutmadın, aldın yine de onu adam edemeyeceksin, bu seni mutlu etmeyecek" demeye getiriyor yani.
  • (bkz: 28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi)
    (bkz: #59097157)

    "al meu cel estrellat i la llei moral dins meu" - kant emanuel.

    "m'he convertit en la mort, el món que no ho fan." - robert oppenheimer- primera bomba atòmica denemesinin*.
  • sokrates'in insana dair problemleri öncelik olarak görüşünü düşünürsek, etik-fizik ilişkisi kapsamında bizleri şaşırtmadığını da anlayabiliriz. ya rönesans hümanistlerine ne demeli? nerede okuduğumu anımsamıyorum, ancak renaissance hümanistlerini (özellikle de erasmus'u) sahtekârlıkla ve bilim düşmanlığıyla suçlayan bir bilim tarihçisi vardı. haksız değildi. çünkü avrupalı hümanistlerin bilim düşüncesine getirdikleri yük, tahminlerin çok ötesindedir. her şeyden evvel e. husserl'in modern avrupalılığın sınırlarını çizerken belirlediği "haritasal ya da tarihsel açıdan akraba olunmasına gerek duyulmaması" krıterinin aksine, hümanistlerin (özellikle de erasmus) keskin saflık arayışları (özellikle de din ve kilise birliği konusunda) sonucunda ortaya çıkan yeni durum, kucaklayıcı değil dışlayıcı avrupalılık düşüncesinin hortlamasına neden oldu. erasmus saflık arayışındadır ama o saflığı sadece kendi içinde arar; türklere ya da yahudilere karşı fazlasıyla serttir, dışlayıcıdır. en azından şunu söyleyebilirim: kendinden olmayanı dışlayıcılık konusunda en yüce saflığa hümanistler erişmiş ve kendilerinden sonraki avrupa'nın (özellikle de avrupa birliği düşüncesiyle: modernite/@jimi the kewl) ve haliyle onun serkeş uzvu olan amerika'nın şekillenişinde başat rol üstlenmiştir. etrafında toplanılacak tek bir masa bırakmışlardır: "bizim gibi uygar/insan, sizin gibi barbar/insan olmayan" masası.

    oysa hangi dinden, ırktan veya renkten olursa olsun, herkesin aynı düzeyde etrafında kümelenebileceği bir fizik/doğa araştırmaları/bilim masası olabilirdi, tıpkı iskenderiye kütüphanesinde olduğu gibi. bilimsel verilerden etik, etik verilerden ise bilim kaygıları ortak kılınabilirdi. çünkü bugüne değin en kuvvetli dayanaklarla insanların karşısına çıkan dinler ve düşünce sistemleri içinde fizik-etik ilişkisini en düzeyli tutan stoa felsefesi, civitas christiana'nın hepten boyunduruğuna girene değin evrensel akıl ile tek tek bireylerdeki / ve hatta evrenin diğer parçalarındaki akılları birleştirerek, insanın hem kendi aklına hem de evrensel akla uygun davranmasını dinin temeli saymıştı. insan da kendi aklını büyük akılla ilişkilendirebilmek için doğaya giderek "fizik yapmak" zorundaydı. o halde fizik evrensel aklın yani dinin en temel şartı oluyordu. p. jaroszynski bakın nasıl anlatıyor bu durumu:

    "stoacılar 'iyi'yi 'doğayla uyumlu olan şey' olarak görmüştür; doğaya uygun yaşamak 'iyi' bir şeydir; zira doğa insan varlığı için en iyi olan şeyi 'en iyi şekilde' bilir. o halde doğaya uyabilmek için onu bilmek gerekir. fizik, doğayı bilmeye çalışır. o halde fizik önemlidir; fizik olmadan etik var olamaz. bu noktada stoacılar, kiniklerden ve epikurosçulardan ayrılır; zira stoacılar ahlâkî açıdan 'iyi' için doğanın doğal bilgisine büyük anlam yüklerler. mutlu olmak için doğayı izlemeliyiz; doğayı izlemek için onu bilmeliyiz; o halde kelimenin tam anlamıyla fizikçi olmalıyız." (p. jaroszynski, science in culture, tr. h. mcdınald, rodopi press, 2007, p.58)

    peki, böyle bir durumda şu an modern batının içine düştüğü sıkıntıların çoğu ortadan kalkar mıydı? en azından civitas christiana'nın son vechesi olan avrupa birliği nezdinde, bir üst politik-ekonomik devletler birliği düşüncesinden çok daha kucaklayıcı bir evrensel bilim birliği oluşturulabilirdi. bunda tümden hümanistlerin günahı yok elbette; belki de daha başında stoacı fizik-etik ilişkisinin romalı yönü avrupa'nın ve dünyanın bu şekilde biçimlenmesini sağlamış olabilir. paradoksun böylesi göz alıcı: daha sonradan hıristiyanlığın babası olacak olan stoa felsefesi, ancak romalıların elinde geniş aydın kitlelerine yayılabilmiş ve baskın karakterli düşün adamlarını (örneğin marcus aurelius'u) sarıp sarmalamıştır; bu durumda "keşke bu düşünce sistemi suriyeli zenon ile troadostalı cleanthes'in elindeki gibi kalsaydı" demenin bir anlamı yok. çünkü bugün altını çizebildiğimiz anlamda stoa düşüncesi, fazlasıyla romalıların aktardığı biçimdedir. o halde mecazî bir neticeye varıyoruz: stoacı düşüncenin temel düsturlarından olan "ne olmuşsa olmuştur-ne olacaksa olacaktır" kaderciliği (fatum) gereğince, avrupa da dünya da "zaten" geleceği yere gelmiştir, kimse bunun önüne geçemezmiş "fizikti... bilimdi..." diyerek.

    bazılarının aklına gelebilir: "tamam humanitas düşüncesi batılıydı; stoa fiziği de batılı değil mi? o nasıl evrenselliği sağlayacak? sonuçta o sistem başarılı olacaksa, kendine başarılı olacak. bu başarıyı evrensel kılabilir miyiz?" oysa yukarıda çıtlattığım gibi -tümden doğu fanatiği gibi görünmek istemediğimi tahmin edersiniz artık- stoa'nın kurucusu zenon suriyelidir ve üzerinde keldani etkisi vardır. bertrand russell o meşhur batı felsefesi tarihinde şöyle der: "stoacılık çağının diğer felsefe okullarından çok daha az yunanîdir. erken dönem stoa geleneği suriyeli, geç dönem stoa geleneği ise romalıdır." (b. russell, history of western philosophy, routledge, 2004, p.241) demeye getiriyor ki, "bu ekolün batılılığını tartışmaya açalım." dahası da var ve bana kalırsa daha önemlisi: "stoacılık, çağın dünyasının ihtiyacını duyduğu dinî unsurları da içinde barındırıyordu. bu unsurları yunan (ekolleri) sağlayamıyordu." (a.g.e., p.241) ne kadar ilginç değil mi, özellikle de hıristiyan geleneğini bu denli etkileyen (özellikle de mens universi ve theodicy yaklaşımlarıyla) stoa disiplinin doğululuğu/atinalı olmayışı bir nevi avrupa'ya doğu din kültürünün aşılanmasını sağlıyor. sözün özü, avrupa doğunun tek tanrısını yahudilikten olduğu kadar, stoa'dan öğreniyor. stoacı filozofların neden hep tek-tanrıdan bahsettiğini sanıyorsunuz?

    bertrand russell hızını alamıyor: "zenon, insanı erdeme götürdüğü ölçüde fiziğe ve metafiziğe önem veriyordu. yunanistan'da materyalizm olarak kendini gösteren metafizik eğilimlerle mücadele içindeydi." (a.g.e., p.242) o halde şunu dilimizi ısırma gereği bile duymadan, açıklıkla söyleyebiliriz: avrupa'nın 2300-2400 senelik düşün tarihi temelde iki farklı fizik algılayışının savaşına tanıklık etmiş. nedense (!) hep kazanan inançlı kesim olmuş, ilkçağ materyalistleri diye kendilerinden bahsedilen democritus'ların, leucippus'ların, epicurus'ların, lucretius'ların tesadüfî atom çarpışmaları, clinamen'ler, şunlar bunlar "bilinçli tasarımlar"ın ardında koşan filozofların ekolleri karşısında mağlubiyete uğramış. iki farklı fizik algılayışından daha demagojik ve günün insanını daha tatmin edici olan stoa disiplini, "ölüm cezasına çarptırılma nedenlerinden biri de tanrılara inananmamak olan" sokrates'in etiğinin bir kısmını ödünç alarak mens universi'yi zaman içinde isa'nın tanrı'sına belki de muhammed'in de tanrı'sına dönüştürmüştür. asıl mesele fizik-etik arasındaki ilişkinin iyi değerlendirilmesinde, buradaki savaşın ve neticenin düşün tarihini nasıl etkilediğini görürseniz, avrupa'yı tüm dinamikleriyle (felsefe-bilim-din) anlamış olursunuz.
  • bilinçli tasarım ile tesadüfî tasarım arasında ne gibi bir çatışma olmalı ki, bu mücadelede galip gelen taraf sonraki tüm düşün âlemini etkileyebilsin. çatışmanın doğasında şunun olduğu görülüyor: sorumluluğu kim üstlenecek? insanlar mı yoksa insanlar âleminin gizli yöneticisi, insanî zekânın eninde sonunda iştirâk edeceği bir üst zihin mi (mens universi)? gerek dinler gerekse düşünce sistemleri bazında bilinçli tasarımın galip geldiğini rahatlıkla söyleyebiliriz; yani stoa disiplini epikuros'un disiplinine galip gelmiştir. galip taraf emperyal bir roma zihninin içindeki sosyal, kültürel, dinî açılardan taşıyıcı ve bütünleyici motor görevini üstlenmiş; yine bünyesinden yahudilikle sevişerek koca bir hıristiyanlık dini çıkarmıştır. yeni çağ din dışı batı medeniyetinde dahi bu baskın felsefî yapının izlerini görürsünüz; nasıl olmasın, atomların tesadüfî birlikteliği düşüncesi, deyim yerindeyse, yüzyıllarca yerin dibine sokulurken, alay konusu olmuşken geriye kalan bilinçli tasarım nasıl tüm düşünce tarihini etkilemesin? bu entiride, şu ana değin galip tarafın yaklaşımını vurguladığımızdan, artık etik-fizik ilişkisini mağlup tarafa söz vererek inceleyelim. bir de düşünce tarihinin bu dual yapısındaki diğer ayağı anlamaya çalışalım.

    epikurosçu düşüncedeki etik-fizik ilişkisinin köklerinde demokritos'un ve leukippos'un atom algılayışı vardır. bu da zaten mağlubiyetin faturasının çıkarılacağı materyalist orjin oluyor; insanoğlu ucunda hazzı dahi olsa, tüm sorumluluğu bir üst makama yüklemeden rahat etmemiştir. materyalizmin düşünce tarihindeki ilk görüntüsü olan demokritos ve leukippos'a dair, muadilleriyle karşılaştırıldığında, neredeyse hiç bilgimizin olmaması, savundukları atomcu yapının insanlığın zihninde (belki de kalbinde) edindiği yeri göstermesi açısından kayda değer. daha sonradan epikuros'un ve takipçilerinin de nasibine düşen bu olmuştur, fazlası değil.

    epikuros demokritos'tan evrenin nihaî yapıtaşları olan atomlar düşüncesini almıştır. demokritos gibi, epikuros da bu atomların boşlukta hareket ettiğini düşünmüştür. bu atomların tesadüfî çarpışması, her şeyi meydana getirmiştir; buna mukabil demokritos, atomların çarpışmasına neden olan özel bir mekaniklikten söz etmemiştir (j. a. arieti, philosophy in the ancient world: introduction, rowman & littlefield, 2005, p.250). epikuros ise aşağı doğru düşmekte olan atomların belirsiz bir anda sapma / clinamen yaşadığını dile getirmiştir. buna göre sapma olmasaydı, atomlar olağan bir şekilde aynı hızda düşmeye devam edecekti (j. a. arieti, a.g.e., p.250); böylece herbiri birbirine paralel bir şekilde aşağı düşeceğinden herhangi bir oluşum meydana gelmeyecekti. o hâlde bu mantığa göre, bizzatihi oluşum denilen şey, sapmanın neticesidir, yani bozulmanın. rotasından şaşan atom, başka bir atomla çarpışarak oluşuma neden olduğuna göre; bilinçlilik diye bir şeyden söz edemeyiz. işte epikuros'un ve önceki atomcuların fizik anlayışlarının kökünde bu vardır: doğada hiçbir şey kendi içinde, stoacıların düşündüğünün aksine, bir anlâm taşımamaktadır. her şey ama her şey, bir atomun olağan rotadan sapıp başka bir atomla çarpışmasından ibarettir. o hâlde bir üst mens universi'den de söz edemeyiz. oysa stoacılar bir evren zihni tasarlayıp, evrendeki her maddeye -ondan ötürü- bir anlâm yükleyip, ikili bir biçimde hem evrenin bütününü hem de evrenin parçalarını anlâmlı kılmıştı. epikuros ise hem evreni hem de parçalarını bu derecede anlâmlı kılmadığından, insanlığa gül gibi bir sorun hediye etmiştir: peki ya, özgür istenç ne olacak?

    epikuros'a göre sapma, özgür istencin nedeniydi. katı atomculuk, her şey atomların tutumunu kontrol eden yasalar yoluyla belirlendiğinden, özgür istenci ortadan kaldırıyordu (j. a. arieti, a.g.e., p.250). işte burada, insanı ilgilendiren etik devreye giriyor: o hâlde insan zihninde atomlara doğal bir belirsizlik atfediyorsa (tesadüfî bir sapmanın bir oluşumun nedeni olmasından ötürü belirsizlik söz konusudur), kendi yaşamındaki önceden kestiremediği durumları da doğal bir belirsizliğe yani tesadüfî çarpışmalara bağlayabilirdi. yani stoacıların pronoia'sı yani kutsal/tanrısal öngörü'sü fortuna'da yani kader'de nasıl kendini gösteriyorsa, burada aksine ne tanrısallık söz konusudur ne de onun yöneticiliğinde el vasfını üstlenen kader. tanrısallığı ve kaderi ortadan kaldırdığınız vakit yunan zihni, içinden gelen tasarım yetisini nereye yönlendirecekti? düşüncenin seyri, bertrand russell'ın deyişiyle, evvelce de alıntıladığım gibi, yunanî olmayan aksine kökence doğulu olan ve çağdaşları içinde en dinî vasıflara sahip olan stoa'ya doğru olmuştur. yunan'ın dinî yönden güdüklüğünü örten şemsiye stoa olmuştur; bu güdüklüğü çırılçıplak haykıran ise epikuros, böyle diyebilir miyiz acaba? stoa'nın altın çağı'nı dine ve kutsallığa pietas nezdinde bir hayli önem veren roma'da yaşamış olması ve hıristiyanlığın baba figürü olarak görülmesi hiç de şaşırtıcı değildir. koca yunan-roma geleneğini düşününüz; lucretius dışında sivrilen bir epikurosçu bulamazsınız. oysa 'stoacıları say' deseler, her çağdan irili ufaklı mühim tipler dile getirilir, ki bunlardan bazıları erken dönem hıristiyanlığın gizli babaları olarak bile sayılmıştır. kim mi? i.s. 1. yy.'dan seneca gibi (mercer dictionary of the bible'da seneca ile aziz paulus itinayla karşılaştırılır ve pagan seneca'daki hıristiyan imgeleri itinayla okuyucunun önüne sunulur; "paul" maddesine bakınız).

    epikurosçu düşünce sistematiğinin hem fizikî âlemde hem de insanın kendi iç âleminde insanı bu denli yalnız bırakışı, benim gördüğüm kadarıyla, kendini evrenin bütünü karşısında anlâmlandırmak isteyen insanın hoşuna gitmemiştir. epikuros'un bahçedeki yaşayış tarzı (agoge) belli bir fizik algılayışının ürünüdür; burada bir üst tanrısal zekâya ihtiyaç olunmadığı gibi, başka insanlar ve toplum da anlâmını yitirir. oysa stoa fiziği ve etik algılayışı aksine, doğayla ve insanlar toplumuyla (bu hıristiyanlıkta civitas christiana olmuştur) uyumlu yaşamayı gerekli görüyordu. insan bu açıdan bakıldığında da yalnızlığa itilmiş oluyor epikuros'un eliyle. zira epikuros'un ataraxia yani dinginlik arayışı, beri yandan bu disiplinin takipçilerini politika alanından da uzaklaştırmıştır. antik dünyada epikurosçu politikacılarla ya da söylevcilerle karşılaşmıyor oluşumuzu dikkatle incelemek gerek; burada avamın kutsallık anlayışının ne gibi bir "mahalle baskısı" oluşturduğunu da düşünebiliriz. çünkü avam her daim kutsallığın esiri olmaya yatkındır; çünkü sorumluluğu bir üst tanrısal kudrete teslim edip, köşeye çekilebilir. oysa epikurosçu sistem basit bir teselliden ötesini vermez: insan yaşam süresince şu ya da bu boş inançtan, korkularından uzak olarak yaşamalıdır; bırakalım şu kısa yaşam süresince en iyi şekilde yaşasın. hazzı tatsın. acıyı itsin. belki böylece bu hayat oyununda mutluluğu yakalayacaktır (f. thilly, yunan ve ortaçağ felsefesi, izdüşüm yay. 2002, sf.180).

    gerçekten de tuhaf, felsefenin ereğini insan mutluluğuna bağlayan ve müzik, geometri, aritmetik ve astronomi gibi bu amaca hizmet etmeye disiplinleri elinin tersiyle iten bu mekanizma büyük kitleler hâlinde aydınları etkilememiştir. belki de kutsalın büyüsü, hazzın geçici heyecanından daha çok arzulanmıştır. belki de sonradan iyice amacından saptırılan hazcı sistemin giderek yozlaşmış olması da bunda etkendir. başlangıçta acıdan uzak olma, hazzın en yüksek ölçütüydü; o hâlde zamanın belli noktalarında doğada olup biten neyse onları bilmemiz gerekiyordu, ki böylece bize zarar ve tat verecek her şeyi bilebilecektir. kaygı ve korkudan uzak olabilmek için oluşumların nedenlerini bilmemiz ve bu bilgiler ışığında hangi duyumları aramamız ve hangi durumlardan sakınmamız gerektiğine karar vermemiz gerekir (f. thilly, a.g.e., sf.189). o hâlde sağduyululuk bir şarttır. aklı ön plâna alırsak, erdemli oluruz; ahlâk kurallarına uyarız. ancak ahlâk kurallarına bu uyum, bir dereceye kadar mümkündür. o derece de mekanizmanın temel ölçütü olan, kişinin hazzıdır. kişi, bir nevi atomların fizikî sapması olarak görebileceği, kendi özgür istencindeki sapmayı göz önünde tutup, arzusunu gerekli görecektir. o hâlde, aklı da buna razıysa, hazzı ahlâkî sorumluluğunun önüne geçebilir. avamın genel ahlâk tutkusuna ters gelecek ve bu yüzden sistemin geniş kitlelerce benimsenmemesini sağlayacak bir nitelik daha: atomların seyrindekine benzeyen bir 'başıboşluk'!

    oysa rakip disiplin stoa alabildiğine düzenlilik vaat ediyordu; mikro ve makro ölçüde düzen, tanrısallık demekti. tanrısallık olduğu için düzenlilik vardı; düzenlilik olduğu için tanrısallık vardı. buna karşılık epikuros'un tanrıları intermundia'da yaşıyordu. insan işlerine karışmıyorlardı. stoa'da bizzat evrenin kendisi tanrısalken ve her türlü eylemde tanrısallık payı varken; epikurosçu sistemde tanrılar, insanlardan daha güzel olan ancak yukarıda bir yerde konumlanmış, kaygısız tiplerdi. stoacı doğulu tasarım gereğince tek-tanrıya açılan kapı olan 'evrenin zihni' yani 'tanrısal aklı' çıkardığınız vakit geriye ne kalır maddeden başka? o hâlde lenin'in dediği gibi epikuros'un maddeci sisteminde ruhun kendisi bile atomların belli bir düzenidir ve bu çıkarım pek dahice olup, bilim için rehber niteliğindedir (v. i. lenin, felsefe defterleri i, çev. uluğ nutku, maya yay., istanbul 1975, sf.68). yani geriye kalan maddeyi araştırma telâşı, bugün anladığımız anlâmda bilimin ta presokratiklerden bu yana izlediği seyirde önemli bir itici gücü olmuştur. oysa lenin'in yorumladığı gibi, üstün alman dehası hegel'in materyalizme düşman kesilmesinde de bu kabul yerini korur. hegel şöyle der: "zaten kendiliğinden aydınlanır ki, duyumlanan varlık hakikat addedilirse, kavramın zorunluluğu hepten ortadan kaldırılır; derin düşünce ilgiyi kurmazsa, herşey parçalara ayrılıp yıkılır ve üstelik nesneler üzerinde genel kanı benimsenir; gerçekte ortak anlayışın dışına çıkılmaz; dahası da, her şey ortak anlayışın seviyesine indirilir." (473/474: lenin, a.g.e., sf.65) hegel yukarıda lenin'in, aktardığım görüşlerinin aksine şöyle diyor: "epikuros'a göre ruh, atomların 'belli' bir düzenidir. bunu john locke da söylemişti... bunlar boş laflardır" (488: lenin, a.g.e., sf.68)

    lenin'in "saçma! iftira! yalan!" diyerek tepki gösterdiği bir başka hegel tespiti ise şöyle: "yani epikuros kavramın ve genelliğin öz olduğunu toptan yadsıyor... oysa onun atomları düşüncenin işte tam bu yapısına sahiptir... hepsi empiristin tutarsızlığı." (491: lenin, a.g.e., sf.69) bütün bu hegel tepkisi doğal; çünkü ona göre "dünyanın nihaî gayesi, yaratıcının bilgeliğidir." (491) bu da epikuros'ta yoktur; her şey atomların tesadüf'i birlikteliğinden ibarettir. hegel hakaret dozunu arttırır: "(epikuros'un) doğanın tek tek parçalarına ait düşünceleri, hepsi kendi başına zavallıca..." (492: lenin, a.g.e., sf.69)

    bütün bunlar yanında hegel'in epikuros'ta gördüğü temel değerliliğin de değerini biçmek gerek: "epikuros,'un felsefesi üzerinde genellikle denebilir ki, değer verilebilecek yanları da vardır. aristoteles ve daha eskiler doğa felsefesinde/fizikte genel düşünceden apriori hareket ettiler ve kavramı geliştirdiler... diğer yan, tecrübeden genelliğin kurulması, yasaların bulunması zorunluluğudur; yani soyut düşünceden çıkan sonuç ile tecrübenin, gözlemin hazırladığı genel tasavvur örtüşmelidir. aristoteles'te apriori çok dakdire lâyıktır ancak yetersizdir; çünkü onda tecrübeyle gözlemle bağlantı, birliktelik eksiktir. özelin genele indirgenmesi yasaların, doğal güçlerin vb. keşfidir. epikuros'un empirik doğa biliminin / fiziğinin empirik psikolojinin bulucusu olduğu söylenebilir. stoacı amaçlara karşı, anlayışın kavramları tecrübedir, duyumsal şimdiki zamandır. orada (stoa'da) soyut, sınırlı, hakikati kendinde olmayan, bu nedenle de doğanın şimdisine ve gerçekliğine sahip olmayan bir anlayış var; burada (epikuros'ta) ise ovarsayımlardan daha hakikî olan doğa duyusu var... epikuros'un felsefesinden özellikle duyular-üstü varlığı kökten reddeden kavramlar oluştu." (496-498: lenin, a.g.e., sf.70-73)

    lenin ise şöyle yorumluyor bu durumu: "epikuros'un önemi -greklerin ve romalıların batıl inançlarıyla ve günümüzdeki papazların batıl inançlarıyla mücadelesidir." daha önemlisi ise epikuros'la birlikte batıl inançların yanında kendinde temellenen bağlantının (tanrının kendisinden başka dayanağının olmaması) ve idealin kendi dünyasının da yıkılmasıdır. (499: lenin, a.g.e., sf.73)

    sonuç itibariyle insan epikurosçu doğa anlayışı karşısında anın tasarımına mecbur bırakılmıştır, diyebiliriz. aeternitas mevzuunda geçtiği gibi, dünü, bugünü ve yarını bir bütün olarak algılayan tanrısal düzene karşılık, tanrılar tarafından yaratılmamış olan evrende, tam şu anda tesadüfî atom(lar) çarpışmasıyla oluşan hareketlerin neden olduğu görüngüler sistemi düzensizliği düzenlilik olarak bellemiş ve ana tanrısallık düşüncesinden sıyrılarak objektif bir biçimde bakabilen doğa bilimcilerinin rehberi olmuştur. ancak kitleler ziyadesiyle tam ters istikâmeti izlemiştir. beni asıl düşündüren ve belki de düşünmekten yoran ise; yeni çağ'da copernicus, kepler ve giordano bruno gibi sistemin dışına çıkan (bir nevi bilim tarihinde clinamen'ler sergileyen) tiplerin de yeni-platoncu ya da pythagorasçı olduğunun iddia ediliyor olmasıdır. nasıl olur bu? tanrısallığı hedeflemek başka, ana tanrısallık atfetmek başka. bunu kabul ediyorum; ancak yine de bütündeki tanrısallığı parçasından esirgemenin mümkünâtının olmadığını düşünüyorum. tanrısallık bütündeyse, aynı zamanda parçadadır; bütünde tanrısallık yoksa, parçada da yoktur. bu tehlikeli bir çıkarım; zira aklı iyi çalışan bir teolog çıkar da "o halde insan zekâsı varsa, onun bütünlendiği tanrısal zekâ da vardır" der. diyebilir, ama başka bir tartışmada ancak mümkün bu. burada değil.

    böylece, dağınık bir biçimde kapansın entiri.