*

şükela:  tümü | bugün
  • buradan konuşmak öyle kolay ki; bunu bütün felsefe metinleriyle cebelleşirken deneyimleriz. felsefe metnini felsefe metni kılan sonraki gözler oluyor; okuyacak olanlar olmasa yazılan satırların ne anlamı var? bunu ben ziyadesiyle sapere aude düsturunu incelerken hissetmiştim; aynı şekilde carpe diem nasihati de düşündürücüydü. ben buradan bakarken her şeyi bir bütün olarak görüyorum; oysa bu düsturlar dile gelirken hiç de bütünlük arz etmeyebilir; kaleme alınanı yorumlamak onun kaleme alınmasından çok daha kolaydır. neye bakmak istediğinizi bilirsiniz. çünkü siz bildiğiniz kadarsınızdır; burada bunu sokrates'in ve sonrakilerin fizik-etik değerlendirmesi açısından yorumlamaya çalışacağım, aynı zamanda sizler için de güzel bir örnek olabilecek.

    presokratik filozoflardan sonra sokrates'in felsefeyi yere indirdiği sık anlatılan bir hikayedir. cicero bunu "sokrates etik konusu üzerinde durmuştur" şeklinde özetleyebilir (tusculunae disputationes 5.10). etik denilen şey, tümüyle insanla alakalıdır. örneğin hayvan etiği olmaz; çünkü hayvan etiğinin olabilmesi için hayvanların bir araya gelerek kendi iyilerini ve kötülerini sıralayabilmesi gerekir. o halde bir araya gelen insanların böyle kalabilmelerinin anahtarıdır etik. "böyle kalabilmek", yani nasıl? "böyle işte" "böyle. diyelim ki ben şu an bu satırları yazıyorum, bunlar okunacak; okunduğunda birliğimizi bozacak unsurları içinde taşıyorsa, yazının etiği tartışmaya açılır." bu bir örnekti. hayvanda düsturlaşmış bu kaygıyı göremezsin; ondaki, hastalık-bozulma dışında, istisnasız uyumdur. bana kalırsa etik dışı tutumların "hastalık" olarak görülememesinin nedeni de, -sorunlu dahi olsa- bizim tercih haklarımızdan oluşuyor olmasıdır. hal böyle olunca, etik insan topluluğunun vazgeçilmezi oluyor. insana özgü ne varsa, onun bir düzene tabi tutulması söz konusu. bunu inceleme de gayretli bir çalışma demek; öyle ki bu, her şeyin öncesi ve sonrasıdır. etikten hareket edersin, yine etiğe varırsın. sonunda bir bakarsın aslında sen bütünüyle etik kaygının kendisisin.

    işte sokrates'in derdi buydu: etik. xenophon'un memorabilia 1.1.1-16'da aktardığına göre sokrates doğa araştırmasını saçma buluyor. niçin? sokrates, kendisini doğa araştırmalarına adayanlara soruyor: "insana dair her şey çözümlendi de mi siz doğaya yöneldiniz böyle ha?" burada etik problemlerin çözülmesinden bahsedilmiş oluyor. "insan çözüldü de mi, doğaya gidiyorsun?" bu soru kritik. zira sokrates'in düşündüğüne göre doğa felsefesinin soruları çözümlenemez; bunun kanıtı da kosmos'la ilgili olarak farklı teoriler üzerinde büyük bir anlaşmazlık olmasıdır. dahası doğa bilgisine özgü verileri yeniden ve yeniden uygulama imkanı var mıdır? yeni bir rüzgar ya da yağmur yaratabiliyor musunuz? bunlar mümkün değilse, doğaya gitmenin gereği nedir? bunları hep xenophon'dan öğreniyoruz; o bize sokrates'in bu yüzünü ısrarla gösteriyor. "insan bitti de, doğa mı kaldı?" oysa şimdi yapay yağmur, yapay rüzgar yapabiliyoruz değil mi? daha da ironik olanı, beri yandan etik tartışmaları hiç olmadığı kadar revaçta. doğa sanki çözülmüş gibi davranıyoruz; sokrates'in söylediğinin aksine "insan kaygıları çözümlenemez" mi yoksa? buna bakalım.

    xenophon, memorabilia 4.7.2-8'de geometri ve astronomi gibi çalışmalarını, ancak bir yarar sağlayacaklarsa, manalı bulmaktadır. aksi halde gökleri incelemenin bir gereği yoktur ona göre. buradaki "yarar" olgusunu iyi düşünmek gerekiyor; neye yarar? "insanın problemlerine yararlı olan" durumlar kafada tartılır ve değerine göre astronomiye yönelirsiniz. daha fenası var aynı yerde yine xenophon'un aktardığına göre, sokrates, zaten insanın doğa bilgisine erişemeyeceğini söyler. çünkü tanrılar, gizli kalmasını istediği bilgiler hiç açık ederler mi? sokrates böyle düşünüyor. sanki her an bu sözlerden sonra "neyse biz yine insan meselelerine dönelim" diyecekmiş gibi duruyor büyük üstadımız!

    başa dönüyorum. buradan konuşmak öyle kolay ki; sokrates'in doğa araştırmalarına yönelik tavrının sonrakileri etkilediğini bile söyleyebiliriz; daha sonradan stoacı (khioslu) aristo da fiziği yani doğa araştırmasını şiddetle reddetmiştir örneğin. isokrates'in antidosis 261-268'te anlattığına göre döneminde birçok kişi astronomi, geometri ve bunlarla alakalı disiplinleri manasız görüyordu. isokrates, sokrates'in aksine bu çalışmaların pratik birer yararı olmasa da anlamlı olduğunu söylemiştir; hiç olmadı herbiri beyin için birer talim demektir. ya da bu uğraşlar insanın öğrenme aşkını geliştirir. olmaz mı? pek tabi düşünülebilir; oysa sokrates bunu istemiyor "hadi biz etik konusuna dönelim" diyor sanki. sokrates'in masasındakiler döner mi dönmez mi bilmiyorum; onun zekasının parlaklığı ve kıdemli şöhreti etkileyicidir, etrafındakileri dediği yere getirir. ama sokrates'in etik-fizik ayrımındaki şiddetli reddedişin daha sonradan başka felsefe okullarında kaybolduğunu görüyoruz. fiziğin etikle ilişkilendirilmesi özellikle de helenistik dönemde stoa'da, epikuros'ta ve peripatetik'te söz konusudur. "fiziğe yani doğa araştırmasına "ancak yararı varsa" gitme şartı ortadan kalkar. bu konuda nadide bilgilerimizi roma'nın büyük zihni cicero'nun kaleminden alıyoruz. de finibus 4.11'de felsefe okullarının görüşlerini aktarıyor. "doğanın izahı" yani explicatio naturae ciddi bir tabirdir; bu konuda araştırma yapmak isteyenler bilhassa bu tabiri kullansın: "explicatio naturae". burada doğanın açımlanması, ortaya konması yani izah edilmesi söz konusudur. philos-sophia'daki bilgi seviciliği anlamı burada en has anlamıyla karşımıza çıkar; doğayı etik kapsamında bir yarar gözetmeksizin açımlama telaşıyla yüzleşiriz. sokrates'in "insan sorunları bitti de mi..." şartı burada ortadan kalkar; "doğaya mı gidiyorsun, salt onu bilmek için..." denmeye başlar. bilgiyi bilgi için sevmek; doğa bilgisini doğa bilgisi için sevmek.

    dahası da var; hatta bu "dahası" çok daha sırıtıyor. bırakın etik için doğaya gitmeyi; bizzat doğaya gitmek için bile etik kullanılabilir? nasıl mı? stoacılar ve peripatetikler ahlak gelişimi kapsamında explicatio naturae'a yöneliyorlar. hatta epikurosçular daha çok boş inançları ve ölüm korkusunun yenilmesi için fizikten yararlanmak zorunda kalıyorlar. bir zorunluluk olduğu için doğaya gitmek! sokrates görseydi bunu "yellozluk" olarak nitelendirirdi. görmüş de olabilir, nitelendirmiş de. dahası var. kutsallıkların bilinmesi, tanrılar arasındaki iradenin ve idarenin ne denli büyük olduğunu gören insanlara bir tevazu katar. ayrıca doğa araştırmasının, boş zamanı doldurmanın en iyi yolu olduğu da söylenir. cicero, stoacıların , özellikle de dört element konusu olmak üzere, fizik konusundaki doktrinlerden çoğunda peripatetikleri takip ettiğini söylüyor. iki okul arasındaki tek fark, peripatetiklerin doğa fenomenlerini detaylı bir şekilde incelemesidir.

    işin içine teoloji giriyor; aslında hiç ayrı da değildi. cicero de natura deorum'da evrenin yani yıldızların, günlerin, ayların, yılların, güneş ve ay tutulmalarının bilinmesinin, tanrıların bilinmesinin önünü açacağını söylüyor (2.153). tusculunae disputationes 5.68ff'de doğa çalışmasından elde edilen ahlaki bilgi ve tutumdan bahsediyor cicero; ona göre bilge adamın bildikleri yani evrenin bilgisi, ona kendi aklıyla kutsallığın bilgisini verir. kutsalın anlaşılması, tanrılara benzemenin yolunu açar. evreni gördükten sonra, insan dinginlik içinde yeryüzünün fenomenlerine bakmaya başlar. "dinginlik" ne stoik bir tabir! yani "tranquillitas" başlı başına deprem etkisi yaratıyor zihinde; oysa tam tersi dinginlik'ten ne anlarız? dinmeyi anlarız. dindiğin zaman huzurlu olduğunu düşünmemiz gerekir, değil mi? oysa doğa başlı başına tranquillitas'tan mahrumdur! başından sonuna savaş hakimdir. celal şengör'ün evrenin yapısında uyumsuzluk görmesi gibi bir şey bu; ona bu görüntüyü sağlayan şey sürekli yok oluşların ve var oluşların sanki savaşıyormuşçasına hiç durmadan gerçekleşmesidir. oysa insan tranquillitas halindeyken doğaya bakıyor, savaşı gördükçe diniyor. tanrıları böyle anlayabileceğini sanıyor. dahası da var: "onlara benzemek" en nihayetinde birçok yerde okursunuz; sokrates'te felsefenin temel varışı "ahlaki açıdan iyi"dir. etik meselesidir. tanrılara benzemek ne büyük lütufmuş gibi duruyor; oysa paganların tanrıları ne kadar etik davranıyor o bile müphem. her şeyin ucu açık.

    cicero, de finibus 3.73'te doğa çalışmasının yani fiziğin erdem tarafına bakıyor. stoacılar fiziği bir erdem olarak ele alıyor; buna mecburlar. zira doğayla uyumlu yaşamak durumunda olanlar, tüm evreni ve yönetimini başlangıç noktası almak zorundadır. insanlar tanrıların yaşamını ve doğasını bilmeden, insanın doğasının, evrenin doğasına uyup uymadığını anlamadan şeyleri "iyi" ya da "kötü" diye değerlendiremez. fiziğin gelip dayandığı yer işte burada etiktir. yine fizik bilgisi olmadan bilgeliğin eski düsturlarının büyük önemi de anlaşılabilir mi? örneğin "ana boyun eğ", "tanrıyı izle", "kendini bil" (gnothi seauton/@jimi the kewl) ve "aşırı hiçbir şeyin olmasın". bizdeki "eline, beline, diline hakim ol" düsturunda da doğaya yönelimi ve ondan yönelmeyi görürsünüz. büyük bozulmalara dayanan istisnalar dışında doğa yaşamının kendi "böyle kalsın"ları bile otomatiğe bağlanmış etik kuralları olarak göze çarpar. fizik yani doğa araştırması kaygısını; etik yani insanla ilgili ne varsa onun araştırılma kaygısını bir potada ancak böyle eritebiliriz.

    chrysippus'un teoloji ve fizik konusundaki eserlerinde benzer ifadeler kullandığı biliniyor. plutarchus'un aktardığına göre chrysippus ahlak bilgisinin fizik çalışmasından doğduğunu söylemiştir. buna göre öğrenciler mantık ve etik üzerine bilgilendikten sonra, felsefe sınıfının son dersi olarak teolojinin de dahil olduğu fiziği öğrenirdi. felsefenin üç bölümünün farklı yansımaları stoa okulunda görülmektedir. bir tanesinde fizik en son öğrenilmesi gereken şeyken, başka bir tanesinde etik felsefe çalışmasının tacı gibidir!(plutarchus, de stoicorum repugnantiis 1035) başka versiyonlarda etik, çalışmanın en önemli parçası olarak görülüyordu; zira akli ve erdemli davranışa ulaşmak felsefenin asli hedefi olarak değerlendiriliyordu. başka bir yaklaşımda göksel fenomenleri inceleyen bilim dalı, insanı kutsala götürdüğünden, fizik en tepede yer almalıydı. seneca'nın naturales quaestiones'inde felsefenin farklı stoik sınıflandırmalarını bulmak mümkündür.

    nihayetinde fizik erdemdir deniyor (s. menn, "physics as a virtue", proceedings of the boston area colloquium in ancient philosophy 11 [1995], 1-45.). bu nereye kadar böyle; sokrates'e bakarsanız; etik açıdan kimi problemlerimizi çözebildiği yere kadar! epikuros'un sözcüsü lucretius'un de natura deorum'una bakarsanız ölümden ve "tanrılar"dan korkmanın önüne geçildiği yere kadar belki de. stoa'ya bakarsanız, uyumu ve tanrısal manayı hissedebildiğiniz yere kadar. etik-fizik ilişkisi üzerinde konuşmaya devam edeceğim. güdüklere anlatırcasına bir kronoloji izlemeyeceğim elbette. estiğince anlatacağım. belki de hiç anlatmayacağım bir daha. bu entiriyi de silebilirim. ne çok seviyor görünüyorum kontrol elimdeymiş gibi görünmeyi.
7 entry daha