şükela:  tümü | bugün
  • gariban bir ülke.
    garibanlıklarının sebebi de bir türlü ağız tadıyla sömürülememiş olmaları diye düşünüyorum. evet ne ingiliz ne fransız yiyememiş bu toprakların yemişlerini. en çok da italyanlar denemiş. topla, tankla, ağır sanayi hamlesiyle gelmişler okla, mızrakla derdest olup dönmüşler. rusya komutan falan göndermiş, destek olmuş. paçayı kurtarmışlar, kurtarmışlar ama öyle bi kıtlık olmuş ki ülkenin neredeyse ülkenin yarısı açlıktan ölmüş. ikinci dünya savaşı zamanı italyanlar kuyruk acısıyla yine gelmiş, yakmış, yıkmış işgal etmiş. 3-5 sene eziyet, işkence gırla gitmiş. o ara bi numaralar dönmüş, büyük britanya köpekleriyle beraber yardım etmiş, işgal bitmiş ama bu sefer de çakma bir atatürk peydah olunmuş. haile selassie. etiyopya'ya giderseniz kesin adını sanını bir kaç kez duyarsınız. o kim lan falan demeyin, ok atıyorlar. time'a bile kapak olmuş nası bilmezsiniz (!). ayrıca herif rastafariancıların atası... aslında siyonist tandanslı bir şizofren benim anladığım kadarıyla. misal ismini kendi sonradan koymuş ve 'tanrının gücü' gibi bir manası var.. neyse bu müdür krallığını ağız tadıyla yaşamaktayken ruslar eski yardımlarının karşılığını almak için geri gelmişler. sağlam bi propaganda, bi ayaklanma, iki silahlandırma hoop, devirmişler kralı. ve komünizm. gördüğünüz gibi hiç bir yardım karşılıksız olmuyor. üstelik bu etiyopyalıların hepsi kara kaşlı kara gözlü. red terror versiyon etiyopya 1.0 uygulaması çalıştırılmış, o aralar sağlam soykırımlar katliamlar olmuş. afrika komünizmi de çok pis oluyormuş ben bunu gördüm.

    velhasıl daha 90'ların başında az biraz toparlayabilmişler kendilerini. 80 küsür milyonluk bir ülke düşünün başkenti dışında nüfusu 300.000'in üzerinde şehir yok. herkes tarımla uğraşıyor. gsmh'nin yaklaşık %20si kahve ihracatından geliyor. yarın biri çıkıp kahve kanser yapıyo millet dese açlıktan ölebilirler. hiçbir ülkenin adam gibi yatırım yapmadığı bir yer. aslında 20 yıldır kör topal bir siyasi stabilite de var, ucuz iş gücü de.. ama en başta o sömürülme trenini kaçırdılar bir kere. petrolleri de yok ki usa naval forces gelip özgürleştirsin.

    addis ababa düzgün, fakir, güvenli ve nispeten temiz bir şehir. bütün un, unesco, unıfb, ultraslan gibi kuruluşların hepsinin afrika merkezleri bu şehirde. afrikanın başkenti falan diye de böbürleniyorlar. afrika dediysek, afrika diye sıcak falan sanmayın, 2bin küsür metre yükseklikte olması sebebiyle geceleri buz gibi, gündüzleri de maksimum 20-25 derece. o da eğer yaz ise. bizim elvan abeylegesse küçük bir otel açmış, güzel, fena değil, iş yapar. ama gidecek olursanız ve çok zenginseniz sheraton'dan başka yerde kalmayın. az zenginseniz ya da iş için gittiyseniz hilton da olabilir. fakirseniz gitmeyin.
  • afrika'da batılı güçler tarafından kolonize edilememiş tek ülkedir. bu sebeple afrika birliği'nin başkenti ülkenin de başkenti olan addis ababa'dır.
  • başkenti addis ababa'da insanların %90'ının çok fakir olmasına rağmen çok mutlu olduğu, güzel kahvelerin, güler yüzlü insanların bulunduğu, klasik bilimum 'afrika objesinin' anavatanı, bir yerdir. nüfusunun çoğu aç ve evsiz olmasına rağmen gece hayatı da oldukça eğlencelidir.

    bir de ilk insan lucy * nin kemiklerinin sergilendiği müzesi vardır, gidilip görülesi bir ülkedir.
  • starbucksa şu ana kadar verdiğin paralarla uçak bileti alıp kahvenin hasını içmeniz gereken ülke. hem de mutluluk kelimesine bir anlam daha katarsınız.

    addis başkenttir ama şehirleşme neredeyse yok gibidir. insanları şeker gibi pamuk gibi. sımsıcak cana yakın, bol bol güleryüz.

    ya biraz parasız mutluluk istiyorsanız gidin bi hafta sevinin, huzur bulun gelin. ucakla beş bucuk saatti sanırım. tk ucusunda tv yoktu. film izliyceğinizi sanmayın. kitap alın.

    gece de uyumayıp yeryüzünü seyredin. rüya sanıyor insan o coğrafyada her şeyi.
  • gitmeden önce özel aşılar vurulduğunu öğrendiğim, obezite nin bir problem olmadıgı ülke...
  • 2009 yılında başkenti addis ababa da bir buçuk ayımı geçirdiğim ülke. afrikanın ortasında tarihi boyunca hiç sömürülmemiş etiyopya aynı zamanda afrika konfederasyonun merkezi olarak bilinmektedir.

    türkiye cumhuriyeti sağlık bakanlığının bağış amacı ile bu şehirde bulunan black lion üniversite hastahanesine yeni ekipmanlar kurulumu ve eğitimi için gitmiştim.

    bir ekim akşamıydı yanlış hatırlamıyorsam, yaklaşık 5 saatlik istanbul addis ababa uçuşundan sonra beklediğimin çok üstünde kalitede bir hava alanına inişmişti uçağımız. saat gecenin 1 veya 2 siydi. şık giyimli iki kişi ellerinde adımın yazdığı kartonetlerle karşılar beni ve yine tertemiz bir mercedes ile kalacağım otele gitmiştik. otel ozamana kadar kaldığım en şık oteldi. sheraton addis ababa. ertesi sabah otelin italyan restourantında harika bir kahvaltı. dünya hakkında bildiğim herşey şaşmıştı o dakikalarda. bu nasıl afrika!!!!

    oysa asıl gerçekleri otelden ayrılmak için beni bekleyyen aracı görünce anlamıştım. markasını modelini hatırlamadığım bir minibüs, hem de etiyopyanın en prestijli üniversitesi black liona ait bir araçtı.

    otelin bahçesinden çıkarken "united nation" personellerini farkettim. otelin etrafını çevirmişlerdi, giriş ve çıkış onların kontrolünde yapılıyordu.

    asıl beklediğim etyopya ile otelden uzaklaşınca tanışma fırsatı buldum. üniversite hastanesine ulaşana kadar gittiğimiz yolda dikkatle etrafa bakıyor ve gördüğüm her şeyi hafızaya yazmaya çalışıyordum.

    insanlar fiziki olarak çok zayıf görünüyorlardı, sanki biraz da toz içinde kalmış gibi halleri vardı. hastaneye ulaştığımızda normal insanlarla ilk temasımızı gerçekleştirmiştik. sıcak kanlı güler yüzlü insanlardı. orda geçirdiğim birbuçuk ay boyunca bir defa bile somurtan yada tartışan etiyopyalı görmedim diyebilirim. bizden renkleri haricinde bir farkları yok gibiydi, belki temizlik anlayışları ve iş yapma konusundaki istekliliklerini hariç tutabiliriz.

    ilk günü hastanede yapacaklarımızı planlayarak geçirdikten sonra, hava kararmadan otele dönme fırsatı bulmuştuk. ekipten bir arkadaşım ile beraber otel kampüsünden ayrılıp şehir merkezine doğru biraz yürüyerek etrafı tanımak amacı ile dışarı çıktık. kaldırımda yürürken patates çuvalına benzer bir şeyler gördüm ve merakla çuvala yaklaştım. o sırada çuvalın içinde yaşayan bir şey olduğunu farketmemle içinden bir adamın çıkması herhalde hayatımda yaşadığım en büyük heyecandı.

    etiyopya bulunduğum sürede öğrendiğim ilk şey ultra zenginlerin villalarda, zenginlerin apartman dairelerinde, fakirlerin cape dedikleri bizim gecekonduların benzeri yerlerde, geri kalan toplam nüfusun %20 sine denk gelen insanlarında sokaklarda, kaldırımlarda, cami, kilise, sinegogların bahçelerinde yaşadıklarıydı.

    sonra yavaş yavaş alışmaya başladım bu insanlara ancak akşam kaldığım lüks otel ile gündüzlerimi geçirdiğim hastane arasında dağlar kadar fark vardı.

    etiyopya'ya gitme fırsatı bulursanız kesinlikle kaçırmayın. nasıl türkiye'de sokaklarda kumru ve güvercinleri bol bol görüyorsanız addis ababa'da da akbaba ve kartallar göreceksiniz. 5 metre tepenizden geçen bir kartal yüreğinizi ağzınıza getirecek.

    bu arada kabullenmeniz gereken bazı şeyler var:
    1. etiyopyalı biri ile saat 11 de buluşmak üzere anlaştıysanız en erken saat 12 de buluşma noktasında olur ve bu çok normaldir. hatta buna "etopian normal" demişlerdir.
    2. görüştüğünüz insanların sizinle konuşurken parmaklarını burunlarına sokarak kazı çalışması yapması çok normaldir. sizde rahatlıkla yapabilirsiniz. ama sanırım içeriden tatak çıkartmak yasak onu bilmiyorum.
    3. bu kazı çalışmasından sonra ellerini silmezler, bu sebeple etiyopya ya gittiğim ilk günden itibaren el sıkışmak yerine yumruk tokuşturudum. tavsiye ederim.
    4. yerel yemekleri fena değil ancak çok baharatlı midenizi buna alıştırın. ortak tepside yaptıkları ve bizim bazlamaya benzer gibi görünen fakat ekşi hamur ile yapılmış olan ekmek üzerine koydukları yemekler çok daha baharatlıdır.
    5. etiyopyalı birinden istediğiniz yarım saatlik iş 2 saatten önce bitmez.
    6. etrafta uzun ve halka boyunlu, dudağında tabak taşıyan, kulak memesinde devasa bir delikle dolaşan kadınları nadiren görebilirsiniz. çok şaşırmayın. dik dik bakmayın.
    7. zenginlerin takıldığı gece kluplerine spor ayakkabı ile giremezsiniz. illaki közele ayakkabı giymeniz gerekiyor gece klubüne girebilmek için.
    8. st.george birasını kesinlikle tavsiye ediyorum. afrikanın birçok ülkesinde bulabilirsiniz. yapım yeri etiyopyadır.
  • ağustos başında gideceğim ülke. kalacağım yer şehir dışında bir fabrika olması ve aylardan da ağustos olması sebebiyle "merakla" beklemekteyim :)
  • insanın ilk alet kullanmaya başladığı topraklara sahiptir. insan 2 defa zekileşme evrimi geçirmiş ve ikisi de bu topraklarda olmuştur. etiyopyada bulunan kafataslarına bakarsak atalarımızın beyinleri oldukça küçükmüş.
    insanı zeki olmaya iten coğrafyanın aşırı değişken topografyası ve iklimidir. her şey sabit olsaydı insan hayatta kalmanın bir yolunu bulur ve o yoldan devam ederdi. aşırı değişkenlik sonucu insan adaptasyon geçirerek avcılık hünerlerini geliştirmiştir. adapte olamayan cinsler yok olup gitmiştir.
    her evrim çok büyük bir doğa olayıyla aynı zamana denk gelir. yanardağ patlar, ova dağ olur, insanınn beyni %30 büyür. bu büyüme 100 bin yıl kadar uzun sürer. bu 100 bin yıl içinde insan nüfusu çok azalır ama adaptasyon sayesinde tekrar eski sayılara ulaşılır.
    etiyopyaya geri dönelim: insan etiyopyada bundan 10.000 jenerasyon önce taşları sivriltip mızrakların uçlarına takmaya başlar ve toplu şekilde avlanırlar. en güçlü ve birbirlerine bağlı en büyük tür olurlar ve dünyaya yayılmaya başlarlar. elinde mızrak olan 100 insana hiç bir canlı zarar veremez ve besi zincirinin en üstüne dayanışmaları sonucu otururlar.
    nüfus artar ve kaynaklar yetmez. insan küçük bir adaptasyonla farklı dinler yaratıp bu sefer karşı dindeki insanları öldürmeye başlar ve kaynağı artırır.
    taşımacılığı keşfeden insan başka yerlere kolayca gider ve gittikleri yerdeki kaynaklar yetmeyince ırk'ı keşfeder ve farklı ırktan olanları öldürüp kaynakları artırır. ırk denilen şey bir adaptasyon sürecidir ve ilk defa adaptasyon insanın zararına işler.
    oysa hepsi aynı yerden gelmiştir. etiyopya.
  • ekim 2014'ün sonları gibi babamı aramıştım uzun bir aradan sonra.

    + baba, beni aradılar bugün x firmasından.
    - ne güzel. ne kadar maaş veriyorlar?
    + ??? boşver maaşı, iş buldum diyorum.
    - boşver olur mu? eee nerede iş, rusya?
    + afrika!
    - ...
    + ...
    - ...
    + baba?
    - iyi bir fikir olduğuna emin misin?

    öncesinde ise yaklaşık 2 aydır işsizdim (bkz: #45268886). istifam sonrası soluğu izmir'de ailemin yanında alıp eski işimin kabusundan orada kurtulmaya çalıştım. ailemle en fazla 4 gün bir arada sorunsuz yaşayabileceğimin (güya) bilincindeyken bu hatayı yine yaptım. hani bazen insanların değişeceğini, uzun bir aradan sonra her şeyin yoluna gireceğini düşünürsünüz ya, hah işte buna hala inanan gri hücrelerimin yüzüne tüküreyim ben.

    artık gündüzleri saat 9'da uykuya dalabildiğim o ailemle geçirdiğim son günlerde, bir süredir* aramızın bozuk olduğu annem yanıma geldi ve "hunter, sen arkadaşlarının yanına istanbul'a git en iyisi." dedi beni epey şaşırtarak. istanbul'a gittiğimde bir ayda dostlarım sayesinde kendime gelmiş, toparlamıştım. ancak istifa sonrası belirsizlik hissi zaman zaman kendini hatırlatıyor az buçuk canımı sıkıyordu. bu da yetmezmiş gibi geleceğe yönelik planlarımın hiçbirini yerine getirmek için çaba göstermiyordum. sadece kendimi sorunlarımdan uzaklaştıracak şeylerle uğraştım; zamanımı ve bankadaki paramı harcadım. aylaklık güzeldi aslında, yine olsa yine yaparım*.

    neredeyse 4 ay olacak etiyopya'ya geleli ve ben galiba hayatımın sayılı doğru kararlarından birini verdiğimi düşünüyorum. şimdi dinleyin bakalım, ben bu ülkeye neden bayıldım.

    iklim: nedense çoğu arkadaşım gobi çölü gibi bir yerde çalışmaya gideceğimi düşündü en başta. bu büyük ve yaygın bir yanılgı aslında etiyopya ile ilgili. tamamı olmasa da etiyopya yeşil ve dağlık bir ülke. bu yüzdendir ki bana göre muazzam bir iklimi var. sabah erken saatlerde ve akşamları oluşan tatlı bir serinlik ve gün içerisindeki 30 dereceyi aşmayan sıcaklıkla ideale yakın bir sıcaklık hakim yıl boyu. sadece yazları kuvvetli bir yağmur var ki bunu henüz tecrübe etmedim. ancak 30 dereceyi aşmayan sıcaklık kavramı epey yanıltıcı. hem ekvatora yakın olmak hem de yüksek de olmanın etkisiyle bu sıcaklıkta hiç fark etmeden yanabiliyorsunuz.

    yemek: ezmeleri, etleri ve hele ki acıyı seviyorsanız baharatlarıyla etiyopya mutfağından iyisini zor bulursunuz. genel olarak yemeklerin temelini injera adlı etiyopya ekmeği oluşturuyor. ekmek deyince aklınıza somun gelmesin. görünüş olarak ilk bakışta krep sanılsa da süngerimsi bir yapısı var ve tadı gayet ekşi. herkesin ağız tadı farklı elbette ama etle çok iyi gidiyor.

    meyve ve sebze konusunda ise gayet şanslısınız çünkü neredeyse hepsi doğal veya doğala yakın ortamlarda yetişiyorlar. muzun kilosu 1-1.5 lira, mango da gayet ucuz ve lezzetli. muzun enteresan tarafı, türkiye'de ya da dünyanın herhangi bir yerinde az kararmış muzun içinin kötü olma ihtimali yüksekken burada gayet mis gibi muz çıkıyor benzer kabuklardan. bira konusunda ise st. george'dan şaşmayın.

    vahşi hayat: çocukken afrika hakkında belgeseller izleyen benim gibi biri için tam bir cennet. örneğin, tepenizde güvercin yerine şahinler uçar gün içerisinde. bunun sadece ilçe ve köylerde olduğunu sanıyorsanız da yanılıyorsunuz. addis ababa da gayet şahinle kaynıyor. şehirler arası gece yolculuklarında sayısız defa sırtlanlar arabanın önüne atlayabilir. arabaya binmenize de gerek yok, geceleri susmuyor zaten zibidiler. kulağa garip gelebilir ama insanlara saldırdığını da pek sanmıyorum çünkü insanlar gece gündüz fark etmeksizin hayvanlarıyla yürüyor yollarda. bu konuda sorun yaşayan tek hayvan eşeklermiş burada.

    zevkinize göre fuşya renklı göğüslere sahip gelada babunu da görebilirsiniz kara mamba da. aslan avına henüz çıkmadım çakım ziya'da olduğundan ama onlar da var. belki de en garibi sokakta kedi köpeğin pek olmaması, onun yerine keçiler ve dev boynuzlu öküzler var. 2 ay önce bu fotoyu çektim, gerçekten muazzam hayvanlar. işten zaman bulsam arabaya atlayıp milli parklarına dalacağım elimde kamerayla ama işte zaman yok.

    halk: evet, fakirler. evet, farklı bir temizlik anlayışları var vs. ama ben ömrümde bu kadar içten ve her şeye rağmen güleryüzlülüğünü kaybetmeyen insan görmedim desem yeridir. ilk başta (bence) doğal olarak karşı tarafta bir önyargı oluşabiliyor derimin renginden dolayı ama konuşmaya başladığınızda bu çarçabuk kayboluyor. çok ufak da olsa bir iyiliğiniz dokunduysa bunu unutmuyorlar ve bir şekilde size şükranlarını sayısız defa farklı yollardan sunuyorlar. selamlaşmaları omuz çarptırma ile gerçekleştiğinden ilk bakışta enteresan gelse de içinizdeki uyuyan ege çubukçu'yu uyandırıyor, yo madafaka!! zaten bu omuz hareketleri danslarında da önemli bir yer edinmiş halde.

    müzik: bizimkinden kötü olmasın çok garip bir pop müzik kültürleri var. hep aynı ritim ve org melodisi üzerine ilerliyor. ama sonuçta bu topraklardan mulatu astetke çıktı. etiyopya jazz'ı ve reggae'si ise lezzetli çipetpet.

    ister istemez burayı eskiden çalıştığım yer olan ve şikayetlerimle arkadaşlarımı bezdirdiğim türkmenistan'la karşılaştırıyorum (bkz: #34704014). sosyal hayat anlamında yine modern hayattan kendimi soyutlamış olsam da herhalde yukarıda saydığım özelliklerden dolayı hayvani çalışma saatlerime rağmen uzun zamandır yaşamadığım huzuru burada yaşıyorum.

    babamın sorusuna verdiğim cevaba gelirsek:

    +evet baba, gayet iyi bir fikir.
  • ölen bir etiyopyalı başı batıya doğru dönük gömülürmüş. nedeni ise mesih îsâ doğudan geleceği için, ölen insanlar onu karşılamak üzere ayağa kalktıklarında, yüzlerinin ona dönük olması gerekiyormuş.
hesabın var mı? giriş yap