şükela:  tümü | bugün
  • “’çok güzel çocuklarınız var madam.’

    en yırtıcı yaratıklar bile yavruları okşandığı zaman yumuşarlar.

    ana başını kaldırıp teşekkür etti ve yolcuyu kapının yanındaki sıraya oturttu. kendisi eşikte oturuyordu. iki kadın sohbet etmeye başladılar.

    ‘adım thénardier’dir.’ dedi iki küçüğün anası. ‘bu hanı işletiyoruz.’

    sonra dişleri arasından mırıldanır gibi şarkıya devam etti:

    bu gerekli, ben bir şövalyeyim
    ve filistin’e gidiyorum

    madam thénardier kızıl saçlı, etine dolgun, iri kemikli, asker tipli sevimsiz bir kadındı. işin tuhafı, okuduğu romanlardan alınma romantik bir havası vardı. tavırları yapmacıktı. hayal gücünün üzerine iplik iplik sarılan eski romanların böyle etkileri olur. henüz gençti; otuz yaşında ya var ya yoktu. çömelmiş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı, panayırlarda teşhir edilmeye değer, uzun boylu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolcumuzu daha başlangıçtan ürkütür, güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın olmasını önlerdi. bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması! kaderlerimiz nelere bağlı?

    yolcu hayat hikayesini anlattı, ama biraz değiştirerek…

    işçiydi, kocası ölmüştü. paris’te iş bulamadığı için iş bulmaya başka yere gidiyordu; paris’ten hemen o sabah yaya olarak ayrılmıştı; kucağında çocuğunu taşıdığı için yorulmuş, yolda rastladığı willemomble arabasına binmişti; willemomble’dan da montfermeil’e kadar yaya gelmişti; küçük de biraz yürümüştü, ama çok değil, daha pek minik olduğundan tekrar kucağına almak zorunda kalmış ve yavrucak uyuyakalmıştı.

    ardından, kızına sevgi dolu bir öpücük kondurdu. çocuk uyandı, gözlerini açtı, annesininki gibi büyük, mavi gözleriyle baktı, ama neye? hiçbir şeye ve her şeye… bizim erdemlerimizin alacakaranlığı karşısında küçük çocukların o ışıklı masumiyetleriyle baktı. çocuklar kendilerinin melek olduklarını hisseder, bizim de insan olduğumuzu bilirler. sonra çocuk gülmeye başladı ve her ne kadar annesi tutmaya çalıştıysa da, koşmak isteyen küçük bir varlığın zaptedilmez enerjisiyle kucaktan kayıp yere indi. birden, salıncaklarında oturan öbür iki çocuğu gördü, yerinde kalakaldı ve hayranlık belirtisi olarak dilini çıkardı.

    madam thénardier kızlarını çözdü, salıncaktan indirdi:

    ‘hadi, üçünüz oynayın bakalım,’ dedi.

    o yaşlarda çabuk alışılır. bir dakika sonra küçük thénardier’ler, yeni gelenle toprakta delikler açarak, sonsuz bir zevkle oynuyorlardı.

    yeni gelen çok neşeliydi; annenin iyiliği yavrunun neşesinden okunur; küçücük bir odun parçası yakalamış, onu kürek gibi kullanarak, içine ancak bir sinek girebilecek büyüklükte olan bir çukuru büyük bir çabayla kazıyordu. bir mezar kazıcının işi bile, bir çocuk tarafından yapıldığında insanı güldürür.

    iki kadın sohbete devam ediyorlardı:

    ‘sizin miniğin adı ne?’
    ‘cosette.’

    küçüğün adı euphrasie’ydi. ama annesi, annelere ve halka özgü tatlı ve hoş içgüdüyle euphrasie’yi cosette yapmıştı: tıpkı halkın da, aynı şekilde josepha’yı pepita, françoise’ı filette yaptığı gibi… bu, etimolojistlerin bilimini bozan, rahatsız eden bir türetme cinsidir.

    ‘kaç yaşında?’
    ‘üçüne basacak.’
    ‘benim ilkim gibi.’

    o sırada üç kız, derin bir endişe ve mutluluk yumağı halinde toplanmışlardı, bir olay olmuş, topraktan kocaman bir solucan çıkmıştı; hem korkuyor, hem de büyük bir hazla adeta kendilerinden geçiyorlardı.

    ışıltılı alınları birbirine dokunuyordu; tıpkı bir halenin içindeki üç baş gibiydiler.

    madam thénardier, ‘çocuklar birbirleriyle ne çabuk anlaştılar!’ dedi yüksek sesle. ‘şunlara bakın, görenler üç kardeş olduklarına yemin eder.’

    bu söz belki de öbür ananın beklediği bir kıvılcım oldu. fantine, madam thénardier’nin elini yakaladı, gözünü gözünden ayırmadan ona baktı ve ‘çocuğuma bakmayı kabul eder misiniz?’ dedi.”

    sefiller, victor hugo
  • oldukça bilgili ve donanımlı bir yazar kişilik. bildiklerini de tane tane, düzen içinde ifade edebiliyor. sözlüğün yeni yıldızlarından olabilir.