şükela:  tümü | bugün
  • ilk kez platon'un euthyphron ile diyaloğunda ortaya atılmış olan felsefi ve teolojik problem.
    kısaca "ahlaki davranışlar tanrı tarafından emredildiği için mi ahlakidir, yoksa ahlaki olduğu için mi tanrı tarafından emredilmiştir" şeklinde bir sorudan ibarettir.

    ortaya 3 farklı seçenek çıkar:
    1-"x tanrı emrettiği için ahlakidir"
    bu cevaba verilebilecek en büyük eleştiri ahlakın keyfi olduğudur. yani tanrı isteseydi kötü şeyleri de emredebilirdi. bu durumda ahlaki emirler şimdikinin tam tersi olurdu.

    2-"x ahlaklı olduğu için tanrı emretmiştir"
    bu durumda da ahlak kurallarını kim koyuyor diye sorabiliriz. çünkü eğer tanrı her şeyin yaratıcısı ise ahlak kurallarını da yaratmış olmalıdır. ayrıca eğer durum böyle ise tanrı'nin da uymak zorunda olduğu bir kurallar bütünü var demektir. diğer bir sorun ise bu cevabın benimsenmesi ile beraber, çoğu teistin kabul etmediği "tanrı olmadan ahlâklı olunamaz" argümanı çöker.

    3-"x tanrı emrettiği için iyidir. ancak tanrı doğası gereği kötü emir veremez"
    burada da ikinci cevaptaki sorunlarla karşılaşıyoruz. "tanrı y eylemini yapamaz" cümlesi teizme aykırıdır. bu nedenle bu cevap da yanlıştır.

    ikilemde ya birinci ya ikinci seçenek tercih edilmek zorunda kalınmış, hristiyanlıkta ockham ile augustinus, islamiyette de eş'ariyye ve mutezile akımları iki farklı ucu desteklemiştir. din felsefesindeki bu tartışma bugün de canlılığını korumaktadır.

    sokrates euthyphron ile pious'un doğası üzerine tartışır. sözcük türkçede "iyi"den daha çok dindar, kutsal, erdemli, zahit anlamlarına geliyor. bu tartışmada euthypro "tanrıları memnun eden şeyin kutsal olduğunu" söyler. ona göre bir eylemin kutsal olmasının kriteri onun tanrılar tarafından istenmesidir. sokrates bu argümanı yeterli bulmaz çünkü tanrılar bir şeyin kutsal olması konusunda aralarında anlaşamayabilirler. bunun üzerine euthyphron argümanını revize eder. kutsal olanın tanrıların ittifakla anlaştıkları şey olduğunu ileri sürer.

    bu noktada bir ikilem ile karşılaşılır. sokrates, bir şeyin bizatihi kutsal olduğu için mi tanrılar tarafından sevildiğini, yoksa tanrılar tarafından sevilen bir şey olduğu için mi kutsal sayıldığını sorar. sokrates ve euthyphron önce birlikte birinci seçeneği kabul ederler. birinci seçeneği seçmek, sokrates'e göre, bizi ikinci seçeneği reddetmeye zorlamaktadır ve bu durumda bir şeyin neden kutsal olduğunu açıklanamaz. her iki argüman da doğru olsa, bizi şöyle bir çıkmaz döngüye sokar: bir şey kutsal olduğu için tanrılar onu sever, tanrılar onu sevdiği için kutsal olur. bu durumda gerçekte kutsalın doğası üzerine bir sonuca ulaşamayız.

    sokrates'in meşhur ikilemi bir miktar değişiklikle tek tanrılı dinlerde de tartışılan bir konu olmaya devam etmiştir. musevi, hıristiyan ve islamteolojilerinde bu tartışma hala sürmektedir. leibniz ikilemin bir versiyonunu şu şekilde ifade etmiştir: "genellikle tanrının emrettiği şeylerin iyi ve adil olduğu kabul edilir. fakat geriye şu soru kalır: bir şey tanrı emrettiği için mi iyi ve adildir, yoksa iyi ve adil olduğu için mi tanrı tarafından emredilmiştir, başka bir ifade ile iyilik ve adalet tanrının keyfi bir seçimi midir, yoksa iyilik ve adalet şeylerin doğasına ait zorunlu ve ebedi gerçekler midir?"
  • aiskhylos'un oresteia tragedyasında agamemnon kızını tanrı istedi diye kurban eder ve sonunda cezalandırılır (poetic justice). yani belki de yunan düşüncesinde cevap bellidir. kısacası, tanrı (bizim ölçütlerimize göre) ahlâksız bir şey emreder ama bu, o eylemi ahlâklı kılmaz; nitekim agamemnon'un karısı "ama tanrı öyle emretmişti" falan dinlemeden adamı öldürür. tragedyada bir nevi (burada bu deyimi kullanmak ironik olsa da) ilahî adalet tecelli eder.
  • (bkz: euthyphron dilemması) evrenin oluşumunu, insanın varoluşunu neye dayandırdığınıza bağlıdır cevap, yani dilemma değildir. bir yaratıcının varlığına inanan insanla inanmayan insan bu soruya farklı cevaplar verecektir.

    ahlaken iyi olan bir şeyi tanrının emretmesi yaratıcının varlığını anlamsız kılar. yaratıcı olmadan önce yaratılan da olmadığına göre ahlak diye bir şey de yoktur. tanrıdan önce ahlak aramakla tanrıdan önce insan aramak arasında bir fark olamaz, insanı yaratan da dünyayı yaratan da ahlakı yaratan da o'dur. yani her şeyden önce tanrı vardır ve o'nun emrettikleri ahlaki kabul edilir.

    ahlaken iyi olan bir şeyi tanrının emretmesi seçeneğini kabul etmek için tanrı'nın insan tarafından icat edildiğini düşünmek gerekirdi. yani aslında yaratıcı diye bir şey gerçekten yoktur, insan üretimidir ve o üretim ahlaki şeyler emretmektedir. var olmayan bir şeyin var olmadığını bileceksin ve varmış gibi davranacaksın. söylerken bile mantıksız oldu.
  • pekçok din iyiliği güzelliği emrederek yola çıkıp bu şekilde kendisine inanan bulur. en azından dindarların ateistlerle yaptıkları iyilik kötülük tartışması üzerine öne sürdükleri en bilinen argümanlardan birisi budur. ama bu argüman içinde euthyphron'un sokrates ile yaşadığı bu ikilemi daha doğrusu çıkmazı barındırır. yani madem bu kadar basit, insanlar dinden önce de zaten iyiliğe meyilliler ki gelen dini, iyiliği baz alarak kabul ediyorlar. yani iyilik dinen emredilen birşey değil zaten öncesinde de insanın içinde bulunan ve dinler de bu yolla ta en baştan insanlar tarafından içselleştirilip kabul edilen bir şey o hâlde denebilir.
    yani ben derim.
  • euthyphron ikilemi ilahi buyruk teorisi olarak da geçer. bu felsefi problem ilk kez platon'un euthyphron'la yaptığı diyalogta ortaya atılmıştır. problem tanrının emrettiği ahlaki yasaları temel alır. leibnez bunu kısaca şöyle formüle eder;

    "genellikle tanrının emrettiği şeylerin iyi ve adil olduğu kabul edilir. fakat geriye şu soru kalır: bir şey tanrı emrettiği için mi iyi ve adildir, yoksa iyi ve adil olduğu için mi tanrı tarafından emredilmiştir, başka bir ifade ile iyilik ve adalet tanrının keyfi bir seçimi midir, yoksa iyilik ve adalet şeylerin doğasına ait zorunlu ve ebedi gerçekler midir?"

    bu konu semavi dinlerde de tartışma konusu olmuştur. müslüman düşünürler bu konuyu husun kubuh başlığı altında tartışmışlardır. müslümanların çoğunluğunu oluşturan sünni kesim iyilik ve kötülük kavramının "şeri olduğu için iyi olduğunu" kabul ederken mutezile ve bir kesim azınlık mezhepleri iyilik ve kötülüğün "iyi olduğu için şeri olduğunu" kabul etmişlerdir.

    mutezile alimlerine göre ahlaki değerler var oluşları itibari ile iyi olmalarından ötürü vahiy ile muhatab olsun olmasın her insan akli olarak iyilik ve kötülükleri kavrayabilir.

    sonuç olarak dini inancı, mezhebi ne olursa olsun bütün insanlar temel ahlaki değerlerden sorumludur. yani vahiy ile muhatab olmayan veya tamamen izole bir hayat yaşayan bir insan bile işkencenin, insan öldürmenin kötü olduğunu bilmesinden sorumludur. mesele sadece yapmak ya da yapmamak da değil. bilme sorumluluğu da vardır ayrıca.

    hristiyan teolojisinde ise ockhamlı william birinci görüşü benimserken akinolu thomas ikinci görüşü benimser.

    her iki seçeneğe de bir takım eleştiriler getirilmiştir. vakit bulduğum da onları da ekleyeceğim.

    kaynak: felsefesi terimler sözlüğü, diyanet islam ansiklopedisi
  • platon’un euthyphro diyaloğundan sonra ''bir şeyin ahlaken iyi olduğu için mi allah tarafından emredildiği, yoksa allah’ın buyruklarından dolayı mı ahlaken iyi olduğu'' sorusunu gündeme getiren ikilemdir. son dönemlerde william alston, william lane craig, robert merrihew adams gibi bazı teist felsefeci ve teologlar bunun sahte
    bir ikilem (pseudo dilemma) olduğunu, üçüncü şıkkın mevcut olduğunu düşünmektedir. buna göre allah “iyi”dir ve allah “iyi” olan kendi zatının bu özelliğine uygun şekilde buyruklarda bulunduğu için (ya da en azından iyi emirlerde bulunması diğer seçeneklere göre daha rasyonel olduğu için) ne allah’ın egemenliğinin ve iradesinin sınırlandığı ne de allah’ın buyruklarının keyfi olduğu söylenebilir. burada iyilik sıfatı şey'den alınıp allah'a atfedilerek iyilik-allah-emir kavramları özdeşleştirilmiştir. buradaki ''emir'' kavramı, yaratma gibi herhangi bir başka fiile indirgenemez. çünkü allah'ın imtihan gereği kötülüğü yaratması ve bunun nihai neticesinin insanın ''iyi''liği için olması aklen mümkündür. emir konusunda ise, allah'ın ''insanın nihai iyiliğine zarar verecek bir kötüyü'' emretmesi allah'ın ''iyi'' sıfatı ile çelişeceği için aklen muhaldir. bu görüşe göre, nasıl allah’ın sıfatlarının bir gereği olan bilgisi allah’ın neyi irade ettiğinde etkili olduğunda bu allah’ın egemenliği ve iradesi için bir sınırlanma olarak görülmüyorsa, allah’ın sıfatlarının bir gereği olan iyilik özelliği neyi irade ettiğinde etkili olduğunda, bu da allah için bir sınırlanma olarak kabul edilemez.

    diğer yandan allah’tan bağımsız “iyiliğin” bir varlığı olduğu kabul edilince, platon’un ideaları gibi bir varlık alanı kabul etmeden, bu ideaya ontolojik bir temel bulunamaz; üstelik böylesi ideaların varlığını kabul eden platon bile “iyi” ideası ile allah’ı eşitlemiştir. kaldı ki ontolojik olarak allah'tan bağımsız “iyilik” diye bağımsız soyut bir varlığın olması mantıklı durmamaktadır. çünkü soyut bir ''iyilik'' objesi yapısı gereği diğer olgularla nedensel ilişkilere giremeyeceği için “iyiliğin” şartı olan bir eylemi de gerçekleştiremez. örneğin soyut bir ''iyi'' olgusu cömert veya adil olamaz. “iyilik” bilinçli, iradeli ve eylemde bulunan varlıkların özelliği olmasına karşın soyut objelerden anladıklarımızla ilgisizdir. o halde allah'tan bağımsız bir iyiliğin olması da, natüralist ontoloji içerisinde mantıklı durmamaktadır.

    bir şeyin allah'ın buyrukları nedeniyle ahlaken iyi olduğu, bizim salt olgusal olarak nihai iyi ve nihai kötüyü bilemeyeceğimiz nedeniyle zannımca savunulması daha kolay bir pozisyondur. fakat bu pozisyon allah-iyilik-emir kavramlarını özdeşleştirip bunu sahte bir ikilem olarak gören pozisyon ile birleştirilebilir. buna göre nihai pozisyon yaklaşık şu şekilde olur:

    -allah'tan bağımsız ontolojik olarak iyi veya kötü bilinemez.
    -bir şeyi iyi olarak nitelememiz onun allah tarafından emredilmesi nedeniyledir.
    -allah zatı gereği iyidir, iyi olanı emreder. (kötü olanı emretmek allah'ın sıfatları arasında çelişki meydana getireceği için aklen muhaldir. kanımca ''allah kötü olanı emretmez demek allah'ın iradesini sınırlamaz mı?'' sorusu yöntem olarak ''allah kaldıramayacağı büyüklükte taşı yaratamaz mı?'' sorusu ile eşdeğerdir. ikisinde de bir paradoks meydana gelmekte. yani, sıfatları gereği ''her taşı kaldırabilenin'', ''kaldıramayacağı'' bir taş kavramsal çelişki doğurmakta ve aklen muhal olmaktadır.)

    en doğrusunu allah bilir...
  • diğer adıyla ilahi buyruk teorisi olan bu dilemma basitçe "ahlaki davranışlar tanrı tarafından emredildiği için mi ahlakidir, yoksa ahlaki olduğu için mi tanrı tarafından emredilmiştir" olarak özetlenebilir.

    bu teolojik problemin islam felsefesinde karşılığı husn-kubh'dur, asırlarca tartışılmış, ulema tarafından farklı anlayışlara göre yorumlanmış fakat ortak bir kabul bulamamıştır. insanın epistemik düzlemini aşan bir mesele.

    husn ve kubh güzel ve çirkin anlamına gelmekle birlikte estetik bir ifade değil, ahlaki bir ifade olarak kullanılmış. iyilik, kötülük ve adalet gibi kavramlar "şer'i midir yoksa akli midir" şeklinde özetlenebilecek olan bu tartışmada eş'ariyye ve selefiyye ile şâfiî, mâlikî ve hanbelî usulcülerine göre bu kavramlar şer'îdir (yani yaratıcı istediği için iyidir) buna karşın cehmiyye ve mutezile başta olmak üzere şia, kerrâmiye usülcülerine göre aklidir (yani bizatihi iyidir) maturidiyye ve hanefi usulcülerinin çoğunluğu bu kavramların akli olduğunu kabul etmiş, küçük bir kısmı ise ara bir yol bulmaya çalışarak, bazılarının akli bazılarının şer'i olduğunu ileri sürmüştür.

    ikilemin bir ucunu oluşturan mutezile'ye göre iyilik, kötülük, adalet gibi ahlaki değerler, vahiyden bağımsız, gerçek bir varoluşa sahiptir. davranışları ahlaken iyi veya kötü kılan objektif özellikler vardır. bir davranışın ahlaken iyi veya kötü olması, allah’ın onu emretmesi veya yasaklamasıyla değil, o davranışta bulunan faydalı veya zararlı olma gibi birtakım özellikler sebebiyledir. hatta allah’ın bir davranışı emretmesi veya yasaklaması, adı geçen davranıştaki bu özelliklere bağlıdır (usul'u hamse'deki adl esası) vahiyden bağımsız, objektif bir varoluşa sahip olan ahlaki değerler, mutezili kelamcılara göre, genellikle sadece insan aklıyla bilinebilir. antik yunan felsefecilerini islam düşüncesi ile bağdaştırmaya çalışan ibn-i rüşd de mutezile ile benzer bir tutum sergilemiştir.

    imam maturidi’ye göre iyilik, kötülük gibi ahlaki değerler, ontolojik manada objektiftir. insan davranışları, bizzat iyi olanlar, bizzat kötü olanlar ve bu ikisi arasında bulunanlar olmak üzere üçe ayrılırlar. bizzat iyi ve bizzat kötü olanın bilgisine insan aklı, vahiyden bağımsız olarak sahip olurken, diğerleri ancak vahiyle bilinirler.

    imam eşari ve gazzali de dahil eşariyye ekolüne bağlı olan kelamcılara göre ise, adalet, iyilik, kötülük gibi ahlaki değerlerin allah’ın emretmiş olmalarından başka bir manaları yoktur. buna göre allah tarafından emredilen, buyurulan davranışlar ahlaken iyi, yasaklananlar ise ahlaken kötüdür. gazzali'nin bu konudaki yaklaşımı ikilemin diğer ucuna güzel bir örnek sayılır. gazzali'ye göre iyilik, kötülük, adalet gibi kavramların bir anlamı yoktur, çünkü bu kavramların kendi başlarına anlamlarının olması allah'ın iradesi ile çelişir. gazzali'ye göre "yüce allah'ın, mükellef kıldığı kulları kendisine itaat ettikleri zaman, bu itaatlarından dolayı sevaplandırması veya mükafatlandırmasının vacip olmadığını iddia ediyoruz. aksine yüce allah, dilerse onları sevaplandırır, dilerse cezalandırır, dilerse yok eder ve haşretmez. bütün kafirleri affetmesi ve bütün müminleri de cezalandırması, o'nun için bir şey ifade etmez. bu, o'nun nefsinde imkansız olmadığı gibi; ilahi sıfatlardan herhangi bir sıfata da aykırı düşmez. çünkü teklif, allah'ın kendi kulları ve mülkleri üzerinde bir tasarruftan ibarettir. binaenaleyh bu üç anlamda sevabın vacip olmasının anlaşılması imkansızdır. ayrıca husun (iyi) ve kubuh (kötü) deyimlerinin de bu konuda bir anlamı yoktur."

    gazzali yine bildiğimiz gibi *
  • enis doko bu teoriyi savunmaktadır ancak klasik eşarilerden farklı olarak allah'ın buyruklarinin onun ahlaki sıfatlarının bir sonucu olduğunu ve bizim bunları sezgilerimizle bilebilecegimizi savunmaktadır. örneğin allahın adil sıfatı olduğu için buna ilişkin emirler ve yasaklar koymaktadır.

    bu ikileme aslında cevap da vermektedir:

    ahlaki davranışlar tanrı tarafından emredildiği için mi ahlakidir,ahlaki davranışlar ahlaki olduğu için mi tanrı tarafından emredilmiştir ikilem semavi dinlerdeki tanrının üç sıfatından biri olan mutlak kudret sahibi olmak sıfatını sarstığı için güçlü bir argümandır. ancak tanrının sıfatları zaten bunlardır bu yüzden de kendi sıfatlarına uygun şekilde buyruklar ortaya koymuştur dediğimizde makul bir cevap vermiş oluyoruz.

hesabın var mı? giriş yap