aynı isimdeki diğer başlıklar:
şükela:  tümü | bugün
  • "a year had passed, since those same spires and roofs had faded from their eyes. it seemed to them, a dozen years. some trifling changes, here and there, they called to mind; and wondered that they were so few and slight. in health and fortune, prospect and resource, they came back poorer men than they had gone away. but it was home. and though home is a name, a word, it is a strong one; stronger than magician ever spoke, or spirit answered to, in strongest conjuration." * *

    evin kesinlikle basit bir açıklaması yok. ev yatağınız, 2. raftaki fincanınız, her gün baktığınız sokak, koltukta içeri göçerttiğiniz yer, karanlıkta hiçbir yere çarpmadan ve el yordamı olmadan tuvaletin yolunu bulma kabiliyetinizin verdiği güvenden ibaret değil. ev bir uzuv gibi, aura gibi, kapıyı çekip çıktığınızda siz evin içinden çıksanız da ev sizin içinizden çıkmıyor. evimden 1200 km uzakta, 58 gündür bana elinden geldiğince ev taklidi yapan bir otel odasında gözlerimin beyazı bile ateşten yanarken ve ne yesem takriben 3 dakika içinde kusarak yatarken evi düşündüm. keşke evimde kusuyor olsaydım. ev insana hasta olmamayı değil, içinde hasta olmayı dileten bir habitat.
  • daha sabahleyin çıkmış olmama rağmen gözümde tüten karmaşık yuvam, kabuğum, polar eşofmanımın içinde ayı gibi oradan oraya sekip televizyon karşısında bilinçsizce zapping yapacağım ana karargahım. hayatımın tam merkezinde yer alan eğri duvarlı, rölövesi alınası, mimari açıdan ibretlik cennetim.

    doksan derece birleşmeyen duvarlı, alçıdan tavanlı, fayanstan banyolu, sabit durmayan duş başlığıyla sinirlerimi zıplatan terapi merkezim. güzel müzik sistemi ve ucuz birası ile taksim'de bile benzeri bulunmayan barım. yanımdaki lavuğun cep telefonu ışığıyla gözümü almadığı, çift kişilik yatakta yayılarak film izlediğim özel sinema salonum. şeytanın aklına gelmeyen mimari projelerimin atölyesi; boy boy kitaplarımın halay çektiği halk kütüphanem. günahlarımı çektiğim cehennem, boş bira kutularını üst üste koyduğum şantiyem. beynimin derinliklerine indiğim kazı alanı, gündelikçi kadınlar gibi tüm gün temizlik yaptığım pasaklı pasajım.

    bir an önce kavuşup, norah jones "the long day is over" söylerken, şarabımla kutsayacağım ibadethanem. her şeyim.
  • son 20 dakikadır izlemeye çalıştığım film.

    o değil de filmdeki evde herkes kafayı yedi ağlayıp zırlayanlar, ayılanlar bayılanlar, lakin içerdeki kameraman çok delikanlı adammış. tık yok, görevini yapmaya devam ediyor.
  • behçet necatigil'e soruluyor; evler, hep evler, neden evler, niçin evler?

    —ev, yani aile, hayatımızdır. bizi bir biçeme, bir kalıba sokan ev ve ailedir. ancak önce içine doğduğumuz bir mekân ve oradaki insanlar var. bu insan halkası zamanla genişler, ama merkezden kopamayız. ne kadar kopmak istesek de içimizde, beynimizde bir kıymık gibi sürer hatırası, acısı. merkezkaç bir kuvvet bizi uzaklara atsa bile, ince lastiğe takılı yoyo gibi dar çevremizin yönetimine bağlıyız. evler, eşler, çocuklar, yakın akrabalar. çok şey evlerde olur. insanı saran her hacim, her mekân her barınak bir evdir. evsizler ev peşindedir, evliler evi ayakta tutabilme çabasında. ‘’

    *behçet necatigil

    17 ağustos 1999’ da meydana gelen deprem ile yüz binlerce kişi behçet necatigil’ in sözünü ettiği merkezden koptu. evi ayakta tutabilme çabasındayken, bir anda evsiz, bundan uzunca bir süre sonra da ev peşinde oldular.

    biz, ben ve 2 ağabeyim, buna çok yakından şahit olduk. çünkü bu yüz binlerce insandan biri annemiz, biri komşumuz, biri arkadaşımız, bir diğeri tanıdığımızdı.
    deprem esnasında her birimiz bir başka şehirdeydik. depremden bir ay sonra evimize döndüğümüzde soğukkanlılıkla binanın etrafında dolaşıp çökme var mı diye baktık. binanın içine girip kolon, kiriş ve merdivenleri inceledik. hasar yoktu. bizi izleyen ve bahçede kendilerine kurdukları küçük çadır kente yerleşmiş olan tüm komşularımızın şaşkın bakışlarına şaşırarak evimize çıktık.

    eşyalar nasılda dağılmış. çoğu da parçalanmış. annem titriyor —anne iyi misin? sakin ol lütfen. yavaş yavaş alışmak gerek. bizim apartman iyi durumda. bir sorun olmayacak emin ol. bu depremden bile hasar almadan çıktı. artçı depremlere hayli hayli dayanır. endişe etme ne olur.
    baksanıza bu dolap yerde böyle durduğuna göre üç takla atmış olmalı. inanılır gibi değil! mutfakta yerle bir olmuş çok kötü kokuyor üstelik. buzdolabı uzunca bir süre çalışmadığından olacak. elektrikler ne zamandır var acaba? annem titriyor hala. evi ve mutfağı toparlarsak belki geçer heyecanı biraz. hadi su taşıyalım aşağıdan...

    neden titrediğini anlayamadık. bizim için kırık televizyonu tamir ettirdiğimizde, devrilmiş dolapları iyi ki üzerine düşmemiş diyerek kaldırdığımızda veya sular yeniden çeşmelerden akmaya başladığında burası yine ‘ evimiz’ olacaktı. neden titriyordu ki biz çok şanslıydık. evimiz yıkılmamıştı. bir şey yitirmemiştik.. öyle sanıyorduk… gece artık minareleri olmayan bu şehire baktığımızda hissettik biraz bunun böyle olmadığını. şehrin en tanıdık yüzü, gece ışıkları ve silueti bize artık bildiğimiz, tanıdığımız gibi olmadığını söylüyordu. çocukluğumuzdan beri baktığımız bu manzara sanki önemli parçaları kaybolmuş kırık dökük bir yapboza dönüşmüştü. sonra ya o evler, karanlıklar içindeki apartmanlar. elektrik vardı oysa. terkedilmiş evler, apartmanlar gecenin kucağında belli belirsiz ve ıssız kalmıştı. kederle baktık tüm bunlara, henüz kaybettiğimizi bile bilmediğimiz eşimiz dostumuzun haberlerinin fısıltısını bıraktı bu buruk siluet bize. annemin titremesini durduramadık. onun için tıpkı deprem anını evinde geçiren herkes gibi ‘ ev ’ in anlamı değişmişti. geçen yıllarınız, çocuklarınız eşiniz dostunuzla, her biri başka bir hatırayla satın alındığı bilinen eşyalarınız, duvarlara asılmış fotoğraflarınızla zaman içinde ruhunuzun bir uzvu gibi biçimlenen, dünya üzerinde en rahat ettiğiniz bu mekan, eviniz, onlar içini tanımını yitirmişti. güvenilmez bir yer olmuştu artık. güveni kaybedince tanıdıklık hissi de peşi sıra yok olup gitmişti. söz gelimi 12 ay taksitle çok beğenerek aldığınız o kitaplık artık her an üzerinize devriliverecek bir yüktü artık gözünüzde. tüm eşyalar, özenerek boyadığınız tüm duvarlar birer tehlikeden başka bir şey ifade etmiyordu depremi yaşayanlara. biz anlayamadık hiçbirini. herkes çadırlara yerleşmişti ve annem bizi terk etti. o da bahçede, komşuların çadırları arasında kendi küçük çadırını kurdu. böylece ‘ ev’ ilk çağlardaki anlamına döndü onlar için; barınak. sadece barınak.
    emirdağ’daki ilk çadır kenti gördüğümüzde bu dönüşümün izlerini taşıyan pek çok şey gördük; askerler çadırları yerleştirmek için tıpkı priene’ deki gibi yolların birbirini dik kestiği grid (ızgara) sistemi kullanmışlardı. bu sisteme tarihte ilk konut yerleşkelerinde rastlanır sıklıkla. herkese eşit hak ve koşullar sağlayan bu düzen yerleşimde süreklilik ve kararlılık getirir. konutun, evin ilk çağlardaki anlamına dönüştüğünün bir diğer izini çadırların biçiminde gözlemledik. çadırlar en az çevreyle en çok alan tanımlayan daire şeklindeydiler.

    emirdağ’daki bu çadır kent ve sanırım onunla beraber tüm çadırdan kentler, konutun yüzyıllarda geçirdiği gelişim sürecini yaşadılar bir yıl içinde; geçicilik hissi çadırdan kentlerde yaşayan bu insanları birlik içinde bir yaşamaya yöneltti önceleri. birbirini buraya gelene kadar hiç tanımamış, bilmemiş insanlar çadır kentlerde, bu yokluk, acı ve belirsizlikler diyarında birbirlerine kenetlendiler. birbirlerine tutunarak, hikâyelerini, acılarını, battaniyelerini paylaşarak yeniden başlamaya gayret ettiler. geçicilik, kalıcılığın gölgesi altında kalmaya başladığında ise beklentileri artmaya başladı. daha büyük ve dikdörtgen çadırlar geldi çadır kentlere bu beklentiye karşılık. guruplar halinde kuruldu bunlar, içlerine yerleşildi ve birazcık daha rahat edildi. annemse elektrik çektiğimiz çadırına televizyonu götürmekle yetindi. bir süre daha her şey yolunda gitti ancak havalar soğuyup kış bastırınca bir bez parçasının ne kadar geçirgen olabileceğini gördük hep beraber. bu sefer yalıtım malzemeleri geldi çadırdan kentlere. tahtadan ikinci odalar, kaçak sobalar eklemlenmeye başladı çadırlara. biz küçük çadırımızı muşambalarla kapladık ve aşağıya birkaç battaniye daha indirdik.

    artık bir evi olmayanlar da, olanlar da ne olacağını kestiremez bir haldeydi. soğuk dayanılır gibi değildi. ‘ev’ içinde kalması olanaksız görünen bir mekândı. herkes artık ne olacağını, ne yapacağını bilemez olmuşken 12 kasım düzce depremi ile yeni bir döngü başladı. belleğin arkalarına henüz yeni yeni atılmaya başlanmış korkular tekrar ön saflarda yerini aldılar. birinci katı çıkmayı başarmış ayaklar yeniden çadırlara döndüler pişmanlıkla. işte bu evrede sanırım gayret etmek zorunda olduklarını kabullediler. her an deprem olabilirdi, durum geçici değil tamamen kalıcıydı ve ‘ eve’ dönüşler başladı tüm korkulara rağmen. tabii ki fiziksel olarak bir evi olanlar için. diğerleri içinse prefabrikler yapıldı. yine ızgara sistemli, herkese eşit koşullar sağlama amaçlı, eski şehrin dışında yeni ve güvenli bir şehir olarak. ‘kalıcı konutlara geçene kadar’ lık yeni bir geçici dönem başladı onlar için.

    ama bazıları hiç sahip olamayacak o konutlara ve onlar bir deprem esnasında ilkellikle gelişmişlik, kalıcılıkla geçicilik, evi ayakta tutabilmekle ev peşinde olmak arasında bir eşiğe sıkışmış olarak, bu ülkede inşaat şektörünün çıkmazlarında kalacaklar ne yazık ki. mezarlarında bayram günlerini beklerken sonsuza kadar...
  • (bkz: #63169824)

    3 sene evvel demisim ki "ama sevgiliyle yarattigimiz buyulu baloncugu birakip gidecegim bir yandan. dilini bilmedigim bir ulkede, anadilini konusamadigim bir insanla kurdugumuz evi hayatim boyunca ev kavramina en cok yakinsadigim anda, ardimda buruk bir sevgili ve hasta bir kedicik birakarak, yeni bir ev kurmaya yol alacagim."

    o yeni evi kurdum, bozdum, baska bir sehirde bir ev daha kurdum.
    onu da bozdum sonra.
    o ardimda biraktigim buruk sevgilinin yanina dondum, yakin zamanda evlendik.
    o dunya guzeli hasta kedicigimizi kaybettik. acisi hala icimi yaksa da aylar sonra baska bir kedicige yuva olmaya karar verdik, baska bir tuylu bebegin ev arkadaslariyiz bir suredir.
    o bilmedigim dili ogrenmeye basladim, epey ilerledim.

    bugun itibariyle ev kavrami cisimlesti. sevgilimle kok salacagimiz bir yerimiz var artik.

    ama ev tanimim hala ayni.
    agiz dolusu gulebildigim ve sebepsizce aglayabildigim her yer.
  • mahremiyetinizin uzayda kapladığı alan.
    misafirin geldiği yer.
    dışarının ablukasındaki.
  • güzel ve güvenli. insanlarla arasına özenle duvar ören insanların en sevdiği yer.
    bazen dört duvar insanlardan daha sıcak gelir insana.
  • seviyorum ben evimi artık. 30 yaşındayım, ilk kez kendi sevdiğim, seçtiğim yatağa, koltuğa vs sahibim. müthiş bir lüksmüş bu. sahip olmak çok umrumda değil aslında böyle yazınca saçma da gelebilir, "görgüsüz" de diyebilirsiniz ama böyle.

    babam genelde yanı başındakilerin fikirlerini yok sayar, aldığımız bibloları çöpe atar, başkasının evinde beğendiği bir şeyi sormadan satın alır, gelir eve yerleştirir. hal öyle olunca ben hiç yaşadığımız evi bizim evimiz gibi göremedim. odama konan oyuncağa bile babam karar verdi.

    üniversitede de 5 sene boyunca yurtta kaldım. sonra istanbul'a geldim. beşiktaş'ta apar topar mobilyalı bir ev kiraladık. 5 sene öyle oturdum. en ufak bir şeyi atmadan. sonra bir evim oldu. çok garip, kendi zevkim var mı, renk dediğin şey ne garipmiş, boş alan yaratmak ne kadar da zormuş vs çok keyifli şeyler bunlar.

    şimdi koltuğa yatıyorum. salak salak sağa sola bakıyorum. benim lan burası. eksik ya da olmamış çok umurumda değil. ama olan biten kafama göre. ve bu çok kıymetliymiş. hepimizin sığınacağı, seveceği, huzurlu yaşayacağı evleri olsun. fazlasını isteyene onu da versin.
  • bazen düşünüyorum da iyi ki evlerin balkonları var -ki bazılarımız hâlâ rüzgar gülü koyuyorlar. iyi ki suya bakan pencereler var ve pencerelerin önüne minik seramik kuşlar yerleştiren insanlar. bazı şarkılar zaten hep var, üzgünüz diye değil.

    "karanlık, artık hurda bir eşyadır ve en güzel yerinde durur evin. hiç gitmemiş gibi ışıklar ama."

    (bkz: en güzel yerinde evin)
    (bkz: büyük ev ablukada)
  • son yıllarda gidip de verdiğim paranın hakkını verdiğini düşündüğüm 1-2 türk filminden biri olmuştur. esas oğlan olan x* karakteri gelene kadar nedense bana tüm oyunculuklar yapmacık gelirken, o geldikten sonra birden film gözümde farklı bir boyuta geçti. büyüledi mi naptıysa artık? gerçekten x harika bir oyunculuk sergilemiş. etkiliyor izleyenleri. film izleyeni gerçekten geriyor. bazı anlar oldu ki sanki o evdeydim, korkuyordum. türk fimleri açısından özgün bir yapım olduğunu da gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. gidin, görün derim. sonu da oldukça güzeldi.

    --- filmden notlar spoiler içerebilir ---
    :: şükran ovalı'dan sağlam bir sevişme sahnesi beklerdik ama olmadı.*
    :: bazı yerlerdeki diyaloglar oldukça güzeldi. güldürebildi zaman zaman. başta biraz gereksiz küfürler olduysa da sonradan tatlıya bağladılar.
    :: melda gür az daha zorlasa sadece izleyenleri değil, setteki ekibi de şaşı edebilirmiş.
    :: genco'dan hatırladığımız alpay atalan'ı bu filmde hiç beğenmedim.
    :: son olarak, bazı haber kanallarına bağlanmalar, disko kralı'ndan görüntüler falan oldukça hoş düşünülmüştü. sanki hikayeyi daha da bir gerçeğe yaklaştıran detaylardı.
    --- filmden notlar spoiler içerebilir ---