aynı isimdeki diğer başlıklar:
şükela:  tümü | bugün
  • daha sabahleyin çıkmış olmama rağmen gözümde tüten karmaşık yuvam, kabuğum, polar eşofmanımın içinde ayı gibi oradan oraya sekip televizyon karşısında bilinçsizce zapping yapacağım ana karargahım. hayatımın tam merkezinde yer alan eğri duvarlı, rölövesi alınası, mimari açıdan ibretlik cennetim.

    doksan derece birleşmeyen duvarlı, alçıdan tavanlı, fayanstan banyolu, sabit durmayan duş başlığıyla sinirlerimi zıplatan terapi merkezim. güzel müzik sistemi ve ucuz birası ile taksim'de bile benzeri bulunmayan barım. yanımdaki lavuğun cep telefonu ışığıyla gözümü almadığı, çift kişilik yatakta yayılarak film izlediğim özel sinema salonum. şeytanın aklına gelmeyen mimari projelerimin atölyesi; boy boy kitaplarımın halay çektiği halk kütüphanem. günahlarımı çektiğim cehennem, boş bira kutularını üst üste koyduğum şantiyem. beynimin derinliklerine indiğim kazı alanı, gündelikçi kadınlar gibi tüm gün temizlik yaptığım pasaklı pasajım.

    bir an önce kavuşup, norah jones "the long day is over" söylerken, şarabımla kutsayacağım ibadethanem. her şeyim.
  • son 20 dakikadır izlemeye çalıştığım film.

    o değil de filmdeki evde herkes kafayı yedi ağlayıp zırlayanlar, ayılanlar bayılanlar, lakin içerdeki kameraman çok delikanlı adammış. tık yok, görevini yapmaya devam ediyor.
  • bir ev tutarken aradığımız çeşitli parametreler var. iyi ısınsın, ışık alsın, ev sahibi üst katta oturmasın, kombisi dandik olmasın, badanası yeni, banyosu temiz, mutfağı kullanışlı olsun.. olsun etsin bitsin takılsın yapılsın... ama en önemlisini ben yeni öğrendim hocam: evin seni sevmesi gerek.

    oh başladı gene kızsal kızsal yazacak diyenler hemen buradan odatv web sitesine yönlenebilir. ben size bunu nasıl öğrendiğimi anlatayım.

    geçen yıl sonu taşınmamız gerekti. taşınacağımız semt -taşınma gerekçemizden ötürü- belliydi. geriye sadece o semtte bizim aradığımız kriterlerde daire bakıp birini seçmek kalıyordu. yaptık da. 2 ay her hafta sonu, her akşam.. ama karar vermemiz gereken süre bittiğinde bir daire seçememiştik ve sonunda şimdi oturduğumuz evi tuttuk. canavar evi.

    canavar diyorum ama ev dört dörtlük. büyüklüğü nefis, kirası ideal, ev sahibesi efendi, ısınması harika, cephesi güzel bi de üstüne manzaralı, iki tane eşek gibi balkonu var, planı alman işi, odaların hepsinin her bir köşesi 90º, bir odada olsun bir kolon çıkıntısı, bir yamuk duvar yok. temiz kullanılmış olmayı bırak ev sıfır, mutfak eşyaları pırıl pırıl, zemin ışıl ışıl yani ne desem az. eve bok atacak zerre başlık yok. gel gelelim daha ilk görmeye gittiğimizde eve ayağımı atar atmaz zone değiştirmiş gibi bir şeyin içinden geçtim. evi geziyorum, odaları dolaşıyorum ama adını koyamadığım öyle bir sıkıntı var ki evde, hava yerine su soluyorum sanki, duramıyorum içeride. yok dedim burası olmaz. niye? bişi var adını koyamıyorum, ev değil devasa bir banyo gibi hissettiriyor bana burası, ya da mcdonaldsın içi gibi, otobüs garlarındaki bekleme odaları gibi, havaalanlarındaki sigara içme odaları gibi... sevmedim burayı. iyi dedik, birkaç hafta daha aradık ama üzerinde konsensusa vardığımız bir daire çıkmadı. mecbur hissedip tamam dedim, bir kez daha gidelim o eve, niye sevemedim belki anlarım. 2. defa görmeye geldik. ı-ıh. kapıdan giriyorum sıkıntı basıyor, çıkıyorum ferahlıyorum. ev beni boğuyor. mecaz falan değil, bildiğin sözlük anlamıyla görünmez kollarını uzatıp boğazıma geçiriyor ev. lan delirecem ne bu?

    keşke başka bir ev seçebilseydik de tutmak zorunda kalmasaydık bu evi. bulamadık. öngördüğümüz süre bitti. elimizdeki tek müspet yer bu kaldı ve karşı kefesinde de benim adını koyamadığım sıkıntım. rasyonel akıl her zamanki gibi çözümlenememiş duyguları bastırdı, ve tamam dedim, eşya falan koyunca geçer heralde bu hal nabalım. taşındık.

    kendi ellerimle seçtiğim, bazısını kendim yaptığım, acayip de sevdiğim eşyalarım hepsi. ama içeri koyar koymaz onlar da evin safına geçtiler, pis pis bakar oldular bana. yuh artık dedim kendi kendime, galiba ben çok taktım bu eve, söylenip durdum, şartladım kendimi ondan böyle geliyor. "peki" dedim eve, elimi uzattım, "sana hediyeler alayım barışalım hm?" diye gülümsedim. en suratsız duvarına asmalık huzur veren sakin bir resim aldım koskocaman. çok beğenip de parasına kıyamadığım için almadığım avizeleri de aldım acımadan. bazı odasına halı, bazı odasına perde aldım sempatik sempatik. hep gülümseyerek, hep hevesle. sırf iyi niyetimi görsün de bitsin bu hasımlık diye. ama bırak takdiri, o koca tabloyu açgözlü bi çocuk gibi hırsla yaladı yaladı emdi o duvar, şimdi yerinde mi değil mi farkında bile değilim. avizelerimi sıcakta kalmış çikolata gibi eritti, damla damla yere akıp bitti görünmez oldu o güzelim avizeler. en sevdiğim baltamı televizyonun üstüne asmıştım gene, eski evimde her gün izlerdim biraz muhakkak. bu evde o bile görünmez oldu, evin duvarları onu bile yuttu.

    benden başka kimsenin şikayeti yok evden. bir tek benim sesim yankılanıyor misal. sonra evde sürekli toz kokusu alan da bir tek benim. ne evin toz kokması mümkün, ne benim o kokuyu almam. eski evinde kapalı camlarla günde 1 paket sigara içip çıkıp giden, gelince evi havasız bulmayan ben, o evi haftada on beş günde bir süpüren yine ben, koku alamadığı için bozuk süt bile içmişliği olan ben, artık her gün bir yardımcı tarafından tepe tırnak süpürülüp, buharlı aletlerle falan sterilize edilen bu evde toz kokusu alıyorum:)

    bilen bilir, müspet ilme saygı duyan biriyim. tekrarlı deneyle ispatlanmamış şeylere az biraz önyargılı bir şüpheyle yaklaşsam da, veriyle gelirsen dünyanın çekirdeğinde çilek reçeli olduğuna hemen ikna olabilirim. hal böyleyken taiçi, reiki, atsiki tipi uzak doğu öğretilerini de dangalak batılıların 20. yüzyılda keşfedip hele hele diye saldırdığı folklorik inançlar olarak görmüş ve hiç ciddiye almamıştım. ama sanırım feng shui türevi bir şey harbiden var. enerjidir, rezonans frekansıdır, ottur boktur bilemem, ama mekanların böyle bir olayı var. siz siz olun, ilk görüşte size gülümsememiş bir eve asla taşınmayın. çünkü sizin badanası düzgün mü diyerek belki şöyle bir bakıp geçtiğiniz duvar, siz geçip gittikten sonra arkanızdan hala sizi izliyor oluyor.
  • güzel ve güvenli. insanlarla arasına özenle duvar ören insanların en sevdiği yer.
    bazen dört duvar insanlardan daha sıcak gelir insana.
  • bazen düşünüyorum da iyi ki evlerin balkonları var -ki bazılarımız hâlâ rüzgar gülü koyuyorlar. iyi ki suya bakan pencereler var ve pencerelerin önüne minik seramik kuşlar yerleştiren insanlar. bazı şarkılar zaten hep var, üzgünüz diye değil.

    "karanlık, artık hurda bir eşyadır ve en güzel yerinde durur evin. hiç gitmemiş gibi ışıklar ama."

    (bkz: en güzel yerinde evin)
    (bkz: büyük ev ablukada)
  • mahremiyetinizin uzayda kapladığı alan.
    misafirin geldiği yer.
    dışarının ablukasındaki.
  • 4 seneden sonra şu an kızımla kendi evimizdeyiz. o içeride ders çalışıyor ben bir dizi açtım seyrediyorum. eksiklerimiz çok; mesela sıcak suyumuz nedense akmıyor, ocak bir türlü gelemedi, elektrik bağlantıları henüz eksik, bir odamız tamamen perdesiz. sabah duş alamayacağımız ve kahvaltımızı da yapamayacağımız için gece de burada kalamayacağız, yine annemin evine ineceğiz (aynı apartmandayız da).

    olsun.

    piknik tüpü buldum bir yerden, çay demledim. yaseminli oda kokusunu yanıbaşıma getirdim, televizyon olmadığından neredeyse kızımın ders çalışırken kullandığı kaleminin sesini duyacağım, o derece sessiz ev. buzdolabının mırıltısı ve duvara hâlâ asamadığımız saatin tiktakları geçen gün beni korkutmuştu. şimdi ise çok tanıdık geliyor.

    galiba ev bu demek biraz, kendin olabildiğin ve tanıdığın yer.
    tanıdık kokular.
    sesler.
  • seviyorum ben evimi artık. 30 yaşındayım, ilk kez kendi sevdiğim, seçtiğim yatağa, koltuğa vs sahibim. müthiş bir lüksmüş bu. sahip olmak çok umrumda değil aslında böyle yazınca saçma da gelebilir, "görgüsüz" de diyebilirsiniz ama böyle.

    babam genelde yanı başındakilerin fikirlerini yok sayar, aldığımız bibloları çöpe atar, başkasının evinde beğendiği bir şeyi sormadan satın alır, gelir eve yerleştirir. hal öyle olunca ben hiç yaşadığımız evi bizim evimiz gibi göremedim. odama konan oyuncağa bile babam karar verdi.

    üniversitede de 5 sene boyunca yurtta kaldım. sonra istanbul'a geldim. beşiktaş'ta apar topar mobilyalı bir ev kiraladık. 5 sene öyle oturdum. en ufak bir şeyi atmadan. sonra bir evim oldu. çok garip, kendi zevkim var mı, renk dediğin şey ne garipmiş, boş alan yaratmak ne kadar da zormuş vs çok keyifli şeyler bunlar.

    şimdi koltuğa yatıyorum. salak salak sağa sola bakıyorum. benim lan burası. eksik ya da olmamış çok umurumda değil. ama olan biten kafama göre. ve bu çok kıymetliymiş. hepimizin sığınacağı, seveceği, huzurlu yaşayacağı evleri olsun. fazlasını isteyene onu da versin.
  • son yıllarda gidip de verdiğim paranın hakkını verdiğini düşündüğüm 1-2 türk filminden biri olmuştur. esas oğlan olan x* karakteri gelene kadar nedense bana tüm oyunculuklar yapmacık gelirken, o geldikten sonra birden film gözümde farklı bir boyuta geçti. büyüledi mi naptıysa artık? gerçekten x harika bir oyunculuk sergilemiş. etkiliyor izleyenleri. film izleyeni gerçekten geriyor. bazı anlar oldu ki sanki o evdeydim, korkuyordum. türk fimleri açısından özgün bir yapım olduğunu da gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. gidin, görün derim. sonu da oldukça güzeldi.

    --- filmden notlar spoiler içerebilir ---
    :: şükran ovalı'dan sağlam bir sevişme sahnesi beklerdik ama olmadı.*
    :: bazı yerlerdeki diyaloglar oldukça güzeldi. güldürebildi zaman zaman. başta biraz gereksiz küfürler olduysa da sonradan tatlıya bağladılar.
    :: melda gür az daha zorlasa sadece izleyenleri değil, setteki ekibi de şaşı edebilirmiş.
    :: genco'dan hatırladığımız alpay atalan'ı bu filmde hiç beğenmedim.
    :: son olarak, bazı haber kanallarına bağlanmalar, disko kralı'ndan görüntüler falan oldukça hoş düşünülmüştü. sanki hikayeyi daha da bir gerçeğe yaklaştıran detaylardı.
    --- filmden notlar spoiler içerebilir ---
  • tuhaf bir olgu.

    takriben dört tane duvarı ve 8 metreye 10 metre gibi bir alanı var. dışarıdan bakınca küçücük bir yer. öğle vakti sokaktayken, sokağa kamyonla dökülmüşçesine amaçsızca dolanıyormuş gibi gördüğümüz binlerce insanın her biri akşam olunca bu dört duvarının içine giriyor ayrı ayrı. acıkınca falan mutfağa gidiyoruz, günümüzün üçte birini 3 metrekarelik bir yatakta geçiriyoruz, hep aynı deliğe sıçıyoruz, susayınca aynı bardaktan su içiyoruz. hiç sıkılmıyoruz da. daha doğrusu iki gün içinde durduk mu sıkıntıdan patlıyoruz ama dışarıda eşekler gibi dolaşıp yorulunca da ah evim güzel evim özledim seni diyoruz. dışarıda hava buz gibiyken aynı sıcak koltukta saatlerce bir dikdörtgenler prizmasını izliyoruz akşamları. aradaki duvarların bir avantajı olarak, yeri geliyor bir buçuk metre önümüzde arkadaşımız sıçıyor, biz yemek yiyoruz. ya da biz uyurken üç metre üstümüzde bir çift çılgınlar gibi sevişebiliyor. arada duvar var çünkü. bir apartman görünce ilk düşündüğüm "duvarlar görünmez olsa nasıl bir yer olacağı"dır. minimal düzeyde bir ev için de öyle. evde yalnız değilken, odamıza girip kapıyı kapatınca koca bir dünyanın sahibi olmuş gibi hissediyoruz küçücük odada yalnız kalınca. artık teknoloji de gelişti, internet falan var, 300 santimetrekarelik bir ekranda kayıp giden sol frame'i izlerken saatler geçirebiliyoruz. anneanneleriyle, dedeleriyle büyüyen çocukların sayısı azaldıkça küçülüyor "ev" kavramı. (neyse mesaj kaygısını bir kenara bırakalım) sevgiliyle baş başa film izlerken romantik, arkadaşlarla pes turnuvası yaparken eğlenceli, çalışkan arkadaşla ders çalışırken sıkıcı, gece uyanıp da su içmeye giderken bakınca ise, şefkatli oluyor adeta. mesela şu an iki metre sağ tarafta arkadaşım sıçıyor ama ben burada 300 santimetrekarelik ekranımın karşısında gayet rahat bir şekilde oturabiliyorum. bir de bu kadar tuhaf bir olguya, olabilecek en basit ismi koymuşlar türkçede. iki harfli. arka arkaya söylenince anlamını yitirmeyen nadir kelimelerden. ev, ev, ev, ev, ev, ev...

    gerçekten tuhaf.