şükela:  tümü | bugün
  • --- spoiler ---

    ben bu filmi biraz daha farklı algıladım sanırım ve benim zihnimde oluşan bu algı farklılığının temel nedeni de filmde kullanılan herhangi bir sahnenin sırf hoşluk olsun diye kullanılmadığını hissetmem, ya da filmde gözümüze sokulan herbir absürd, abuk, hatta rahatsız edici bulunan ögenin filmin aslında ne anlatmaya çalıştığına ya da anlatmaya çalıştığı şeyi anlatmakta seçtiği yola dair olmazsa olmaz parçalar olduklarını düşünmem oldu.

    film, çok açık bir şekilde bir yazarın yaratım sürecini konu alıyor. burada herkes hemfikir sanırım. ama filme konu olan yaratım sürecini oluşturan unsur ve dolayısıyla bizim izlediklerimiz yazarın birebir yaşadıkları değil, bariz bir şekilde kurguladıkları. yani aslında biz bir bakıma yazarın daktilosunun başında aklından geçirdiği öyküyü, yarattığı karakterleri ve en önemlisi de bu öyküde kendine biçtiği rolü izliyoruz. film bu noktada bir adım daha ileri gidiyor bu yaratım sürecini tanımlarken; yazarın kurguladığı öyküde kendine biçtiği rol ve yarattığı dünya şunu gösteriyor ki yaratım süreci yazar için bu öyküde bir çeşit ego mastürbasyonuna da dönüşmüş durumda. film boyunca sıklıkla gözümüze sokulan olanca normal-üstü, absürd, irrite edici bulunan durumlarda yazar şu alt metni veriyor: "bu dünyanın tanrısı benim, ben yarattım, istersem 50 cm penis boyuna sahip bir karakter de yaratırım, istersem hikayenin bi bölümünde bu herifin karısının vajinası içinde onunla ayak üstü bir süre sohbet de edebilirim. istersem 5 dakika içinde hit olacak bir şarkı sözü yazabilirim.. v.s.. burası benim dünyam!".. aynı şekilde film boyunca gözlemlenebildiği üzere kurguladığı bu hikayede kendine biçtiği rol itibariyle kendini ne kadar yücelttiği de gözlemlenebilir, ama bu yüceltme meselesi, yücelik kavramının göreceli olmasından mütevellit bir bakıma fight club'daki tyler durden modelini anımsatıyor bize: "senin olmak istediğin gibi görünüp, senin konuşmak istediğin şekilde konuşuyorum. senin sevişmek istediğin şekilde sevişiyorum v.s..."
    okurların ya da izleyicilerin onu çekici bulup bulmadıklarının öneminden ziyade kendisine çekici gelecek bir rolün içinde yazar, kurguladığı bu dünyada... film boyunca etrafındaki dünyanın tamamını her anlamda alabildiğine domine eden dries karakterine bu anlamda da dikkat etmekte fayda var. yine bu bağlamda, yazarın kurguladığı dünyada kendisine biçtiği rolü canlandıran dries karakterinin yaşam tarzı da yazarın belki de gerçek hayatta içten içe yapmak isteyip de yapamadıklarını doyasıya yapabilmesiyle de yazarın eserinde kullandığı bir çeşit ego tatmin elçisi rolünde. örneğin; dries karakteri, karısıyla aynı yatakta, üçü de çırılçıplakken genç bir kızla sevişebiliyor, hatta karısı da bu seansa katılıp onlara eşlik ediyor. yine filmin ilerleyen bölümlerinde seviştiği genç kızla telefonda konuşurken; "karım yalnızca o da yanımdayken başkalarıyla sevişmeme izin veriyor" derken bu durumun hayatlarının bir rutini olduğu vurgusunu yapmayı da ihmal etmiyor.

    filmde, koen de geyter de üstlendiği rol itibariyle her karakter gibi yine oldukça ilginç bir karakter. ama daha önemli bir detay; dries, bu karakterin evindeyken aralarında geçen diyaloglarda bu karakteri hep tavanda yürürken görüyoruz. görsel olarak çok hoş bir detay olmasının yanında, ben anlam bakımından da bir önemi olduğunu düşünüyorum. koen de geyter karakteri, şiddet eğilimli, genç kadınlardan aşırı nefret eden, hatta bir kadına darp suçundan hapis yatmış, sapkın bir karakter. filmdeki bir diğer karakter olan jan verbeek'in yaşlı, şişman ve kel annesiyle sevişiyor ve bu kadına karşı cinsel bir açlık besliyor; ve hatta bu açlık bir çeşit tutkuya da dönüşmüş.
    tüm bu veriler ışığında şunu söyleyebiliriz ki; koen de geyter, yazarın kurguladığı bu dünyada bir nevi anti-kahraman. ama genelde kullanıldığı anlamıyla bir anti-kahraman olmaktan çok, öykünün ana karakterinin, baş ve tek ve de mutlak kahramanının, yani dries'ın, yani yazarın kendisinin anti-kahramanı. yani zıtlığı. yazar bize koen de geyter'i ilk tanıttığı sahne olan koen de geyter'in evinde geçen sahnelerin ilkinde, koen de geyter tavanda yürürken dişlerini fırçalamaktadır ve bir yandan da kadınlarla alakalı nefretinin boyutlarını örneklerle açıklamaktadır. örneğin; sigara içişlerine deli olduğunu ve sigara içen bir kadın gördüğünde içinden ağzını burnunu dağıtmak geldiğini söyler. kahramanımız dries da ardından kendisinin kadınlarda sinir olduğu bir yönünü dile getirdiğinde koen de geyter, "bilmem, hiç dikkat etmedim." der. yani koen de geyter'in anti-kahramanlığı, yani drise'a zıtlığı, şöyle açıklanabilir. hoşlandıkları ve hoşlanmadıkları şeyler, estetik anlayışları tamamen farlıdır, koen de geyter, yaşlı, şişman, hatta ve hatta kel bir kadına karşı cinsel açlık duymaktadır. genç ve nispeten güzel kadınlara karşı ise her fırsatta ağır şiddet uygulamaktadır. ben, bu bağlamda filmin,"yazar, bu tarz bir yaratım sürecinde yarattığı anti-kahramanı tanımlarken kendisinin bastırılmış, kendisinin de kabul etmediği ama içten içe hissettiği duygulara, görüşlere de, bunları anti-kahramanlara yüklemek suretiyle, oluşturduğu dünyada yer vermesi mümkündür" tarzında bir measj ihtiva ettiğini en aznından bunun olası bir durum olduğu çıkarımının yapılabileceğini düşünüyorum. zira koen de geyter'in dişlerini fırçaladığı sahneye dönersek, koen de geyter'in "bilmem, hiç dikkat etmedim", repliğinden sonra dries, kadınların arabalarını park edememelerinden duyduğu yoğun rahatsızlığı dile getirdikten sonra, bir ileri-bir geri şeklinde parkedilmeye çalışılan arabanın defalarca altında kalan karakter dries değil, koen de geyter'in, yani dries'ın karşıt karakterinin ta kendisidir. yani yazar demektedir ki; "seksist olan ben değilim, o!". bunun yanında filmin sonunda dries'ın yaptığı şeytani ama "hayranlık uyandırıcı" planda koen de geyter'e ihtiyaç duyması ve bu planla ondan da kurtulması ise bu konudaki başka bir detay olarak dikkat çekici.

    film, herman brusselmans'ın aynı adlı romanından uyarlamaymış. bu romanı okumadım ve filmde geçen olay örgüsü kitapta nasıl işlenmiş bilmiyorum. ama film, belki bir roman uyarlaması olmasından hareketle, bir roman yapısıyla ilerliyor ve işin hoş yanı, biz bu romanın yazılışına tanıklık ediyor, filmi romanın yazılışıyla eş zamanlı izliyoruz. örneğin, filmin başında dries'ın "her şey şöyle başladı" tadındaki girizgahı ve aralarda yine aynı tarzda çekilmiş sahnelerden oluşan olayları anlatma şekli bir çeşit first person narrator dedikleri, birinci ağızdan anlatı örneği. ama filmde geçen hikayelerin yazarın başından geçen olaylar değil, kurguladıkları olduğu çıkarımını yapabilmek adına en önemli ipuçları filmin geneline hakim olan yukarıda sözünü ettiğim unsurların yanında filmin sonlarına doğru, alakasız bir biçimde dries'ın, yani yazarın, karısıyla birlikte filmdeki bazı karakterlerin evlerinde, odalarında göründüğü aralara serpiştirilmiş bir kaç küçük sahne. zira filmdeki anlatılan olaylara ilişkin konu bütünlüğüyle hiçbir somut bağlantısı yok. bu sahnelerde de yazar, aslında sonlarına yaklaşmış olduğu romanında yazdıklarını, yarattığı karakterleri, hatta yarattığı mekanları karısına göstermekte, belki de fikir almaktadır.

    sonuç olarak, eğer film bir kez daha, anlatılan hikayenin yazarın o sırada başından geçmekte olan ve daha sonra kitaplaştırmayı umduğu olaylar değil, bizzat kurgulanıp, bir yandan da yazılmakta ve bizim de yazılmakta olduğu haliyle izlediğimiz önkabulunden yola çıkılarak izlenirse, her sahne, her diyalog, her ayrıntı daha anlamlı gelecektir.
    zira görsel ve işitsel olarak oldukça başarılı olduğuna hemfikir olduğum bu filmin, konu, içerik ve işleyiş olarak da son derece kayda değer olduğunu düşünüyorum.

    --- spoiler ---
  • içinde bir tane bile normal karakterin olmadığı enteresan film.
  • belçika yöresinden bir koen mortier filmi. bir sinan çetin macerasından sonra seyrederseniz azami derecede istifade edeceğinizden eminim.

    ivedi olarak filmi tarif için bir cümle yazayım:

    "kafan bi milyon olmuşken düşünme! direkt kontrol edilebilir bir dünyaya atla!"

    film, sevgilisinden habersiz kimseyle sevişmeyen bir yazarın(eski davulcu) hikayesi. yazar, rüyasının farkında olan her derindeki adam gibi güvende olmanın verdiği ukalalıkla kendi rüyasını yazıyor. gerçekmiş gibi seyredelim diye tutunamamış ama istikrarlı karakterlerle donatıyor ayak altını(burada yönetmenden epey bir yardım aldığını belirteyim). önüne geleni eziyor, ezdiriyor. sıkıldığında evine dönüyor, uyanıyor.

    matah bir şeyle karşılaşmıyoruz sözün güzeli. peki ne yapıyoruz?

    -perdeden uzağız diye midemiz bulanıyor(içinde olsaydık alışırdık elbet), yer yer gülüyoruz(içinde olsaydık sızlanırdık belki) fakat hiçbir karakterle özdeşleşemiyoruz. bir kitap seyrediyoruz tiksinerek.

    --- bu da spoiler olsun ---

    "herkes ellemek istiyor, kimse içine almak istemiyor"

    --- bu da spoiler olsun ---

    müzikler güzel, görüntüler etkileyici, hikaye bildik, kurgu vasat. oysa başlarken ne de güzel umutlandırmıştı. yine de meraklısı için seyredilecek kıvamda eğlenceli bir film.
  • ibne basistin sağ kolunda problem var. gitaristin kulağı sağır üstüne üstlük bir de sevgilisinin kukusu çürümü$ balık gibi kokuyor. $i$man hatun fantesizi olan kel solistinde evi uzayda sanki, eve gidince tavandan inmiyor sapık herif.. bu üç özürlü, dördüncü olarak gruba davulcu olması için, sevgilisi olmadan ba$ka kadınlarla sevi$meyen bir yazara teklif götürüyor. yazarın da özrü davul çalamaması*.. bunlara kel bir anne, ölen bir çocuk, 50 cm aleti olan başka bir solist ve ibne robiler eklenince ortaya komedi-drama türünde beğenerek izleyeceğiniz ve eşine az rastlanır güzel bir film çıkıyor..

    edit: special thanks to eslafukbuke..
  • bu filmle ilgili "görülmemesi hayırlı olabilir" demiş bir yazar. aksine, ben bu filmin görülmesinin hayırlı olduğunu düşünüyorum. çünkü zor olacak, çünkü kolay olmayacak.

    yaratıcılarının ellerinden doğma "engelli" karakterler ve her birinin içine yerleştirilen türlü çeşit defo; ırkçılık, faşistlik, homofobi, kadın düşmanlığı, kötü annelik, kötü babalık, tecavüz, cinayet, darp... evet, bu filmi "normal" bulmayacaksınız, çünkü hiçbirimiz "normal" bir dünyada yaşamak için, "normal" olarak yaratılmadık. hepimizin normal olmamasına sebep olacak en az bir engeli var. acaba seninki ne? yoksa itiraf etmek için, ölmeyi mi beklemeli?

    "bak canım. birincisi, kolektif hüzün diye bir şey yoktur. ikincisi, varsa bile, sadece petrolün ya da ekmeğin fiyatı tavan yaptığı zaman ortaya çıkar. biri öldüğü zaman değil."

    ayrıca; (bkz: ex drummer soundtrack).
  • rahatsız edici film.

    ama bu rahatsızlık, filmdeki duygusal, cinsel pornografi ve şiddetten kaynaklanmıyor. bu rahatsızlık, dries'in bu özürlülere duyduğu acayip nefretten kaynaklanıyor.

    sakat insanlarla, aptallarla, ezikler ve kaybedenlerle dalga geçmeyiz. onlara acırız. dries, bu üç engelli "müzisyen"e acımadığı gibi onlarla dalga da geçiyor, ve bunu farkedemeyecek kadar "engelli" oldukları için de onlara acımıyor. bu niyeti de sonradan onlara söylemekten çekinmiyor. gelin itiraf edelim ekolüne girmek istemiyorum ama, aslında biz de sevmiyoruz o sefil ve aptal insanları, yaşadıkları hayat tam bir ziyan çünkü. pek azımız dries gibi aralarına dalıp "çünkü sonunda kendi hayatıma dönebileceğimi biliyorum" diyerek tam bir "öteki" duruşu sergileyebilir; acımadan, özdeşleşmeden, sevmek ya da düzeltmek ihtiyacı hissetmeden.

    bu üç karakterin engelleri ve bu yüzden hayatlarının yönleri de apayrı ve benzersiz.

    netice olarak loser'lık üzerine, delilik ve aptallık, geleceği olmamak üzerine, müzikleri harika bir film. trajedi değil, ajitasyon değil; karanlık, ama bir o kadar da eğlenceli.
  • kaçınılmaz olarak trainspotting ve acid house gibi danny boyle filmleriyle karşılaştırılacaktır. kısa bir süre sonra raflarda ''yeni trainspotting'' diye kaçak cd satıcılarının ağzından duyacağız bu filmi bolca. bu kaçınılmaz çünkü danny boyle gibi bir adam loser edebiyatının içinden girip dışından çıkmış. ex drummer'da aslında loser olma üzerine görünse de, ipin ucunun kaçtığı bir cenahta karnın hafif yumuşak tarafında yumruk falan da değil okkalı bir bıçak saplıyor. trainspottingle olay örgüsü üzerinden benzerlikler taşısa da, onun kadar zararsız değil.

    güzel bir sevgilisi, şanı şöhreti olan bembeyaz çarşaflarında uyuyup deniz manzarasını seyreden, cinselliği özgürce ve doyasıya yaşayan yazarımız dries, külçe boyutlarında yazdığı kitapların ardından konu sıkıntısı çekmektedir. sırf konu bulmak ve aynen haneke filmlerindeki bazı karakterler gibi, ''hissetmek'' için, dibi görelim der kendine ve olabilecek en en en rezil insanların içine karışmaya karar verir. filmin açılışında dries, zaten niyetini belli etmiştir. sikimde değil tavrını burada belli etmiştir ancak ne menemse siyam kralına öykünerek adaletten bahseder. adaletin bu mu dünya dersiniz ama filmin sonunda. çok garip biçimde izlerken de, o rezil, kokuşmuş dünyalara ait insanların ölümünden rahatsızlık duymadığınızı farkettiğiniz anda, bu mu aslında adalet diye kendinize sorarsınız. korunaklı hayatınızda, bu rezil insanlardan korunmaya çalışırken aslında onların bu kadar rezil olmalarına sessizliğimizi düşünmeyiz bile. ölsünler, pislikler temizlensin isteriz. böylece, filmin başında bize adalet dersi veren ve hayat görüşünü ''akışına bırak'' diye tanımlayan mustafa sandaldan sonraki ikinci kişiye hissettiğiniz yadırgamayı bu kez kendinizin de hissettiğini görürsünüz. asıl rahatsızlık veren de bu sanırım. yargılarımız iğrençliği gördüğümüz anda değişiverir.

    filmin içinde gitaristin 3 yaşındaki kızı kendi bokunu yiyerek ölüyor. bırakın bakımı ilgiyi, cinsel organının kokuşmuşluğuyla övünen annesinin yanında ölürken öldüğü bile farkedilmiyor. bebek ölümü teması aynı zamanda trainspottingde de geçen bir mevzuydu anımsayalım.

    ne olduysa yıllardır bir yatağa bağlanan eşcinsel basçının babası ise oğlunun kendisine '' ben sik emiyorum. 16 yaşından beri emiyorum. sigara içmek gibi. ama daha iyi değil.'' itirafına tek bir tepki bile vermiyor. tek bir cümle bile etmiyor adam. altına sürekli işeyip sıçtığı zaman oğlu ve kel 50 yaşlarındaki karısı tarafından dayak yemek dışında bir şey yaşamıyor adam.

    evinde tepetaklak duran ve beraber olduğu kadınlardan kan çıkmadıkça zevk almayan, bulduğu her kadının kafasını patlatmadan rahat etmeyen solistin evinde tepetaklak durması ise aslında filmin tepetaklak duran hayatlarının bir özeti. her şey zaten tepetaklak olmuş. adam evinde tepetaklak durunca garipsiyor izleyici. ama zaten filmde öylece duran tüm hayatlar ters yüz olmuş. iğrençliği görünce ıyy demekten başka bir şey yapmayanlar için, kend evinde tepetaklak duran bu adam, filmin resmi görüntüsü aslında. çamur içindeki banyosunda çırılçıplak yatarken gördüğümüz bu sapığın yok olmasını diliyoruz o anda. dries de bu dileğimizi yerine getirdiği zaman kaç kişi ''aa yazık oldu adama'' diyebildi? sonuçta o da bir insandı diyebildiniz mi? no. ama öyleydi.

    film bu ve benzeri yüzlerce rezillikle dolu. bütün bunları hayretle ve mükemmel ahlak anlayışı olan aynen dries gibi olan güvenli, aklı başında olduğumuzu düşündüğümüz bizler seyredince çok koyuyor bizlere. midemiz kalkıveriyor. ama bunlar da birer hayat. kokuşmuşluğu yadırgamayan ve yok olmaktan beter hayatların resmi. hepsi ölünce ise içimiz ferahlıyor değil mi?

    dries tüm bu insanlardan nefret ediyor çünkü duyduğu öfke aslında bu insanlara karşı değil. tüm bütün bu kıyamet alametlerinin etrafta olabilmesine karşı aslında. hollanda kralı öldüğünde ne hissettiğini biliyor musun? konulu anket sorusu aslında bir tür vicdani test filmde. kral, son derece sevilen biri olmasına rağmen, aslında iktidarın başında olan biri olarak gizliden bu insanların böyle olmalarının sorumlusu olarak gösteriliyor. iktidarın iğrenç hayatlara karşı getirdiği tek çözüm onları yok etmek. düzeltmekle uğraşılmaz elbette. ölsünler. hatta ölürlerse içimizdeki hınca da hizmet ederiz böylece fena mı olur?

    hepsini geçtim, filmin öyle yerlerinde hunted by a freak çalıyor ki, en neşeli halinizde olsanız bile içiniz kararıyor. resmen kurtulamıyorsunuz filmin o anda sizi tuttuğu durumdan. müzik, o anda freak diyerek yadırgadığımız çağlar boyu yok ettiğimiz ve yok saydığımız bu insanların ağıtına dönüşüyor. bir freak tarafından avlandığımızı zanneden bizler, aslında göz göre göre onları bu hale getiriyoruz ve üstüne de bu halde oldukları için onları yok ediyoruz.

    sonuçta film biterken her şey yine tersten başlıyor. zaten hayat, tamamen ters yüz olmuş durumda ama biz görmediğimiz için bunları farketmiyoruz. myanmar'da suyun üzerinde yüzen ölü bebekleri görmedikçe de bir felaketin acısını hissedemeyişimiz gibi, bu filmdeki hayatları görmedikçe hayatın aslında ne kadar bombok olduğunu göremiyoruz. hayat bize güzel olsun da, gerisi boş değil mi? dries de öyle düşünürdü sanırım...
  • iğrenç güzellikte bir film.

    islak hamburger gibi mesela.
  • “bütün çevremizde ve içimizde, düşünme, hissetme ve kültürümüzü oluşturma tarzımızda hem özel hem de kamusal, bürolarımızda, sınıflarımızda, oturma odalarımızda, yatak odalarımızda, caddelerimizde ve hükümetin her düzeyinde ilişkilerimizi biçimleyen (kişisel tercihlerimiz ne olursa olsun) yaşamlarımızı büyük ölçüde belirleyen, toplumsal koşullara işlediği için kişisel düzeyde giderilmesi olanaksız olan potansiyel olarak faşist eğilimler vardır.” robin wood, faşizm/sinema, sinemasal yazılar, s.232-233.

    2007 tarihli bir film olan ex drummer'da bunu görmek mümkündür. film, kendi hikayesini anlatmakta olan bir yazarın görüntüsüyle başlar. bu yazar, yeni kitabına konu olması için farklı dünyalara girmeye, alt dünyaları tanımaya karar vermiştir. işi için gerekeni kullandıktan sonra, kendi normal, temiz, kurtarılmış, steril dünyasına geri dönecektir. bu amaçla davet edildiği bir gruba girmeyi kabul eder; davulcu olarak. grubun diğer elemanlarının her birinin bir özrü vardır; birinin kolunda bir sakatlık ve aynı zamanda bu kişi eşcinseldir, biri kadınlara darp etmeden onlarla ilişki kuramaz; kadınları aşağılamaktadır ve bu hastalıklı bir boyuttadır, öyle ki yolda tanımadığı kadınları da öldüresiye darp eder, onun kendi kafasında “normalleştirdiği” davranış izleyici için adeta bir çileye dönüşür. diğeri ise normal bir ailesi olmayan son karakter; karısıyla birlikte uyuşturucu bağımlısıdır. karısı başkalarına sarkıntı, evine ve bebeğine bakmasını bilmeyen korkunç, hatta rezalet bir kadındır. film bizi bu karakterlerle, onların yakınlarıyla tanıştırdıkça, “normal” bir insan görmeye aç hale geliriz. her birinin ciddi boyutta “kusurları” “rahatsız edici” özellikleri vardır. film bu dünyaların “pisliğini” izleyiciye bulaştırır. soluk almak için, “normal”, bizim inandığımız değerlere inanan bir karakter görmeye aç hale geliriz, ancak bu mümkün değildir. steril bir yaşamı olduğuna inandığımız yazar bile normal değildir. karısıyla birlikte grup seks yapmakta, amaçları için içine girdiği bu dünyadaki insanlara ise umursamaz bir şiddet uygulamaktadır. sonunda bir “yok etme” hali başlar. filmin başında tanıştığımız karakterler ve yakınları “eski davulcu” tarafından planlı bir şekilde “temizlenir”. bu zincirleme bir durumdur, başlatması yeterli olmuştur. her karakter silindikçe, filmin korkunç yanı, ya hiçbir şey hissedilmez, -üzüntü, acıma- ya da daha kötüsü, izleyici rahatlar. yok edilmeye layık birer pislik olduklarına iyice inanılan karakterler yüzünden filmin sonunda izleyici de bir “yok edici”ye dönüşmüştür. bunu anlamak da ancak filmden sonra mümkün olur. bu anlamda çok başarılı bir filmdir eski davulcu. izleyicinin hiçbir karakterle özdeşlik kurmasına en küçük bir imkan vermediği halde bu duygunun içine sokmayı başardığı için öncelikle. bu teslim duygusu, ya bir hipnotik liderle olur ya da böyle bir karşı dünya hayaliyle. ikiliklerle karşı karşıya kaldığımız anda bir yol seçeriz.

    faşizm ve sinema ilişkisi üzerine okul için yazdığım bir projeden alıntı ile özetlediğim üzere ex-drummer bana göre, "bir film süresinde nasıl faşist olunur"u gösteren, türü "deneysel" olmasa da kendisi deney olan bir filmdir, iğrenç güzelliği de bu başarısından gelir.