şükela:  tümü | bugün
  • tek kelimeyle tanımlamak gerekirse ağır bir film.
    içinde şiddet, mizah, müzik ve cinsellik (hatta pornografi) içeren son yılların en özgün filmlerinden. aileyle izlenebilecek bir film değil hatta sevgiliyle bile izlenebilecek bir film değil. daha da ötesi ben tek başıma izledim ve bazı yerlerinde tiksindim. ama bu film yinede bir baş yapıt. sürrealizmi gözümüze sokan sahneler, güzel müzikler, güzel açılar filmde hepsi var.
  • filmin, politically correct'i alaşağı eden yapısı ve buna bağlı olarak gelişen kara-mizahının her bünyeye hitap etmeyeceğini belirterek klişe bi giriş yapalım.. karakterlerini cezalandırmak yerine, dries'i (sistemin kendisi??) cezalandırsa çok daha ii bi film olabilirmiş ex drummer..
    (http://yucitek.blogspot.com/…009/10/ex-drummer.html)
  • “bütün çevremizde ve içimizde, düşünme, hissetme ve kültürümüzü oluşturma tarzımızda hem özel hem de kamusal, bürolarımızda, sınıflarımızda, oturma odalarımızda, yatak odalarımızda, caddelerimizde ve hükümetin her düzeyinde ilişkilerimizi biçimleyen (kişisel tercihlerimiz ne olursa olsun) yaşamlarımızı büyük ölçüde belirleyen, toplumsal koşullara işlediği için kişisel düzeyde giderilmesi olanaksız olan potansiyel olarak faşist eğilimler vardır.” robin wood, faşizm/sinema, sinemasal yazılar, s.232-233.

    2007 tarihli bir film olan ex drummer'da bunu görmek mümkündür. film, kendi hikayesini anlatmakta olan bir yazarın görüntüsüyle başlar. bu yazar, yeni kitabına konu olması için farklı dünyalara girmeye, alt dünyaları tanımaya karar vermiştir. işi için gerekeni kullandıktan sonra, kendi normal, temiz, kurtarılmış, steril dünyasına geri dönecektir. bu amaçla davet edildiği bir gruba girmeyi kabul eder; davulcu olarak. grubun diğer elemanlarının her birinin bir özrü vardır; birinin kolunda bir sakatlık ve aynı zamanda bu kişi eşcinseldir, biri kadınlara darp etmeden onlarla ilişki kuramaz; kadınları aşağılamaktadır ve bu hastalıklı bir boyuttadır, öyle ki yolda tanımadığı kadınları da öldüresiye darp eder, onun kendi kafasında “normalleştirdiği” davranış izleyici için adeta bir çileye dönüşür. diğeri ise normal bir ailesi olmayan son karakter; karısıyla birlikte uyuşturucu bağımlısıdır. karısı başkalarına sarkıntı, evine ve bebeğine bakmasını bilmeyen korkunç, hatta rezalet bir kadındır. film bizi bu karakterlerle, onların yakınlarıyla tanıştırdıkça, “normal” bir insan görmeye aç hale geliriz. her birinin ciddi boyutta “kusurları” “rahatsız edici” özellikleri vardır. film bu dünyaların “pisliğini” izleyiciye bulaştırır. soluk almak için, “normal”, bizim inandığımız değerlere inanan bir karakter görmeye aç hale geliriz, ancak bu mümkün değildir. steril bir yaşamı olduğuna inandığımız yazar bile normal değildir. karısıyla birlikte grup seks yapmakta, amaçları için içine girdiği bu dünyadaki insanlara ise umursamaz bir şiddet uygulamaktadır. sonunda bir “yok etme” hali başlar. filmin başında tanıştığımız karakterler ve yakınları “eski davulcu” tarafından planlı bir şekilde “temizlenir”. bu zincirleme bir durumdur, başlatması yeterli olmuştur. her karakter silindikçe, filmin korkunç yanı, ya hiçbir şey hissedilmez, -üzüntü, acıma- ya da daha kötüsü, izleyici rahatlar. yok edilmeye layık birer pislik olduklarına iyice inanılan karakterler yüzünden filmin sonunda izleyici de bir “yok edici”ye dönüşmüştür. bunu anlamak da ancak filmden sonra mümkün olur. bu anlamda çok başarılı bir filmdir eski davulcu. izleyicinin hiçbir karakterle özdeşlik kurmasına en küçük bir imkan vermediği halde bu duygunun içine sokmayı başardığı için öncelikle. bu teslim duygusu, ya bir hipnotik liderle olur ya da böyle bir karşı dünya hayaliyle. ikiliklerle karşı karşıya kaldığımız anda bir yol seçeriz.

    faşizm ve sinema ilişkisi üzerine okul için yazdığım bir projeden alıntı ile özetlediğim üzere ex-drummer bana göre, "bir film süresinde nasıl faşist olunur"u gösteren, türü "deneysel" olmasa da kendisi deney olan bir filmdir, iğrenç güzelliği de bu başarısından gelir.
  • ama "iktidar" yani "parçalamak" hiçbir zaman ex olmaz!
  • çakı gibi film. kesinlikle izlenmeli.

    --- spoiler ---

    - sana otur diyen oldu mu?
    - sana beni içeri çağır diyen oldu mu?

    --- spoiler ---
  • başta gösterilen cast sahnelerinin harika olduğu film.

    --- spoiler ---

    çoğunluğun aksine, ben bu filmin yazar dries'ın kurgusu olduğunu düşünüyorum. hatta bunu destekleyecek kanıtlarım da var:

    üçlünün eve ilk geldiği sahnelerde dries ve karısı ya da sevgilisi (bu kısımdan emin değilim, filme kaptırınca parmaktır, yüzüktür gözüm pek görmedi) lio arasında konuşmalar sürerken, üçlü donup kalmıştır. bu olsa olsa dries ve lio arasında kurgu hakkında bir fikir alışverişi olabilir.

    jan'ın annesinin dries'ı eve çağırdığı sahneden hemen önce, dries ikisi arasındaki diyaloğu kağıda döker. izleyici burada, olan bir anın kağıda döküldüğünü düşünebilir, oysa olan biten zaten sadece dries'ın kurgusundan ibarettir.

    dries'ın lio ile olan ev ziyareti sahneleri filmin kurgu olduğunun en belirgin kanıtıdır. dries kurgulamış ve yazdıklarını lio'yla paylaşmaktadır.

    koen'in tavanda yürümesi, yine koen'in araba tarafından defalarca ezilmesi, dries ve harry'nin girdiği ilginç bölge ve film sonunda ölenlerin geçmişlerini anlatması da filmin kurgu olduğunu ortaya sermektedir.

    yalnız, aralarda geçen üçlü sevişme sahnelerinin ve "kral öldüğünde ne yapıyordun?" sorusunun kurgunun arasına yedirilmiş gerçekler olduğunu düşünmekteyim.

    --- spoiler ---
  • baş ağrılarına sebebiyet veren, bünyede bi 3-5 ton yük taşımış hissi uyandıran bir film. bir de, şu hatunun vajinasına girdikleri sahne iğrenç ötesi be abi. öyle şey mi olur mnske.
  • koen mortier nasıl bir insansa filmde hiç beğenilme kaygısı gütmediği çok belli. bir nevi kavramsal sanatını konuşturmuş, "ben yaptım ve oldu! evet çirkin, ama çirkin olması bir sanat olmayacağı anlamına gelmez" demiş ve eserini koyup sanki bir köşeye geçip tepkileri izlemiş gibi.

    hiç ama hiç güzel bir sahne olmayan bir film. bunu iddia edebilirim, bu duyguyu en son a clockwork orange yaşatmıştı bana, bu da ikinci oldu. bazı sahnelerde gözler birden faltaşı gibi açıldığı gibi, bazısında direkt kapanıyor ve inanın bu filmi izlerken insan hiçbir şey yiyemiyor.
    kusacak gibi olup kusmamak. bu filmin en iyi tepkilerinden.

    --- spoiler ---
    filmin girişi çok keyifli. girişten anlıyorsunuz farklı ve hoş bir filmi izliyor olduğunuzu zaten. 4 den fazla ayrı hayat var bu filmde, esas adamımız eski davulcu ve onun esas adam olmasına anlam katan 3 engelli. eski davulcu aynı zamanda ünlü bir yazar. bu 3 engellinin davulcuyu bulmalarının ardından davulcunun konuşmasıyla başlıyor film ve geri sarıyor sahne o anda. bisikletli 3 engellinin geri gitme sahnesi. aslında film en başından ters, belki ilk ordan başladı koen mortier hayattaki terslikleri anlatmaya. evet, resmen filmin başından başlamış olmalı.

    bu 3 engelli müzik grubu oluşturma çabasında ama davulcuları yok, bu yüzden davulcuları olması için yazara gidiyorlar. yazarın düzenli, iyi bir hayatı var, diğer 3 engellinin hayatlarıysa berbat denecek kadar kötü. yazarı davulcu olarak içlerine almaları içinse yazarın bir engelinin olması şart. yazar tekliflerini kabul edip, "davul çalamama engeli" nin olduğunu söyleyip gruba katılıyor. bir taraftan bu üç insandan nefret edip tiksinirken diğer taraftan yazar olduğu için yazmasına katkı sağladığını düşünüyor ve istediği anda kendi hayatına geri dönebilme rahatlığıyla içlerine karışıyor.

    engelli dediysek, hemen vicdanınızı konuşturmayın. bu 3 adamın ayrı engelleri var ama öyle acınacak şeyler değil kaldı ki hepsi kaybedenlerden.

    birisi kadınlardan nefret ediyor mesela, birlikte olduğu bütün kızların kafalarını parçalıyor ve evinde tavanda yürüyor. al filmde bir terslik daha, aslında tersten yürümesi ters giden hayatları anlatırken filmi de renklendirmiyor değil. neyse, kadınlarda en tahammül edemediği şey sigara içmeleri, araba park etmeleri ve telefonla konuşmaları.

    diğer bir adamın kulağı sağır, duymuyor. bunun dışında evli, ve bir çocuk babası. ay ay ay yuva da kurmuş gibi bir olumlulukta yok zira eşi de kendi de uyuşturucu bağımlısı ve filmin ilerleyen dakikalarında 3 gün ağlayan bebeğe annesinin kokain vermesiyle bebek ölüyor. böyle de gerizekalılar.

    diğer adam kolunu bükemiyor, (kolunun bükülmemesinin ayrı bir hikayesi var ki onu da filmde görün) kendi cinslerinden hoşlanıyor, bir nevi gay. yok resmen gay. baya baya gay canım.
    uzatmayım, bu gay olanın babası rahatsız ve adamı yatağa bağlayıp annesiyle birlikte yapmadıklarını bırakmıyorlar. annesi de çeşitli küfürlerin önde gideni. şu kadınlardan nefret eden psikopatla da ilişkisi var. hoş, kimle yok ki. neyse.

    bu adamların hayatı böyle pis ve yazar -eski davulcu- bunların hayatına karışıyor. ama ne hoştur ki kendinden asla taviz vermiyor, kafasına estiği gibi davranıyor, hiçbir akıl bile vermeden -bu adamların hayatlarının çarpık olduğundan bile söz etmeden- yanlarında bulunup davulculuk yapıyor. yanlarında oluyor ama hayatlarının içine asla girmiyor, kendi hayatına da sokmuyor sanki aralarında bir televizyon camı varmışta onları ordan izliyormuş gibi.

    öyle ki sağır adamın kendisinden yardım istediği anda bile "ben yardım edemem" deyip çekilebiliyor. adamda gidip eşini bıçaklıyor.

    izlerken insan "nasıl bir tiksintidir, nasıl bir neftettir ki bu kadar duyarsız kalabilirsin" deyip kızıyor ama o kadar ters ki her şey, diğer sahnelerle hafızadan siliniveriyor.

    filmin türü komedi ve suç. ben komedilik bir şey göremediğim gibi daha çok psikolojik bir film gördüm. çoğu sahnede pornografi hakim. ve ahlak anlayışı ele alınmış, hızlı hızlı sallanıyor gibi. öyle hızlı sallanıyor ki baş ağrıtıyor.

    her şeye, herkese bir baş kaldırış hakim ve tezatlıklar birbirini kovalıyor. esas adam olan yazarın iyi ve düzenli bir hayatı varken ve aslında normalde onun kurtarıcı olması gerekirken o tamamen yıkıyor.

    adam karısına bağlı, bu bir sadakat örneği derken adam karısının haberi olmadan ve yanında olmadan başka kadılarla ilgilenmiyor - ilişkiye girmiyor. eh bize de koca bir "haydaa" demek düşüyor.

    adam bütün bu 3 ezikten ve çevresinden nefret ediyor, insanlara zarar vermelerinden ya da birilerini öldürmelerinden, ölümlerine sebep olmalarından rahatsız ama sonra gidip kendisi kadınlardan nefret eden engelliyi öldürüyor, kolu sakat olan adamın babasının bağlandığı yataktan çıkmasını sağlıyor ve adam diğer adamları öldürdüğünde onların ölümüne resmen sebep oluyor.

    --- spoiler ---

    yani ortada iyi ve düzenli bir hayatta yok aslında diğer taraftan, tek bir normal adam yok. ölenlerin kendi ve geçmişleri hakkındaki konuşmalarından da çok iyi anlıyoruz bunu. sadece tezatların ve kusurların üzerine kurulmuş hayatlar var.

    onun dışında müzikleri güzel bir film, parçalar iyi seçilmiş ve serpiştirilmiş. zaten konu da müzik grubundan ilerlediği için, sanatın üzerinden sanat yapılmış resmen.

    filmin kalbindeki söze ise izleyen kişi ifade kargaşası yaşamadan onay veriyor.

    "kolektif hüzün yoktur,bütün hüzünler bireyseldir."

    ve filmin sonunda insan düşününce o kadar beter hayatların varlığını biliyoruz, bazen de şahit oluyoruz ama çok çabuk unutuyoruz. hani bir yardım eli uzatmasak da kendi hayatımızın çok daha iyi olduğu gerçeğinin kalması bile uçup gidiyor kafamızdan da hemen şikayete başlıyoruz. dönüp kendimize bakmamız gerekiyor sanırım en başta.

    neyse, özetle garip bir film. değişik bir anlatım tarzıyla, birbirinden beter hayatlarla izleyeni nişan almış, vuruyor.
  • bir adet mogwai şarkısı da var bu filmde.

    (bkz: hunted by a freak)
  • film zaten güzel, denecek herşey denmiş. benim açısından bir diğer iyi yanı da mongoloid isimli parçayla tanışmamı sağlamış olması.

    [http://www.youtube.com/watch?v=eo_mzeprdvs http://www.youtube.com/watch?v=eo_mzeprdvs]