şükela:  tümü | bugün
  • jonathan safran foer'in 2005 yilinda cikarmis oldugu sempatik layout oyunlariyla dolu ikinci romani. babasini 11 eylül 2001'de, wtc'da kaybetmis 9 yasindaki oscar'in ve dedesinin basindan yer yer hayali, büyülü mekanlarda gecen bir dizi olayin anlatimidir. die blechtrommel'e bir cok yerde benzeyen roman, hiroshima'dan girer, dresden bombardimani'ndan cikar.
  • ben normalde gaz bir insan değilim, henüz bitirmediğim bir kitap hakkında entri girmem, tavrım var ammmmma, 77 doğumlu safran foer'in başlığa ismini veren eseri son zamanlarda henüz tarafımdan bitirilmemiş haliyle bile son zamanlarda okuduğum en güzel, en her sayfası diğerinden iyi, en durmak bilmeyen buluş çağlayanı, en edebi buluşları şov yapmak için değil bir anlatma coşkusuyla dolu kitap olduğundan, üzerinize afiyet, gaza geldim, tanım yapıyorum: mutlaka okunması gereken jonathan safran foer romanı.
  • “göz kamaştırıcı fikirlerle dolu, zeka fışkıran bir roman.” – the new york times

    11 eylül’de babasını kaybeden oskar, birkaç sene sonra mavi bir vazonun içinde bir anahtar bulur… anahtar babasına aittir ait olmasına da, new york şehrindeki 162 milyon kilitten hangisini açmaktadır?

    amerikalı yazar jonathan safran foer, günther grass’ın teneke trampet’inden, paul auster’ın ay sarayı’ndan ve italo calvino’nun yazınındaki muzip dinamizmden izler taşıyan aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın’da insanlık deneyimini şaşırtıcı tesadüfler, derin acılar, büyük yalnızlıklar, iç içe geçmiş hayatlar ve sınırsız bir yaşama sevinci merceğiyle konu ediyor. amerika’da büyük ilgi gören ve ses getiren roman, akıcı dili, zengin anlatımı ve çığır açan tekniğiyle içinde yaşadığımız zamanların bir klasiği.

    o gece babam beni yatırır ve kitap hakkında konuşurken bu meseleye bir çözüm düşünüp düşünemediğini sormuştum. “hangi mesele?” “fazlasıyla önemsiz olmamız meselesi.” “pekala, bir uçak seni alıp sahra çölü’nün ortasına bıraksa ve sen orada, bir cımbızla bir kum tanesini yerinden bir milimetre oynatsan ne olur?” demişti. “muhtemelen susuzluktan ölürdüm,” demiştim. “hayır, tam o anda, tek kum tanesini oynattığında demek istedim. ne anlama gelirdi bu?” demişti. “bilmem. ne?” demiştim. “düşün bakalım,” demişti. düşünmüştüm. “herhalde bir kum tanesini oynattığım anlamına gelirdi.” “ki o da sahra’yı değiştirdiğin anlamına gelirdi.” “yani?” “yani mi? yani, sahra uçsuz bucaksız bir çöldür. ve milyonlarca yıldır var. ve sen onu değiştirdin!” “doğru!” demiştim yerimde doğrularak. “sahra’yı değiştirdim!” “anlamı?” demişti. “ne? söyle.” “eh, mona lisa’yı yapmaktan veya kanseri tedavi etmekten bahsetmiyorum. sadece bir kum tanesini bir milimetre oynatmaktan bahsediyorum.” “e?” “bunu yapmasaydın insanlık tarihi şöyle gidecekti…” “hı-hı?” “ama yaptın. yani?” yatakta ayağa kalkmış, yıldızları göstermiş ve bağırmıştım: “insanlık tarihinin gidişatını değiştirdim!” “doğru.” “evreni değiştirdim!” “değiştirdin.” “ben, tanrı’yım!” “sen ateistsin.” “ben, yokum!” yatağa, kollarına atlamıştım ve kahkahalarla gülmüştük.

    aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın, kayıplara, arayışlara, insan ilişkilerine, yalnızlığa, kalabalıklara, acıya ve coşkuya, içinde yaşadığımız şehirlerin labirentlerine, asla adresine ulaşamayan mektuplara, gece yarısı anlatılan masallara, rüyalara ve gerçeklere, söylenen ve asla söylenememiş sözlere dair çarpıcı, eğlenceli, sürprizli ve birazcık da sihirli bir roman.

    “foer okurun elini insanlığın ve insan ilişkilerinin üstün güzelliğinin tam kalbine yerleştiriyor. okuyun, hayatın nabzını hissedeceksiniz.” – philadelphia inquirer

    http://www.ideefixe.com/…p?sid=r1srwuk2pg2glq6la3v5
  • "aşırı gürültülü ve inanılmaz yakın" başlığıyla, dilimize algan sezgintüredi tarafından başarıyla çevrilmiş kurgusal roman.
    gayet kişisel bir hissiyatla şöyle demek istiyorum ki:
    ailenizden birini / birilerini bir şekilde kaybetmişseniz ve bu durumla barışık olsanız da olmasanız da; şiddetle tavsiye ederim.
    net ifade edemediğiniz bir takım 'hissiyatlarınıza tercüman olur' / 'olacaktır'.
    şu da var ki, foer'in; okuyucunun, kitabı almaya teşvik edilmesi uğruna, auster veya calvino'ya benzetilmesine ihtiyacı olmadığını düşünüyorum.

    ayrıca; kitabın kalbinin şu cümlede attığına inanıyorum:

    --- spoiler ---
    "you can't love anything more than something you miss."
    --- spoiler ---
  • içindeki imla hatalarını gösteren işaretler, tahrifler ve görseller sebebiyle "kazıklanmışsın sen", "görsel şiir lan bu" esprilerine maruz kalarak nihayet elime geçirdiğim kitap. fotoğraflara baktım. son sayfalardaki ilk düzey animasyon denemelerini yaptım. fakat henüz okumadım. demek ki okuma hevesim toparlanıyor.

    - bir niyet ve sayı tut aklından
    - tuttum...
    - 3 mü tuttun, 5 mi?
    - 8 tutmuştum.
    - sayı toparlanıyor demek ki.
  • "geçmişe ihtiyacım yok, diye düşünüyordum, bir çocuk gibi.
    geçmişin bana ihtiyaç duyabileceği aklıma gelmemişti."
  • son zamanlarda okuduğum en hüzünlü kitap. buruk.
  • anne, baba, babanne, dede karakterleri ile daldan dala atlayarak anlatılan 11 eylül kökenli muhteşem kurgulu bir kitap. "onu sevip sevmediğimi bilmek istiyor, herkes herkesten bunu ister, sadece aşkı değil, aşkın varlğını bilmek ister herkes, tıpkı koridordaki dolapta duran acil durum fenerine yeni pil bulunmasını istemek gibi."
  • sanırım hayatımda okuduğum en güzel, en içten, en sıcak, en hüzünlü, en komik, en çocukluk duygularını barındıran, en "büyükanne" sevgisini (ananeme yordum okurken, daha da güzel oldu) yansıtan en, en, en...keşke ben yazabilseydim diye düşündüren, kıskandıran roman.

    “i like to see people reunited, maybe that’s a silly thing, but what can i say, i like to see people run into each other, i like the kissing and the crying, i like the impatience, the stories that the mouth can’t tell fast enough, the ears that aren’t big enough, the eyes that can’t take in all of the change, i like the hugging, the bringing together, the end of missing someone…”