şükela:  tümü | bugün
  • 1990'lı yıllar henüz 8 yıllık eğitim bile yok...

    ablam ve ben aynı liseye gidiyoruz. ben ortaokula yeni başlamışım, ablam da lise sonda. ailemin durumuysa kötü... yemek ucuz olduğu halde bir günde en fazla bir yemek parası verebiliyorlar.

    ben o parayla gidip yemeği alıp bir güzel yiyorum. sonra "doymadım" diyerek tekrar yemek istiyorum. getirip gizlice masada oturan ablama veriyorum. tabii bazen yemek artmıyor veya ana yemek bitiyor, makarna pilavla idare ediyor ablam.

    bir gün hiç unutmuyorum, yemeği almış, ablama teslim etmiş, yemekhaneden çıkmak üzereyken yemekhaneciyle göz göze geldim...

    insan çıktı adam, kafasını hemen çevirdi. ama yine de artık her gün yaşadığım ızdırap iki katına çıktı. önüne gelip "ben doymadım" dediğimde biliyor, hiç yüzüme bakmıyor. dolduruyor...

    hatırlaması bile can sıkıcı...
  • küçükken annem pazardan kırık yumurta alırdı daha ucuza geliyor diye. çok zor durumda olan insanları düşününce bu durumu fakirlik diye tanımlayamam belki ama zor şartlarda büyüdük. babamın fabrikada yemek yanında verilen 1 tek muzu yemeyip eve getirmesini, ablamla bana tam ortadan ikiye bölerek paylaştırmasını hiç bir zaman unutamam. yıllar geçti büyüdük üniversite okuduk(okutulduk), meslek sahibi olduk çok şükür halimiz durumumuz eskiye oranla iyi ama hayatta tattığım hiç bir şey babam tarafından ablamla ikimize paylaştırılan o muz kadar güzel gelmedi gelmeyecek. (bkz: ailenizin kıymetini bilin)
  • büyük ikramiye hayali kurarken bile tasarruflu olmak.

    "sana çıksa naaparsın lan" sorusuna "araba alırım" derken aklından honda civic falan geçirmek. ulan salak mısın 45 milyon tl. çıkmış honda ney? gidip jaguar alsana, mercedes, bmw ne bileyim bentley falan alsana.

    "ev alırım" derken aklından işyerine ulaşımı kolay olan, dolmuşu otobüsü önünden geçen evleri düşünmek. var ya tam malsın oğlum. 45 milyon diyorum, hadi arabayı falan da s.ktiret, eğer hala çalışıp aynı işi yapacaksan her gün taksiye binsene oğlum, dolmuş nedir lan?
  • ölüm acısını bile hakkıyla yaşayamamaktır bazen.

    bu ayın başında işe birini aldım, vinç operatörü kendisi, kiralık vinçlerin kaprislerinden bıktığım için kendi vincimizi getirip, kiralık vinçlerin operatörlerinden birisini de şirkete kattım. çocuk diğer vinççilere göre hem devamlı bir iş bulacak hem de fabrikada mobil vinç işi çok çıkmayacağından üretime yardımcı olacaktı. toplamda dört vinç operatörü talip oldu işe, ben en beceriksizini seçtim, çünkü en piç olmayan o çocuktu, adı erkan’dı.

    erkan bir haftadır bende, devamlı boş kaldığı zamanlarda vincini temizliyor, parça eksiklerinin listelerini çıkartıyor, diğer operatörlere göre daha az yetenekli belki, belki de yetenek değil de tecrübesi eksik. kendi halinde bir çocuk, bir bakıyorum arabayı temizliyor, bir bakıyorum parça kaldırıyor, bir bakıyorum çay demliyor, her şeyden önemlisi de hep gülüyor-du, cumartesine kadar.

    cumartesi tam anlamıyla rezalet bir gündü, onca sıkıntıdan sonra bir de bizim taşeronun mühendisi ölümün dibinden döndü, araba takla attı ve vücudunda kırıklarla hastaneye zor yetiştirdik, çocuğun arabasını gördüğüm anda korkudan altıma kaçırabilirdim, hemen şantiyeden 5 kilometre uzakta bir uçuruma yuvarlanmıştı. yolda mühendisi hastaneye götürürken bizim erkan aradı, vinç operatörü erkan.

    erkan’ın babası vefat etmiş aniden, sesi bir donuktu, ağlıyordu. müdürüm beni işe yeni aldın ama babam öldü dedi, hatta ertesi gün defnedip akşama geri gelebileceğini söyledi, tamam dedim sen git gelmeyi de düşünme yasal olarak üç gün ölüm iznin var, paran yatmamıştır senin daha sana avans çıkarttırıyorum hemen dedim. teşekkür etti, dua etti kapattı.

    bugün akşama doğru çıktı geldi şantiyeye, oğlum üç gün daha kalsaydın dedim, yok müdürüm dedi, bekliyorduk babamı zaten, görevimizi de yaptık, kendimi işe vermem lazım kafamı dağıtmak için. hem müdürüm sen bana kefil oldun seni mahcup etmemem lazım dedi, göndermek istedim gitmeyeceğim dedi, çok ısrar ettim gitmem dedi. sen bilirsin dedim, ama farkında olduğum şey şuydu, korkuyordu ulan, bir hafta önce girdiği işten atılmaktan korkuyordu, 1600 lira artı mesaiye girdiği işten atılmaktan korkuyordu, git dedim gitmedi.

    tanımadığım adam rahat uyu, öyle bir çocuk yetiştirmişsin ki utanmayı da biliyor, gülmeyi de korkmayı da, oğlun kendisi isteyene kadar ve ben istifa edene kadar bana emanet en azından meslek anlamında, sayende doğru adamı işe aldığımı anladım, ama bu doğruluğun nedeni asla işe geri dönüp çalışması değil. mesele şu ki gelme dememe rağmen gelmesi, seni utandırmam ben demesi, beceriksizmiş, safmış, muğattermiş, umurumda değil, rahmetli bil ki senin oğlun iyi bir adam.

    ruhun şad olsun, mezarından nur eksik olmasın.
  • vakitlice annenin pazardan dökük üzüm almasi. o ne diye sormayin. aciyi çeken anlar, hesabini ödetir, öderim çok agirr.
  • ilk okula gittiğim yıllardı. babam emlak işiyle uğraşır ama pek birşey kazanmazdı. annem bakkala veresiye yazdırır, babam cebinde sigara parası olmadan gününü geçirir bende evin en büyük erkeği olduğum için okuldan arta kalan zamanlarımda lokantada bulaşık yıkardım.

    cuma namazı için camiye gitmiştim, çoraplarım adeta savaştan çıkmış gibi delik deşik. oysa hiç utanmamıştım bu halime çünkü yaşadığımız yerde herkes bizim gibiydi. açlık sefillik! adamın biri çoraplarımın halini görüp bana acımış ki elini cebime attı. ben hiçbişey olmamış gibi namaza devam ettim ve namaz bitip camiden çıktığımda cebimi yokladım. adam cebime şimdinin parasıyla 20 tl koymuştu. kendimi çok mahçup hissettim. utanmıştım. hiç unutmam o anları.
  • -markette bir elinde aldıkların, bir elinde de parayla bir o reyondan bir öteki reyona mekik dokuyarak hesap yapmak.

    -evde para olmadığından bakkala peynir yazdırmak ve çıkarken "kem küm şey babam dediki bakkal amcandan okul için para al ben akşam gelince vericem" demek.
    allah o günleri tekrar yaşatmasın amin.
  • bilgisayara sinirlenip yatağa yumruk atmak.
  • (bkz: arkadaşlara çay ısmarlamak)

    lise bitti, üniversiteyi kazanamadım. 2000'li yıllarında başında dershane olmadan biraz zordu bu işler. o yüzden yeniden hazırlanmak için dershaneye yazılmak lazımdı.

    anne-babama üniversite okumak istediğimi söyledim. "seni dershaneye gönderecek gücümüz yok oğlum, kazansan bile nasıl göndereceğiz" dediler. okumamı istemediklerinden değil, eğitim hayatımı finanse edemeyeceklerini düşündüklerindendi bu söyledikleri. "çalışıp dershaneye gitmek istiyorum" dedim, "peki" dediler.

    önceki yaz çalıştığım bir fayans atölyesi vardı. ağır bir iş.fayans taşımak ve 50 derecelik fırının önünde mesai yapmak çok zordu. sırayla 24 saat mesaiye kalınırdı. neyse adamlara gittim, "abi ben okumak istiyorum, dershane ücretim için de hafta içi burada çalışmak istiyorum" dedim. sağolsunlar kabul ettiler. cumartesi-pazar mesaiye gitmeyecek, hafta içi bir saat erken çıkacak ve gece vardiyasına kalmayacaktım. buna göre bir ücret belirlendi ve başladım.

    daha sonra bir dershaneye yazıldım. hafta içi işe, hafta sonu dershaneye gidiyorum ama dershaneye verdikten sonra hemen hemen hiç param kalmıyor. böyle olunca da, arkadaşlarımla dershaneden sonra bir yere gidersek rezil olmayayım diye otobüse binmiyor, yaklaşık 10km yürüyorum. böyle olunca bir çay parası çıkıyor. ancak ondan sonrası yok. yakın arkadaşlarım durumu biliyorlar, bana ödetmemeye çalışıyorlar ama bir-iki çaya kadar mutlaka kendim ödüyorum. bunun üstüne çıktığımda ise(ki nadiren olurdu) yakın arkadaşlarım öderdi hesabın kalanını.

    bu eziklik bende öyle derine inmişti ki, arada elime bu zamanın 20tl'si gibi bir para geçtiğinde hemen bütün hesabı ben öderdim. çünkü kendi içimde öyle hesaplaşırdım.

    bugün fena bir işte çalışmıyorum. ancak o günlerden kalma alışkanlıkla, hala bir yere gidildiğinde hesabı kimseye bırakmam. o günlerin fakirlik psikolojisi hala içimde sanırım.
  • sokak hayvanları için konulan sütü içmek.

    gördüm evet, dünyanın halinden utandım.