şükela:  tümü | bugün
  • massive attack'in best of albumu collected'in ikinci disk'indeki ilk sarki.

    paul gore imzali video icin:

    http://www.flynnproductions.com/…ll-302.mov-320-196

    (bkz: live with me)
  • ayrıca bu şarkının sonunda, belli belirsiz olarak thom yorke'un the bends de yer alan "where do we go from here" vecizesinin sample olarak kullanıldığı şeklinde haberler dolaşmaktadır. heyecanla bekliyoruz.
  • az önce dinleme şerefine nail olduğum, ayrıca bu şarkının sonunda, belli belirsiz olarak thom yorke'un the bends de yer alan "where do we go from here" vecizesinin sample olarak kullanıldığı güzel parça
  • inertia creeps ve risingson ı da şakımış olan del naja nın* su gibi akan, pürüssüz vokaliyle seslendirdiği mezzanine zamanı massive attack ını hissettiren parça. çok güzel olmuş diyor, sözlerini aynen geçiriyorum.

    in city shoes
    of clueless blues
    pays the views
    and no-mans news
    blades will fade from blood to sport
    the heroin's cut these fuses short
    smokers rode a colonial pig
    drink and frame this pain i think
    i'm melting silver poles my dear
    you bleed your wings and then disappear
    the moving scenes and pilot lights
    smithereens have got 'em scaling heights
    modern times come talk me down
    and battle lines are drawn across this town
    parisian boys without your names
    ghetto stones instead of chains
    talk 'em down cause it's up in flames
    and nothing's changed
    parisian boys without your names
    riot like 1968 again
    the days of rage yeah nothing's changed
    well pretty flames
    in school i would just bite my tongue
    and now your words they strike me down
    the flags are false and they contradict
    they point and click which wounds to lick
    on avenues this christian breeze
    turns its heart to more needles please
    our eyes roll back and we beg for more
    it frays this skin and then underscore
    the case for war you spin and bleed
    the sales you feel screensavers feed
    the girls you breed the soaps that you write
    the graceless charm of your gutter snipes
    the moving scenes and suburbanites
    and smithereens got 'em scaling heights
    modern times come talk me down
    the battle lines are drawn across this town
    english boys without your names
    ghetto stones instead of chains
    hearts and minds and u.s. planes
    nothing's changed
    and english boys without your names
    riot like the 1980's again
    the days of rage yeah nothing's changed
    more pretty flames

    klibi muhteşemdir ayrıca bu şarkının. izlenesi pay çıkarılasıdır.
  • klibi 2007 yilinda paris i haftalarca etkisi altina alan eylemlere gonderme icerir.
  • muhteşem klibindeki genç adam, teardrop'un klibinde daha ana rahminde olan ceninciğin 19 yıl sonraki halidir.
    babası 3d'dir, kaşgöz aynı babaya çekmiştir. huy desen herşeyiyle masiftir. anası kimdir, o benim bilmediğimdir.
  • unkle'ın showreel albümünde şarkının güzel bir remiksi bulunuyor.

    şöyle birşey:
    http://www.youtube.com/watch?v=0_bosvy2x-w
  • alt-kültürlerin müzikle olan harmanı, belli bir müziği benimsemesi kolayca, otomatikman gerçekleşen bir olgu değil bence. hatta bu ilişkiyi artık tam tersine çevirerek düşünmeli, belli bir alt-kültür oluşumunu ve onun belli bir tür müziği benimsemesini, daha da önemlisi bu şekilde hayattta kalabilmesini zamanın ruhuyla, zeitgeist ile açıklamalıyız.

    radiohead ile ilgili yazımda biraz bahsetmiştim; #22266500, radiohead zamanının devrimcisiydi. ancak o zaman için başka bir alt-kültürün küçük bir fraksiyonuydu ve hatta kendi üst-kültürü içinde marjinalleştirip kötüleniyordu. ancak öyle bir şey oldu ki radiohead sadece belli bir müzik türüne adını altın harflerle kazımak suretiyle müzik tarihine geçip, silinip gitmedi. bakınız linkin park da döneminin alt-kültürlerinin bir harmanı olarak, oldukça da başarılı bir şekilde ortaya çıkmış olsa da bir akım başlatamadı. çünkü sadece yeni bir müzik türü yapmak veya bunu çok başarılı yapmış olmak "survival of the fittest" kurallarının geçerli olduğu "memler" evreninde kalıcı olmak için yeterli değildir, hiç değildir. peki ama o zaman radiohead'i kalıcı yapan, linkin park'ın silinip gitmesindeki sebep neydi?

    her şeyden önce, müziğin gerçekten kaliteli olup olmaması ve türü destekleyecek yan gruplar çıkıp çıkmaması önemli bir değişken. linkin park'ın 3 albümden sonra sıçıp batırması buna güzel bir örnektir. radiohead içinse durum hiçbir zaman bu şekilde olmadı. her ne kadar son albümlerinde biraz tırtlaşmış olsalar da dönemi için fazla iyi müzikleri vardı. burada linkin park örneğinin yanında 80'ler sonu 90'lar başı şöyle bir hareketlenip sonra tekrar canlanmak için 20 yıl bekleyen emo-rock akımını da verebiliriz. christie front drive, american football, mineral ve daha birkaç grubun da yaptığı harika ötesi, müthiş müziklere rağmen emo-rock bu grupların döneminde yeterli ilgiyi göremediler, sonra da dağılıp gittiler. emo-rock konusuna burada bir parantez koyuyorum, ilerleyen paragraflarda neden emo-rock gibi bir türün tekrar 2000'lerin sonunda tekrar hortladığını (çakma da olsa) tekrar açıklayacağım.

    müzik kalitesinin yanında aslında en önemli belirleyici, değişken, aslında dünyanın, dünya kamuoyunun, toplumların ne hissettiği, nasıl bir psikolojide olduğu. politik psikoloji üzerine kafa yoranlar da eminim bu söylediklerimi destekleyeceklerdir. alt-kültürler, birer gençlik akımı olarak doğaları gereği hep var olanı, süregeleni eleştirmek üzerine kuruluydu. işte punk rock bu yüzden çok modaydı, dünya da fazla sertti. bölgesel çatışmaların yanında abd vietnam'da hala savaşıyordu, soğuk savaş hala ortalığı - eskisi kadar olmasa da - titretiyordu. ama nispeten zayıflamıştı da ve bu zayıflık, başka bir sesin çıkmasını olanaklı kılıyordu aslına bakarsanız. sert bir ortamın akisi, eleştirisi de sert olmak zorundaydı. gençler yaşadıkları dünyadan uzaklaşabilmek için daha sert başka bir şeye sarılıyorlardı. işte punk-rock, ve ardından gelen metal/heavy rock'ın alt-kültürler üzerinde bu kadar üst-kültür haline gelebilmesinin yegane sebebi buydu. 80'ler sonu ve 90'ların ortalarına kadar süregelen akımların çoğu o sert dönemlerde çocuk olmuşların dışavurumlarıydı. bu müzik duvarı yıktı, duvardan nefret ediyorlardı artık. duvarın onları ve tüm dünyayı ayırmasından nefret ediyorlardı, ama kaçırdıkları tek şey; aslında nefret ederek topluma entegre oluyorlardı, toplumdan kaçmıyorlardı. nefret ettikleri sürece varlardı çünkü o dönemde herkes birbirinden sadece nefret ediyordu.

    hippie'ler başaramamışlardı. köye dönmek, köklere dönmek, doğayla bütünleşmek işe yaramamıştı. hiçbir şey iyiye gitmemişti. adeta kendilerinden önceki akımın diyalektiği olurcasına hippie çağından sonraki çağ hippie kültürü ne kadar pasifist, ne kadar yumuşaksa, o kadar sert ve asi oldu. belki bir nebze olsun sistemi etkilemeyi başardı bile diyebiliriz. ama son derece etkili oldu diyebilecek kadar iddialı konuşmak istemiyorum, çünkü çok başka şeyler daha olmuştu.

    duvar yıkıldıktan sonra başladı her şey aslında. artık düşman yoktu, ikilik yoktu, teorik olarak mutlu olmamak için, barış içinde yaşamamak için hiçbir şebep kalmamıştı. nefret doğası gereği karşılıklı bir olgudur ama karşılığı kalkan nefret de yok olmaya mahkumdur. işte tam da bu sırada, bu iğrenç geçiş döneminde vasat bir pop çağı gündemdedir. 90'lar sadece türkiye için değil, dünyadaki genel sanatlar için de son derece gereksiz ve boktan bir dönemdi. sanatın kendi içselliği, sanatçının toplumdan etkilenmesiyle oluşan o prizmatik kırılım ve sonrasında ortaya çıkan yaratım, pek kimse etrafta neler olup bittiğini anlamadığı için, evet, anlamsızdı. tarihin sonu tezleri ortaya atılırken ve son derece yankı bulurken, ideolojilerin çürüdüğü, liberalizmin o çok büyük hedefi, o sürekli göndermede bulunduğu, ilerlemenin son safhası gelmiş gibiydi. yüzlerce yıllık aydınlanma düşüncesi artık sekteye uğramayacaktı, yarış bitmişti, kazanmışlardı...

    fakat son, hiç de beklendiği gibi olmadı. bölgesel çatışmaların devam etmesi bir yana, şiddetli şehirleşme, kapitalizmin tamamen küreselleşmesi, emeğin, bilginin ve üretimin ülke sınırlarını tamamen görmezden gelmesi, demir perde denilen yapının bile kevgire dönmesi gündelik insan hayatlarında beklenen etkiyi yaratmadı. aslına bakarsanız insanlar savaşın, gerginliğin hakim olduğu dönemden bile kötü yaşıyordu artık. bir ingiliz işçisi için refah devleti politikalarının sona ermesi savaşın kazanılmasını tamamen önemsiz kılarak kişisel bir yıkıma sebep olmuştu bile. aslında hiçbir şey kazanmamışlardı, tam aksine kaybetmişlerdi. bununla da kalmadı, topraktan tamamen kopmak, şehirleşme, uzmanlaşma, materyalistleşme gibi çeşitli başlıklar altında incelenebilecek olan onca olgu insanları daha mutlu kılmadı, ikeadan ev döşemek, kolombiya kahvesi içmek, çin'de bir sweatshop'ta imal edilmiş kıyafetler giymek, kamboçya'da "birleştirilmiş*" bir elektronik oyuncak insanları daha mutlu kılmadı, yalnızlaştırdı.

    işte aslında kelimeler hiç dökmeden anlatmaya çalıştığım bu süreç, akademik bir dille anlatacak olursak (ki çok daha kısa sürecek) modernizmin çürüyüp, aşınıp, post-modernizmin başlaması, alt-kültürleri de alabildiğine, kaçınılmaz olarak etkiledi. artık dünyada hakim olan halet-i ruhiye radiohead'in, alternatif-rock olarak anılmasını ve çok dinlenmesini olanaklı kılıyordu. her şeyin bir öncekine göndermeli bir ön ek alarak kendini gerçekleştirdiği bu dönemde (post-modernizm/modernizm, rock/alternatif-rock gibi) nefretin dışında duygular vardı. boşvermişlik, yılgınlık, yorgunluk. sadece radiohead'de değil, trip-hop'ta da böyle oldu. massive attack'de, portishead'de ve onların ardıllarında hep bu etkileri görebilirsiniz. artık alt kültürler sertliği değil, yumuşaklığı, ama duygusal bir yumuşaklığı içselleştirip içeriyordu. ağzından köpükler saçarak bira içen, siyah giyen adamlar yerine depresyon hırkası giyen insanlar hakimdi genel görüntüye. üşüyorlardı, depresyondalardı, çünkü önlerinde bir hedef, bir düşman, bir amaç yoktu. yapayalnızlardı, reklamların, tüketiğimin, materyalizmin çağında hepsi yapayalnızdı. bu alt-kültürün müziği işte bu yüzden duygusal. emo-rock her ne kadar bence hak ettiği ilgiyi hala göremese de bunun tek müsebbibi bu tür müziği şu anda yapan yeni pek grubun ortaya çıkmamasından kaynaklanıyor. onun yerini daha çok post-rock almış gibi gözüküyor ki yukarıda bahsettiğim "ön ek artı öncülü, alın size yenisi" denkleminin en güzel örneğidir post-rock. içinde rock da vardır, rock tınıları vardır, ama öncülü olan rock ile ne içerik, ne mesaj ne de duygu olarak benzerdir. o modern olan ile post-modern olanın çatışımı gibi, rock ne kadar öfkeli ve duygusuzsa sonuna kadar duygusaldır ve yorgundur. isyan eder, fakat içinde tutar. post-rock, içeride olanı dışarı yansıtır. içeride olan ise çok basit bir şekilde sessiz çığlıklardır. (bkz: #20145903) (bkz: #20498053) hepsinin yanında, grunge da böyledir. grunge'da aynı boşvermişliği içerir içinde, o da son derece sert bir şekilde eleştirilmiştir ve kendinden öncekinin eleştirisi niteliğindedir. kaldı ki nirvana, radihead gibi, en önemlisi bu özelliğinden ötürü efsane olmuştur.

    kendilerinden sonra gelecek olan zeitgeist'ın, kamuoyu halet-i ruhiyesinin tam karşılığı oldukları için bu kadar önemli oldular. (yazının anafikri burası)

    işte sırf bu yüzden belki de rap kendi içinde oldukça ciddi bir alt-kültür yaratabilmişse de geldiğimiz noktada farklı bir "yaratılmış kültür"ün, zenginlik kültürünün oldukça etkisinde kalıp saçmasapan bir yere gelmiştir.

    lafı açılmışken, burada sadece belli başlı bir temeli olan, felsefi anlamda, psikolojik anlamda bir şeyler katabilmiş ve yaşatabilmiş, belli bir kitlesi olan akımları sadece analiz ediyorum. rave gibi, pop çağı gibi, gangsta rap gibi yine belli bir alt-kültürü olan fakat aslında tamamen bomboşluk üzerine temelli, günü gününe yaşayan akımları hiç katmıyorum. diskotek çağından, 90'lar popundan hiç bahsetmemişse bunun sebebi budur, sonra da kimse gelip e bunlar bunlar da var demesin. yoksa ben lümpen kültürünün, arabeskin, zengin özentiliğinin ve zenginliğin bu kadar kutsanmasının yarattığı dalganın müzikteki yansımalarını da anlatırım, ama bu konular bu yazının, bu "yaratımla" ilgili yazının konusu değil, yozlaşmışlığın ve körleşmenin konusudur. onu başka yerlerde zaten inceledim, anlattım.

    işte sırf bu saydığım, anlattığım sebeplerden, eğer tarihin sonunda(!), bir post-modern devrim olacaksa bu sessiz ve derinden olacakmış gibi geliyor. olmama ihtimalini daha yüksek buluyorum, ama olacaksa da bu vicdanın, duygusallığın ve yalnızlığın devrimi olacak. insanlar öncelikle kendi yalnızlıklarını, önyargılarını yenecekler, bunun için uğraşacaklar, sonra da dünyayı değiştirecekler. sadece modernizmin kurumlarını yakıp yıkarak değil, sadece, sessizce isteyerek, ve birlikte isteyerek değiştirecekler. mısır'da olanlar, libya'da olanlar, abd'de olanlar (ki kimse yabana atmasın, "yes we can" diye gelen zenci bir başkanları kendi çaplarında büyük devrimdir) ve yunanistan'da olanları hep bu bağlamda düşünüp yorumlamak gerektiğine inanıyorum.

    ve hepsinden önemlisi, berlin duvarının yıkılmasının fon müziği nasıl rap ve rock ise, 68 devriminin müziği nasıl hippie ezgileri ise, post-modern, sessiz devrimin fon müziği de ya post-rock, ya da trip-hop olacaktır. benim gönlümden ise hep false flags geçiyor. paris'in ghetto'larında yakılan arabalar, artık bıktıkları için diktatörlerini değiştiren halklar, hiç haberleri olmasalar bile fonda "false flags" çalarken gerçekleşiyor.

    yaşasın devrim...

    (yaşasın devrim cümlesinin sonunda bilerek ünlem değil, üç nokta var) (bazen de böyle kör göze parmak dercesine anlatmak gerekiyor)

    şimdi bu yazıyı okuduktan sonra açıp false flags'i dinleyin. ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    --

    ek: bu yazıyı da bir süredir yazmayı planlıyordum ama radiohead başlığına mı yazsam, alt-kültür başlığına mı yazsam, başka yeni bir başlık mı açsam emin olamıyordum. bugün tesadüf eseri false flags dinlerken burasının da oldukça uygun olabileceğini düşündüm. bu başlıklara ufak bkz.lar vererek o konularda okuma yapmak isteyenleri buraya yönlendirmeye çalışacağım.
  • sözlerinin her ikilemesi, üçlemesi, cümlesi ayrı bir anlam ifade edebilecek kadar büyük bir şarkı.

    yine de ipucu ve bir başlangıç noktası olarak şunları söyleyebilirim;

    1) şarkı 11 eylül saldırılarından sonra yazıldı.

    2) false flag aynı zamanda herhangi bir eylemin, bir başkası tarafından yapılmış gibi gösterilmesi anlamına gelmektedir.

    3) "hearts and minds and u.s. planes"

    neyse zaten tek bir anlamı olamayacak kadar büyük şarkı...
  • massive attack'ın en iyi şarkısı dediklerinde karar vermekte zorlanan bünyemin 1. numarası çoğu zaman.. yoksa zaten massive attack dinleyen adam çıkıp da "en iyi şarkısı sence hangisi" demez, derse massive attack dinlememiştir zaten, bilir yani öyle bir olmadığını ve karar vermenin imkansız olduğunu..