şükela:  tümü | bugün
  • bağdat'ta süryani bir hıristiyanın* öğrencisi, süryani bir hıristiyanın* da hocası olmuş türk filozof. arapça yazmıştır ama arapça metinler kaybolursa latince de okunuyor yazdıkları. örneğin elimizde arapça aslı olmayan "didascalia in rethoricam aristotelis"te dallı budaklı aristo mantığını olağanüstü bir tutumlulukla toparlar ve aristo'nun 8 "mantık" kitabına yol haritası sunarken önce bir lego tadı verir ama ardından yaptığı yorumla akılları başlarından alır:

    bilgi edinmenin ve aktarmanın yolları neler? yola sözcüklerle ya da kavramlarla başlıyormuşuz. bunlarla bilgi edinilmez, bu düzeyde yanılmak diye bir şey de yok. "kategoriler"in konusu.

    sonraki basamak: sonra onları birbirine bağlayıp türlü türlü önermeler elde ederiz ki doğruluk ve yanlışlık da o zaman başlar. bu konuyu "yorum üzerine" işliyor.

    bir basamak daha: şimdi bu önermelerden ikisi öncül olur da geçerli bir sonuç verirlerse bu üç önermeli yapıya bilindiği gibi aristo tasım* diyor ve bu çıkarımın geçerlilik düzenini "birinci çözümlemeler"de anlatıyor. (kşz: analitik önerme)

    doruk: işte bilgilenmenin en sağlam yolu apaçık öncüllerle geçerli bir tasım yapmak. böyle bir sava "kanıtlayıcı sav" diyor aristo.* kanıtlayıcı savlarla oluşturulan bilgiler bütünü en sağlamıdır ve bu bütüne aristo bilim* diyor. ama ne aristo ne de farâbî bilimden bugün bizim anladığımız şeyleri anlıyor. (bkz: bilim/1) (bkz: roger bacon) çıkarımların geçerliliğini "birinci çözümlemeler"de ele alan aristo, öncüllerin apaçıklığını da "ikinci çözümlemeler"de işliyor. (kşz: kritik der reinen vernunft)

    bir basamak aşağı: artık doruktan aşağı iniş başlıyor doğallıkla. çıkarımımız geçerli ama öncüllerimiz yalnızca olası ise, bundan bir "diyalektik sav" elde ederiz ancak. "topikalar"ın konusu bu. (kşz: yanlışlanabilirlik) (kşz: karl popper) (kşz: thomas kuhn) (kşz: sentetik önerme)

    bir basamak daha: ama çıkarımımız zaten baştan geçersizse, bundan olsa olsa bir "sofistik sav" olur. "sofistik savların çürütülmesi" bunu inceler. (kşz: protagoras) (kşz: thrasymachus)

    bir basamak daha aşağı: çıkarımımız tammış gibi görünüp de tam değilse bu "retorik sav" olur ve doğallıkla "retorik"te işlenmiştir. (kşz: phaidros)

    yolun sonu: şiir. bütün bu çıkarımlardan sıkılıp olayları arka arkaya anlatıyorsak* ve konudan konuya olaydan olaya rahatça atlıyorsak, o zaman ya "ilyada"daki gibi bir olay anlatıyoruzdur ya da "odysseia"daki gibi bir yolculuk anlatıyoruzdur. bu da artık "poetika"nın konusu.

    işte farâbî'nin aristo mantığının 8 kitabı için çıkarttığı bu yol haritası bir tırmanış ve bir iniş. sağlam bilgiye, bilime ve gerçeğe adım adım yükseliş ve sonra ondan adım adım iniş. hazır gerçeğe ulaşmışken, iniş niye peki? gerçekle ilgili yol haritaları hep bir ilerleme ya da yükselme değil mi? (bkz: onuncu yıl marşı) farâbî'ye göre aslında aristo'nun mantığının izlediği bu çıkışlı-inişli yol, platon'un "devlet"indeki ünlü mağara alegorisinde tutsağın mağaradan çıkıp dışarıda gerçeği* gördükten sonra mağaraya geri inmesine koşuttur. (bkz: mağara alegorisi) (kşz: isa'nın dirilişi) (kşz: miraç)

    eğer farâbî haklıysa, yani eğer aristo'nun mantığı aslında mağara alegorisinin çizdiği yolu izliyorsa, o zaman gerçeğin yolu öğeleri anlayıp sonra o öğeleri doğru ve geçerli biçimde eşleştirmekten geçiyor. sonrasında mağaraya dönerken, yeniden insanlar arasına dönerken, insan yanında diyalektik, sofistik ve retorik savlar bulundurmalı ki sokrates gibi pisi pisine öldürülmesin. (bkz: takiyye) (bkz: leo strauss) (bkz: neocon) mağaraya döndüğü zaman bu savlar bile işe yaramıyorsa, insan bir şiir, bir mesel, bir hikaye anlatabilmeli. "mağara öyküsü" gibi bir hikaye örneğin.

    (bkz: recursion)
  • türk asıllı bir feylesof olan farabi, türkistan'ın farab kentinde doğduğu içün bu adla anılır olmuştur.. zaten asıl adı, pek öyle her daim anılacak türden de değildir: "ebu nasr muhammed bin turhan bin uzluğ" gibi.. tamsayılı zamanların adamı olan farabi bey, gençliğinde bağdat illerine gelerek, felsefe, mantık ve matematik gibi latif ilimler üzerine eğitim görmüş; ruhunu da müzikle eğitmiştir.. nitekim, bu hususta "büyük müzik kitabı" nam zarif bir eseri de mevcuttur..

    islam felsefesinin kurucusu olan farabi, tümüyle aristo'cu bir felsefi dizgeyi savunmuştur; bilgiyi en ulu erdem olarak bellerken, aklı da en mühim yetiden saymıştır.. buradan hareketle, ilgilendiği tek mevzuu da epistemoloji olmuştur bittabii.. duyulara ve akla dayalı bilgi sistemlerinden dem vurup durmuştur yaşamı boyunca.. dem vurmuştur amma, bu iki sistemi islam felsefesiyle harmanlamaya davrandığında ise, fazlasıyla kaçak çay içer gibi olup, keskin aromadan ötürü bayılmıştır..

    en mühim felsefi eseri olan "fusus-ül hikem"de (bilgeliğin kıymetli taşları), akıl hadisesiyle o kadar çok uğraşmış, ömrünü bu uğurda öylesine tüketmiştir ki, sonunda, "akıl akıl, gel s.." cümlesini tamamlamaya muvaffak olamadan hakkın rahmetine kavuşmuştur farabi bey..
  • portekizcede "eski, kalın veya sıkıcı kitap" anlamına gelen alfarrábio kelimesi bu üstün zatın isminden türemiştir. demek ki o devirde yaşamış portekizliler felsefeye yahut kitaplara saygısı olmayan boş beleş insanlar imiş.
  • islam dünyasında deizmin öncülerindendir. aristo'dan etkilenmiştir. filozofluğun vahyi insanlara iletme anlamındaki peygamberlikten üstün olduğunu ancak, her peygamberin filozofluk yönü de bulunduğu için peygamberlerin sadece filozof olan şahsiyetlerden, filozofluklarının yanı sıra diğer özelliklere de fazladan sahip olmaları nedeniyle üstün oldukları gibi bir iddiayı ileri sürer. ancak bunun hemen arkasından da bazı tevillere kaçar ve gerçeklere peygamberlerin ameli ve ahlâki hikmeti bildiğini, filozofun ise hem ameli ve ahlâki hikmeti bunun yanı sıra, birde nazari hikmeti bildiğini ve bu nedenle filozofun üstünlüğünün tartışılamaz olduğunu belirtir.

    aristo hayranı olan farabi için teker teker bütün filozoflar peygamberlerden üstündür. anlaşılan odur ki, farabi’nin peygamberliğe veya peygamberlere inandığı falan yoktur. aristo felsefesini, müslümanlara kabul ettirebilmek için, peygamberlik olayına inanıyor görünmeye çalışmaktadır. zira, onun inancının kaynağı kuran değil, felsefedir.

    aristo’yu taklit edilecek en mükemmel insan, insanlığın birinci öğretmeni olarak düşünen, onun düşüncesini tam anlayabilmek için kitaplarını tekrar tekrar okuyan ve islam’a muhalif olmayı tercih eden farabi ve ibn sina, tanrı görüşünde de ufak farklılıklarla üstatlarını takip ederler. onlara göre tanrıdan ilk akıl, ondan da ikinci, ikinciden de üçüncü... akıllar südur etmiştir. tanrı'nın evreni yaratmasının bu akıllar aracığıyla gerçekleştiği görüşündedirler. onlara göre ilk akıldan başlayarak safha safha diğer akıllara bağlı olarak yaratma gerçekleşir. bu şekliyle tanrı vardır ve yaratıcıdır. ancak bu yaratmanın yoktan var etme biçiminde anlaşılmaması gerekir. çünkü onlar yoktan var etmenin imkânsız olduğunu ve bu imkansızlığın tanrıyı da kapsadığını belirtirler.

    ayrıca, aristo’nun münfail akıl ve faal akıl görüşünden hareket eden farabi, peygamberleri vahiy alan kimseler değil de, hayal kuran kimseler olarak tanımlamaktadır.

    islamcıların islam dünyasının bir dönem batı'dan üstün olduğu savını açıklarken örneklendirdikleri farabi ve ibn-i sina, aklı temel alan felsefecilerdir ve her ikisi de deisttir. dönemin şartları gereği açıktan bunu söyleyemeseler de tevil yoluyla kitaplarında bu düşüncelerini işlemişlerdir. gazali zaten her iki filozofu da kafir ilan etmiştir.
  • kanun denilen, bir köşesi kesik dik dörtgen şeklinde üzerinde 72 tane 2li ve 3lü tel bulunan ve dizler üzerinde parmaklar ile çalınan çalgının mucidi.
    (bkz: kanun/4)
    (bkz: kanun/12)
    (bkz: kanun/27)
    (bkz: kanun/33)
  • kendisini pek bilmediğimi bildiğim düşünür.
    vee, "türküm doğruyum çalışkanım"dan sonra çalan zille koştuğumuz sınıflarda bize anlatılmamış türklerden biri.
    niye onla da gurur duymuyoruz madem türk?

    (bkz: sürekli soru soran çocuklar)
  • 'peygamberlik dahil her şey öğrenilebilinir' demiştir. o dönemde ateistlik ancak böyle ima yoluyla yapılabiliyormuş demek ki.
  • "lafı uzatanlara ne yapmak lazım?" diye sormuşlar farabi'ye. o da şöyle demiş: "uzun konuşanı, kısa dinlemeli..."
  • descartes'in fikirlerinin asıl kaynağıdır.
    zorunlu varlık ve mümkün varlık tanımları ile tanrı fikrini açıklamıştır. ona göre varlık ya zorunlu (vacib'ül vücud) ya da mümkün varlık (mümkün'ül vücud) olmak zorundadır. bu durumun dışında üçüncü halin imkansızlığı uyarınca başka bir ihtimal yoktur.
    mümkün varlık, var olmak için yaratılmaya ihtiyaç duyan varlıktır. varlık sebebinin bir nedeni vardır. nedenler silsilesi mantıksal olarak bir nedende durmak zorundadır. burası da zorunlu varlığın olduğu yerdir. zorunlu varlık yaratılmaya ihtiyaç duymayan varlıktır. bu yüzden yaratılmamıştır. o ilk nedendir ve ilk nedenin bir nedeni yoktur. varlığı ezelden gelmektedir ve sonsuzdur. var olan her şey ondan "taşmaktadır". onun ne olduğu bilinemez ancak ne olmadığı bilinebilir
    ayrıca
    (bkz: fazilet şehri)
  • farabi'de şehir / lütfi bergen

    bir şehir kurmak istiyorsanız önce ailelerden başlamak kaçınılmaz. farabi, “fazıl medine”sini şehirlerden, şehirleri de mahallelerden hareket ederek teorize etmişti: “mahallenin ve köyün ikisi de şehre tabidir; köy şehre hâdım olması itibariyle; (mahalle) şehre bir cüz’ü olması itibariyle tabidir. bu kabilden ev sokağın bir cüz’ü olması itibariyle ona tabidir” (farabi, 1990: 79). islam düşüncesinde şehir, farklı sınıfsal bilinçlere ve zümre ahlâkına tabî değildir. aynı mahallede iktisadî manada farklılaşmış unsurlar bir arada yaşamaktadır. farabi için yalnız mahalleler değil, “ev”lerin içinde dahi farklı unsurlar vardır. “ev (aile), bir takım unsurlar (eczâ)dan ve belirli ortaklıklardan (iştirâkât)dan oluşur ve onlarla meydana gelir. bunların sayısı dörttür: 1) karı-koca, 2) efendi ve köle, 3) anne-baba ve çocuklar, 4) mal-mülk ve sahibi” (farabi, 2005: 61).

    tercümeyi yapan hanifi özcan, bu tasnife dair şerhinde şöyle der: “farabi, ‘mal ve mal- sahibi’ ilişkisini ilave etmek suretiyle, aristo’nun efendi ve köle, koca ve karı, anne-baba ve çocuk olarak aileyi oluşturanların ilişkileriyle ilgili görüşünü genişletir. bryson’un oikonomikos’unun arapça nüshası, servet (mal) ten, hizmetçiler, eş v eçocuklarla birlikte ev halkının gereklerinden biri olarak söz eder” (farabi, 2005: 61). farabi, “fusulü’l medeni” adlı bu risalesinde devlet adamı (el-medenî) ve sultan (el-melik)’ı bedenleri tedavi eden doktor gibi nefsleri tedavi eden idareci şeklinde tanımlamıştır. risalede, devlet adamının “şehir halkından aşağılıkların nasıl uzaklaştırılması gerektiğini, şehri halkının (medenîyîn) nefsinde onları (faziletleri) yerleştirecek ustalığı, onların şehir halkı arasında yok olmayacak şekilde korunmasını sağlayacak mücadele metodu (vechü’t-tebbîr)nu bilmesi gerek”tiğini yazdı (farabi, 2005: 47- 48). yine farabi, şehir kelimesini (el- medine), batı kentinin weberyen tanımlamada ele alındığı çerçevesinden çıkardı: “eskiler ‘şehir (el-medîne)’ ve ‘ev (el-menzil)’ terimleriyle sadece meskeni kastetmediler. fakat, her ne tür mesken olursa olsun, maddesi her ne şeyden olursa olsun, her nerede bulunursa bulunsun- yerin altında veya üstünde, ister tahtadan, ister çamurdan, ister yünden ve kıldan, isterse kendisinden, insanları içinde barındıran evlerin yapıldığı başka başka bir şeyden yapılmış olsun- insanları barındıran (yahvî) meskeni ve meskenlerin barındırdığı insanları kastettiler” (farabi, 2005: 47- 48). farabi’de “toplum” ile “medine” arasında bir ayrıma da gidilmez. farabi’de fazilet ve kemâl şehirde elde edilir: “hayrın efdali ve kemâlin âlâsı- şehirden ufak olan topluluk merkezlerinde değil- şehirlerin sınırları içinde elde edilir (...) sakinlerinin ancak saadete erişmek maksadıyla yardımlaştıkları şehir, fazıl bir şehir olur. zaten saadete erişmek maksadıyla kurulan her topluluk da fazıl bir topluluk sayılır. onun içindir ki, bütün şehirleri- saadete erişmek maksadıyla elele vererek- çalışan bir millet de fazıl bir millettir; bütün milletleri, saadete ulaşmak maksadıyla elbirliği ile çalışan bir dünya da fazıl bir dünya olur” (farabi, 1990: 80). farabi’nin ev ve şehire bakışı şehrin plansız bir yapılaşma ile kurulduğu fikrini taşımamıza engel oluşturur. zira o’na göre “şehir ve evin herbirisi de, bazısı daha aşağı, bazısı daha üstün, biribirine bitişik ve farklı derecelere sahip, her birisi bağımsız olarak belirli bir fiili yapan, fiilleri, şehrin veya evin amacının tamamlanması için karşılıklı yardımlaşmada birleşen belirli sayıda farklı kısımlardan meydana gelir. ancak ev, bir şehrin parçasıdır ve evler şehrin içerisindedir (…) o halde, bedenin organlarında olduğu gibi, şehrin bütün parçaları, bu birleşmeleriyle, şehre ve bir kısmı vasıtasıyla diğer kısmının varlığının devamına yararlı olur” (farabi, 2005: 62-63).

    farabi’de “faziletli şehir, son yetkinliğe, yani en son mutluluğa erişmek için, sakinleri arasında karşılıklı yardımlaşma bulunan şehirdir.” cahil şehir ise, sakinlerinin amacı, zenginliğe erişmek ve zevk veren şeylerden yararlanmak hedefini koyarlar ve belki tek bir fazilete bile ihtiyaç duymazlar. “işte bundan dolayı, zaman zaman aralarında uygulayabilecekleri uyum (i’tilaf) ve adalet, gerçek adalet olmayıp, ancak adalet olmadığı halde, adalete benzeyen bir şeydir” (farabi, 2005: 67). farabi, “fadıl medine- cahil medine” ayırımı yapar. biz de “şehir (medine)-kent (polis/urban/civilis/city)” ayrışmasını yapmakta ve farabi’nin tasnifini esas almaktayız. ancak bu tasnifte farabi’den farklılık arzeden husus batı-doğu kentlerinin islam şehri (medine) sayılamayacağı kanaatidir. batı’daki civilisation’un “uygarlık” kavramıyla ve civilis’in “kent” kelimesiyle ilgisi bir çok yazarca teslim ediliyor. farabi’nin de “şehir” kavramını “medine”den hareketle kullandığını söylemek mümkün görünüyor. bu durumda umran ve hadara kelimelerinin kesinlikle “medeniyet” teriminin karşılığını oluşturmayacağı söylenebilecektir.

    farabi’nin “fazıl şehre aykırı devlet”i fazıl medine’nin karşısına koyarken iki ölçü kullandığı zikredilmiştir: 1) halkın saâdet anlayışı, 2) idarecinin takip ettiği siyaset (bayraklı, 1983: 72). farabi’ye göre fazıl şehre aykırı şehirler şunlardır: 1) cahil şehir, 2) bozuk şehir (fasık), 3) değişmiş şehir (mübeddele), 4) şaşkın-yanlışlık içinde şehir (dâlle). farabi bu tasnifi yaparken yalnız şehirleri nitelemez, fazıl şehre aykırı şehirlerin halklarının da fazıl şehre zıt kaldığını söyler (farabi, 1990: 90).

    farabi, fazıl şehre zıt kentleri bu dörtlü tasnife tabi tuttuktan sonra alt tasniflere de yer verir. bayraktar’a göre fazıl medine’ye zıt devletlerin tanımlanmasında şu ölçüleri kullanır: 1) halkının karşılıklı yardımlaşması hangi gaye uğruna yapılıyor? 2) ekonominin hizmet ettiği gaye nedir? ekonomi bir gaye mi, yoksa vasıta mı? 3) kentler arası ilişkide, kent halkının fertleri arasındaki ilişkide başkalarına zorla hâkim olma isteği bulunmakta mıdır? 4) ahlâkî davranışlar baskılanmakta mıdır? (bayraklı, 1983: 71). farabi için fazıl olmayan kentin halkı saadeti ne tanır, ne de düşünür. kendilerine öğretilse bile onu kabul etmezler ve ona inanmazlar. çünkü onlar ancak sıhhat, servet, şehvet, serazad olmak, saygı-itibar kazanmak gibi zevahire hayatın gayesi nazarıyla bakarlar. saadet saydıkları şeyler de bunlardır ve bütün bunların bir arada toplanmasıdır. onlara göre saadetin zıdları: bedbahtlık, hastalık, fakirlik, lezzetlerden mahrum kalmak, istediklerini yapamamak, itibarsız kalmaktır (farabi, 1990: 91).

    fazıl şehre zıt kentleri ise şöyle tasnif eder:

    a) zarurî kent (ed-medînetu’d-darûriyye): bunun halkı, yaşamak için yiyecekten, içecekten, giyecekten, evden ve kadından ancak zarurî olan mikdarda iktifa ederler ve bu şeyleri elde etmek için birbirlerine yardım ederler (farabi, 1990: 91).

    b) değiştirici kent (el-medînetu'l-beddâle) sarraf kent: bunun halkı, ancak servet ve sâmanlarını artırmaya çalışırlar. topladıkları serveti başka uğurda kullanmayıp onu hayatın gayesi addederler. dolayısıyla servetlerini durmadan kabartıp çoğaltmaya çalışırlar (farabi, 1990: 91).

    c) bayağı ve düşük kent (medînetu’l-hisseh ve’s-şekvah): bunun halkı, hayatın maddi zevklerine düşkündürler. yemek, içmek, şehvet peşinde koşmak, tahayyüle dalmak gibi şeyleri, hele eğlenti ve şakayı, her bakımdan ve her şeyden üstün tutarlar (farabi, 1990: 91).

    d) haysiyet kenti (medînetu'l-kerâme): bunun halkı, başka milletler arasında ün ve itibar kazanmak, övülmek, saygı görmek, şan ve şöhretini artırmak için el ele verirler. yabancılar arasında ve kendi aralarında büyük tanınmak isterler. her ferd dilediği veya elinden geldiği kadar izzet ve ikram görmek ister (farabi, 1990: 92).

    e) zorba kent (medînetu'l-tagallub):bunun halkı başkalarını ezmeye fakat başkaları tarafından ezilmemeye çalışırlar. bütün zevkleri zafer ve tagallüpten ibarettir (farabi, 1990: 92).

    f) cimaî kent - özgür kent (el-medînetu'l-cemâiyye): bunun halkı, serazad yaşamak gayesini güderler. yalnız diledikleri gibi yaşar ve dilediklerini yaparlar (farabi, 1990: 92).

    farabi, ‘fasık kent’in düşüncesi itibariyle fazıl şehirden fark edilemeyeceğini ifade eder. fazıl şehir halkının bildiklerini bilmektedirler. fakat işleri, cahil kentin halkının işlediklerinin aynısıdır (farabi, 1990: 92). değişmiş kent (mübeddele) ise, bunun halkı, eskiden fazıl şehir halkı gibi düşünüp işlerken başka fikirlerin tesiriyle değişmiş ve başka türlü çalışmaya başlamışlardır. şaşkın-yanlışlık içinde kent (dâlle) halkı ise, dünya hayatından sonra saadete kavuşacaklarını zannetmekle beraber ulu ve aziz allah hakkında fâsid fikirler güderler. kentin birinci reisi, kendisinin allah’dan bir inayete nail olduğunu tevehhüm edip bu uğurda hakikati örtmekten çekinmez. bu kentlerin kralları, fazıl şehirlerin krallarının zıddı, reisleri de fazıl şehirlerin reislerinin zıddı sayılırlar; halkı da öyledirler (farabi, 1990: 92).

    farabi, bir şehirde halkın ya da reisin fazilete ait temyiz kudretinde sapma meydana gelir de kent cahiliyete, değişmeye, fıska, dalalete doğrulursa “kötü adamın şehirlerden sürülmesi” değil, faziletli şehirlere hicret etmesi gerekir. “faziletli bir kişinin bozuk idareler (es-siyâse el fâside) de kalması haramdır ve eğer kendi zamanında bil-fiil mevcutsa, faziletli şehirlere hicret etmesi gerekir. eğer bunlar (faziletli şehirler) yoksa o zaman faziletli kişi, bu dünyada yabancıdır ve yaşantısı sefîl (radî)dir; dolayısıyla, bu kişi için ölüm, hayattan daha iyidir (farabi, 2005: 126).

    - bayraklı bayraktar, farabi’de devlet felsefesi, doğuş yayınları, 1983
    - farabi, el medinetü’l fazıla, meb yayınları, 1990
    - farabi, fusûlü’l medenî- tenbîh alâ sebîli’s- sa’âde farabi’nin iki eseri, haz: hanifi özcan, 2005

    http://lutfibergen.blogspot.com.tr/…bide-sehir.html